<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Sektörel &quot;Ekonomi, Sağlık, Eğitim, Dünya, Siyaset&quot;</title>
        <link>https://www.sektorel.com.tr/</link>
        <description>Sektorel Ekonomi, Sağlık, Eğitim, Siyaset, tarih, yaşam, Yerel Haberler</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Karaciğer yağlanması siroz ve kanser riskini artırabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/karaciger-yaglanmasi-siroz-ve-kanser-riskini-artirabilir-84452</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/karaciger-yaglanmasi-siroz-ve-kanser-riskini-artirabilir-84452</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Günlük hayatta hareketin azalması ve beslenme alışkanlıklarının değişmesi karaciğer sağlığını doğrudan etkileyebiliyor. Karaciğer yağlanmasının fazla kilo, insülin direnci, tip 2 diyabet, kolesterol yüksekliği ve hareketsiz yaşam tarzı olan kişilerde daha sık görüldüğünü belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sedat Karademir, “Karaciğer hücrelerinin içinde normalden fazla yağ birikmesi anlamına gelen karaciğer yağlanması, bazı kişilerde ilerleyerek iltihaplanma, hücre hasarı ve daha ileri aşamalarda siroz ile karaciğer yetmezliği gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor” açıklamasında bulundu.</strong></p>

<p>Karaciğer yağlanmasının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan, özellikle ileri evre yağlanma ve siroz gelişen hastalarda karaciğer kanseri riskinin arttığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sedat Karademir, “Son yıllarda, sirozu bulunmayan kişilerde bile yağlanmaya bağlı olarak karaciğer kanseri geliştiğini gözlemliyoruz. Bu sebeple diyabeti olan, hızlı kilo alan ya da karaciğer testleri yüksek seyreden kişilerin daha yakından takip edilmesi kıymetli. Bu kişilerde zamanla iltihaplanma ve doku hasarı gelişme riski yüksek olduğu için kan testleri, ultrasonografi, gerekli durumlarda MR ve bazı hastalarda düzenli kanser taramaları çok önemli” dedi.</p>

<p><strong>Kilo kaybı karaciğer sağlığını destekliyor</strong></p>

<p>Var olan kilonun yüzde 7-10 oranında kaybedilmesi, düzenli yürüyüş yapılması ve Akdeniz tipi beslenmenin karaciğer sağlığını olumlu yönde etkilediğini vurgulayan Karademir, “Bu değişiklikler karaciğer yağlanmasının gerilemesine yardımcı olabileceği gibi kanser riskini de azaltabilir. Günlük hayata entegre edilecek küçük ama sürdürülebilir adımlar bu süreçte önemli bir fark yaratır. Yağlanma tehlikesinin doğru takip ve uygun yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol altına alınabileceği, ihmal edildiğinde ise daha ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceği bilinmeli” uyarısında bulundu.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 18:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/03/karaciger-yaglanmasi-siroz-ve-kanser-riskini-artirabilir-1774537302.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Down Sendromunda Beyin Gelişimini Desteklemenin Yolları</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/down-sendromunda-beyin-gelisimini-desteklemenin-yollari-84443</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/down-sendromunda-beyin-gelisimini-desteklemenin-yollari-84443</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Doğuştan gelen genetik bir farklılık olan Down sendromu, toplumda genellikle yüz görünümü ve öğrenme güçlüğü olarak biliniyor. Tüm vücudu etkileyen bir farklılık olan Down sendromunda; kalp, tiroid, sindirim sistemi gibi birçok organın düzenli olarak kontrolünün ve nörolojik takibin de yapılması gerekiyor. Down sendromlu çocuklarda beyin gelişiminde de bazı farklılıklar görülebiliyor. Bu farklılıkların “zaten Down sendromlu” diye geçiştirilmemesi gerekiyor. Erken dönemde yapılan fizyoterapi, konuşma terapisi ve özel eğitim desteği çocukların potansiyelini belirgin şekilde artırıyor. Memorial Antalya Hastanesi Çocuk Nörolojisi Bölümü’nden Uzm. Dr. Filiz Mıhçı, Down sendromlu bireylerde nörolojik takibin önemi hakkında detaylı bilgiler verdi.&nbsp;</p>

<p><strong>Down sendromunda erken tanı, çocukların gelişimi için önemli</strong></p>

<p>Down sendromlu çocukların beyin gelişimi farklı bir seyir izler. Bu durum kas gevşekliği (hipotoni), motor gelişimde gecikme (geç oturma, geç yürüme), konuşmanın daha geç başlaması, dikkat ve öğrenme güçlükleri şeklinde kendini gösterebilir. Bu nedenle Down sendromlu çocukların çocuk nörolojisi uzmanı tarafından takibi ve düzenli testlerinin yapılması önemlidir. Çocuğun ihtiyacına göre önerilen fizik tedavi, konuşma terapisi ve özel eğitimler; Down sendromlu çocukların potansiyellerini görünür şekilde artırmaktadır.&nbsp;</p>

<p>Down sendromlu bir çocukta düzenli kontrol edilmesi gerekenler testler şunlardır;</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Kalp kontrolleri</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Tiroid testleri</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;İşitme ve görme muayeneleri</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Kan sayımı</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Çölyak taraması</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ortopedik değerlendirme</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Nörolojik gelişim takibi</p>

<p><strong>Yaşam boyu düzenli kontrol, olası hastalıkların takibi için şart!</strong></p>

<p>Down sendromlu çocuklarda görülme riski olan bazı hastalıklar vardır. Yapılan düzenli kontroller ve doktor muayenesi çocukların gelişimi ve özellikle Down sendromlu çocuklarda daha sık görülebilecek hastalık risklerinin fark edilmesi açısından önemlidir.&nbsp;</p>

<p>Down sendromlu çocuklarda görülebilecek hastalıklar şunlardır;</p>

<p><strong>1-Sara (Epilepsi) Riski</strong></p>

<p>Down sendromlu çocuklarda sara hastalığı toplum ortalamasından daha sık görülür. Özellikle bebeklik döneminde bazı özel nöbet tipleri ortaya çıkabilir. Bunlardan biri West sendromu olarak bilinen bebeklik çağı spazmlarıdır. Erken tanı ve tedavi, çocuğun zihinsel gelişimi açısından çok önemlidir.</p>

<p>Ailelerin dikkat etmesi gereken durumlar şunlardır:</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Ani irkilme şeklinde tekrarlayan hareketler</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Dalgınlık atakları</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Daha önce kazandığı becerilerde gerileme</p>

<p><strong>2-Boyun Bölgesi ve Omurilik Riski</strong></p>

<p>Down sendromlu bireylerde bağ dokusu daha gevşek olabilir. Bu nedenle boyun omurları arasında gevşeklik görülebilir. Nadiren omuriliğe baskı yapabilecek bir durum gelişebilir.</p>

<p>Aşağıdaki belirtiler ciddiye alınmalıdır:</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Yürümede belirgin bozulma</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Kollarda güçsüzlük</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Denge kaybı</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;İdrar kontrolünde değişiklik</p>

<p>Bu tür durumlarda mutlaka bir nörolojik değerlendirme gerekir.</p>

<p><strong>3-Uyku Problemleri ve Öğrenme</strong></p>

<p>Down sendromlu çocuklarda horlama ve uyku apnesi daha sık görülür. Gece boyunca kaliteli uyuyamayan bir çocukta aşağıdaki sorunlar gelişebilir;</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Dikkat sorunları</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Huzursuzluk</p>

<p>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;&nbsp;•&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;Öğrenmede zorlanma</p>

<p>Bazen “davranış problemi” sanılan durumun altında uyku bozukluğu olabilir.</p>

<p><strong>4-Ergenlikte Görülebilen Gerileme</strong></p>

<p>Bazı Down sendromlu gençlerde ergenlik döneminde ani içine kapanma, konuşmada azalma veya hareketlerde yavaşlama görülebilir. Bu durum her zaman “ergenlik dönemi” diye açıklanamaz. Nörolojik ve psikiyatrik değerlendirme gerekebilir.</p>

<p><strong>5-Alzheimer</strong></p>

<p>Down sendromlu bireylerde ilerleyen yaşlarda Alzheimer hastalığı riski artmıştır. Bu nedenle nörolojik takip çocuklukta başlar ama yaşam boyu sürer.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 13:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/03/down-sendromunda-beyin-gelisimini-desteklemenin-yollari-1774262703.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uyku Kalitenizi Sessizce Sabote Eden 5 Beslenme Hatası</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/uyku-kalitenizi-sessizce-sabote-eden-5-beslenme-hatasi-84428</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/uyku-kalitenizi-sessizce-sabote-eden-5-beslenme-hatasi-84428</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uykunun yalnızca bedenin dinlendiği pasif bir süreç olmadığını belirten&nbsp;<strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Belinda İrem Ardal</strong>, “Uyku aynı zamanda vücudun kendini onardığı, yenilediği ve bir sonraki güne hazırlandığı kritik bir biyolojik dönemdir. Uyku sırasında protein sentezi artar, gün içinde hasar gören dokular tamir edilir, öğrenilen bilgiler hafızaya kaydedilerek kalıcı hale gelir ve bağışıklık sistemi yeniden düzenlenir. Aynı zamanda büyüme hormonu salgılanır, iştahı düzenleyen hormonların dengesi sağlanır ve metabolik sistemin sağlıklı işleyişi desteklenir. Ancak pek çok kişinin zaman zaman yaşadığı uykuya dalamama, gece sık uyanma ya da sabah yorgun kalkma gibi sorunlarının ardında yalnızca stres veya yoğun yaşam temposu değil, fark edilmeden sürdürülen yanlış beslenme alışkanlıkları ve hatalı besin seçimleri de yer alabilir. Özellikle günün ilerleyen saatlerinde tüketilen bazı besinler, vücudun biyolojik ritmini etkileyerek uykuya dalış süresini uzatabilir, uyku kalitesini düşürebilir ve gece boyunca gerçekleşmesi gereken onarım süreçlerini sekteye uğratabilir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Uykuyu İyileştiren Hayatını İyileştiriyor!</strong></p>

<p>Uyku kalitesinin iyileştirilmesinin yalnızca daha iyi bir uyku anlamına gelmediğini belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Life</strong>&nbsp;<strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Belinda İrem Ardal</strong>, “Kaliteli uykunun sağlanmasıyla birlikte kronik ağrıların azalabildiği, depresyon ve kaygı belirtilerinin gerileyebildiği, migren ataklarının daha seyrek görülebildiği ve metabolik sağlığın olumlu yönde etkilenebildiği gösteriliyor. Özellikle insülin direnci olan bireylerde uyku düzeninin iyileşmesiyle insülin duyarlılığının artabildiği, iştah kontrolünün dengelenebildiği ve uzun vadede tip 2 diyabet ile obezite riskinin azaltılabildiği belirtiliyor. Bu noktada beslenme alışkanlıkları kritik bir rol üstleniyor. Tüketilen besinlerin içerdiği biyoaktif bileşenler, melatonin üretiminin düzenlenmesinden gece boyunca kan şekeri dengesinin korunmasına ve beyin aktivitesinin desteklenmesine kadar pek çok mekanizma üzerinden uyku kalitesini doğrudan etkileyebiliyor” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Uyku Kalitesini Bozan 5 Kritik Beslenme Hatası</strong></p>

<p>“Uyku kalitesini etkileyen en önemli ancak çoğu zaman göz ardı edilen faktörlerden biri, gün içinde ve özellikle akşam saatlerinde yapılan beslenme tercihleridir” diyen&nbsp;<strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı,</strong>&nbsp;uyku kalitesini doğrudan etkileyen en yaygın beslenme hatalarını sıralıyor:</p>

<ul style="list-style-type:disc">
	<li><strong>Geç saatlerde kafein tüketmek:</strong>&nbsp;Kahve, çay ve diğer kafein içeren içecekler sinir sistemini uyararak uykuya dalış süresini uzatabilir ve derin uyku evrelerini kısaltabilir. Kafeinin uyku üzerine etkilerinin incelendiği bir çalışmada; kafein tüketiminden sonra, toplam uyku süresinde 2 saatlik azalma görüldüğü gözlemlenmiştir.</li>
	<li><strong>Akşam saatlerinde ağır ve geç yemek yemek:</strong>&nbsp;Sindirimi zor ve yüksek kalorili öğünler, gece boyunca metabolizmanın aktif kalmasına neden olarak vücudun dinlenme sürecini sekteye uğratabilir.</li>
	<li><strong>Rafine karbonhidrat ağırlıklı beslenmek:</strong>&nbsp;Yapılan çalışmalarda hem gün içinde, hem uyku öncesinde basit şeker ve rafine karbonhidrat, glikoz, fruktoz tüketen bireylerin daha yüzeysel uykuya sahip oldukları, sabah yorgun uyandıkları görülmüştür.</li>
	<li><strong>Uyku kalitesini destekleyen mikro besinleri yetersiz almak:</strong>&nbsp;Magnezyum, triptofan ve B vitaminleri gibi besin öğelerinin eksikliği, uyku düzenini sağlayan hormonların üretimini olumsuz etkileyebilir.</li>
	<li><strong>Düzensiz ve biyolojik ritme uygun olmayan beslenme alışkanlıkları:</strong>&nbsp;Gün içinde düzensiz öğün saatleri ve geç saatlerde beslenme, vücudun doğal sirkadiyen ritmini bozarak uyku kalitesini düşürebilir.</li>
</ul>

<p><strong>Uyku Kaynağı Besinler</strong></p>

<ul>
	<li><strong>Melatonin ve Serotonin kaynakları:&nbsp;</strong>Uyku kalitesini destekleyen en önemli biyolojik mekanizmalardan birinin melatonin hormonu olduğunu belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Life Beslenme ve Diyet Uzmanı Belinda İrem Ardal</strong>, “Vücudun doğal ritmini düzenleyen melatonin hormonudur. Melatonin, mutluluk ve denge hormonu olarak bilinen serotoninden, serotonin ise triptofan adlı bir amino asitten sentezlenir. Bu nedenle, günlük beslenmede bu biyolojik döngüyü destekleyen besinlere yer vermek, daha kolay uykuya dalmayı ve gece boyunca kesintisiz bir uyku sürecini destekleyebilir. Et, balık, yumurta, kemik suyu, nohut ve susam gibi protein kaynakları, bu süreci destekleyerek uyku kalitesinin artmasına katkı sağlayabilir. Bununla birlikte çilek, nar, kivi, badem, ceviz, brokoli ve mantar gibi melatonin içeriği yüksek besinler, antioksidan etkileri ve biyolojik ritim üzerindeki düzenleyici rolleri sayesinde uyku düzeninin korunmasına yardımcı olabilir” diyor.&nbsp;</li>
	<li><strong>Vitamin kaynakları:</strong>&nbsp;Serotonin ve melatonin metabolizmasının sağlıklı şekilde devam edebilmesi için folik asit ile B3 ve B6 vitaminlerinin de kritik rol oynadığını ifade eden&nbsp;<strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Belinda İrem Ardal</strong>, “Yeşil yapraklı sebzeler, baklagiller, yumurta, balık, kabak çekirdeği, kuruyemişler ve muz gibi besinler, sinir sistemi ve hormon dengesi üzerinden uyku kalitesini destekleyen önemli mikro besin öğeleri içerir. Aynı şekilde magnezyum eksikliği, melatonin üretimini olumsuz etkileyerek uyku bölünmelerine neden olabilir. Yeşillikler, tohumlar, balık, meyveler ve aromatik bitkiler magnezyum açısından zengin kaynaklar arasında yer alır” diyor.&nbsp;</li>
	<li><strong>Amino asit kaynakları:</strong>&nbsp;Bazı amino asitlerin uyku kalitesi üzerinde doğrudan etkili olduğunu belirten&nbsp;<strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Belinda İrem Ardal</strong>, “Arjinin, büyüme hormonunun salgılanmasını destekleyerek gece boyunca gerçekleşen onarım süreçlerine katkı sağlarken; kırmızı et, balık, yumurta ve baklagiller bu amino asidin önemli kaynaklarıdır. Glisin ise sinir sistemini sakinleştirici etkisiyle uykuya geçişi kolaylaştırabilir ve daha derin bir uyku sürecini destekleyebilir” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;</li>
</ul>

<p>“Bunların yanı sıra mor ve koyu renkli meyve ve sebzelerde bulunan antosiyanin gibi güçlü antioksidanlar ile maydanoz, kereviz, nane ve turunçgillerde bulunan apigenin gibi flavonoidler, hücresel düzeyde koruyucu etkiler göstererek uyku kalitesini artırmaya katkı sağlayabilir” diyen&nbsp;<strong>Acıbadem Life Beslenme ve Diyet Uzmanı Belinda İrem Ardal</strong>&nbsp;bu bileşenlerin düzenli olarak beslenmeye eklenmesinin biyolojik ritmi desteklediğini ve vücudun gece boyunca kendini daha etkin şekilde yenilemesine yardımcı olabileceğini belirtiyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 14:42:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/03/uyku-kalitenizi-sessizce-sabote-eden-5-beslenme-hatasi-1773747750.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünya Böbrek Günü</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dunya-bobrek-gunu-84419</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dunya-bobrek-gunu-84419</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>12 Mart Dünya Böbrek Günü vesilesiyle açıklamalarda bulunan Türkiye Nefroloji Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Aydın Türkmen, Türkiye’deki kronik böbrek hastalığı tablosunun ciddiyetine dikkat çekerek organ bağışı ve erken tanının hayati önemini vurguladı.&nbsp;</p>

<p><strong>TÜRKİYE’DE 10 MİLYON KİŞİ RİSK ALTINDA</strong></p>

<p>Prof. Dr. Aydın Türkmen tarafından paylaşılan verilere göre, Türkiye’de kronik böbrek hastalığı görülme sıklığı %16 seviyesine ulaşmıştır. Bu istatistik, yaklaşık 10 milyon vatandaşımızın böbrek yetersizliği riskiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Hastalığın sinsi ve ilerleyici (progresif) karakterine değinen Türkmen, erken tanının süreci durdurabileceğini veya yavaşlatabileceğini belirterek vatandaşları düzenli kontrol yaptırmaya davet etti. Hastalık böbrek fonksiyonlarının %15’in altına düştüğü son evreye ulaştığında, hastalar için hayati seçeneklerin diyaliz veya organ nakli olduğunu belirten Türkmen, şu verileri paylaştı: "Türkiye’de her yıl yaklaşık 13 bin yeni hasta diyaliz sistemine eklenirken, yıllık nakil sayısı 3.500 civarında kalmaktadır. Organ nakli, hastaya sadece yüksek bir yaşam kalitesi sunmakla kalmaz, aynı zamanda diyalize oranla yaşam süresini de anlamlı ölçüde uzatır."</p>

<p><strong>ORGAN BAĞIŞINDA KADAVRA EKSİKLİĞİ VE BATI İLE UÇURUM</strong></p>

<p>Türkiye'nin organ nakli cerrahisindeki başarısına rağmen bağış oranlarında istenilen seviyede olmadığını vurgulayan Türkmen, kadavra bağışının yetersizliğine dikkat çekti. Batı ülkelerinde nakillerin %90'ı kadavradan (beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerden) yapılırken, Türkiye'de bu oranın tam tersi olduğunu ve nakillerin %90'ının canlı donörlerden sağlandığını belirtti. Milyon nüfus başına düşen kadavra bağış sayısının Türkiye'de 5 iken, ABD ve İspanya gibi ülkelerde 50 seviyelerinde olması, toplumsal farkındalığın artırılması gerektiğini bir kez daha ortaya koydu.</p>

<p>Donör sıkıntısını aşmak için "Çapraz Nakil" (Takas Nakli) sisteminin önemine değinen Prof. Dr. Türkmen, doku veya kan grubu uyumsuzluğu nedeniyle nakil olamayan ailelerin ulusal bir havuzda toplanmasının nakil sayılarını en az %10 artıracağını ifade etti. Ayrıca, yeni yönetmeliklerle beyin ölümü tespit edilen vakalarda aileye haber verme sürecinin kolaylaştırılmasının bilimsel açıdan olumlu bir adım olduğunu, ancak toplumsal kabulün de eş zamanlı geliştirilmesi gerektiğini ekledi.</p>

<p><strong>BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ: NAKİLLİ ANNELER</strong></p>

<p>Organ naklinin sadece bir tedavi değil, hayata yeniden dönüş olduğunu belirten Türkmen, diyaliz aşamasında anne olma şansı biyolojik olarak çok düşük olan kadın hastaların, başarılı bir nakil sonrası sağlığına kavuşarak bebek sahibi olabildiğini müjdeledi. Türkmen, klinik bünyesinde takip edilen ve nakil sonrası anne olan yaklaşık 200 hastanın bulunduğunu, bu durumun organ bağışının toplumsal en somut meyvesi olduğunu ifade etti.</p>

<p>Sonuç olarak; erken tanı, bağış bilinci, nakil sonrası titiz takip ve merkezlerin "sağ kalım oranları" üzerinden sıkı denetlenmesi, Türkiye’nin böbrek sağlığı politikasının temel taşlarını oluşturmalıdır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 13:49:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/03/dunya-bobrek-gunu-1773312563.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye de 500 Binden Fazla Glokom Hastası Tehlikede</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/turkiye-de-500-binden-fazla-glokom-hastasi-tehlikede-84417</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/turkiye-de-500-binden-fazla-glokom-hastasi-tehlikede-84417</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Çoğu zaman belirti vermeden ilerleyen ve halk arasında göz tansiyonu olarak bilinen glokomla ilgili araştırmalara göre dünya genelinde 80 milyonun üzerinde insan bu hastalıktan muzdarip. Türkiye’de ise yaklaşık 500 bin kişi glokomlu hasta var ancak belirti vermemesinden kaynaklı bu sayının yaklaşık 4 katı hasta olduğu tahmin ediliyor.</p>

<p>Dünya genelinde kalıcı görme kaybı nedenleri arasında ikinci sırada yer alan glokom hastalığı hakkında, geç tanı konulduğunda geri dönüşün olamayacağını belirten Prof. Dr. Aykan, hastalığın belirtileri konusunda toplumun dikkat etmesi gerekenleri şu şekilde sıralıyor:</p>

<p>“Sabahları belirginleşen baş ağrıları, ışıkların etrafında halkalar görme ve ani bulanık görme gibi belirtiler yaşanabilir. 40 yaş üstü bireyler, ailesinde glokom öyküsü olanlar ve diyabet hastaları glokom açısından riskli gruptadır. Bu gruptakilerin çok daha dikkatli olması, rutin muayeneleri ihmal etmemesi gerekiyor.”</p>

<p><strong>FLIGHT Teknolojisi Yakında Türkiye’de</strong></p>

<p>Mevcut tedavilerde kullanılan damlaların uyum sorunları ve geleneksel cerrahilerin taşıdığı riskler, bilim dünyasını daha az invaziv (minimal müdahaleli) yöntemlere yöneltti. 2025 yılında Avrupa Katarakt ve Refraktif Cerrahi Derneği’nin düzenlediği kongrede ilk kez dünyaya tanıtılan ve büyük heyecan uyandıran FLIGHT (Görüntü Kılavuzlu Trabekülotomi Tekniği) tekniği, bu arayışın en gelişmiş sonucu olarak kabul ediliyor. Prof. Dr. Aykan, bu yeni teknolojinin dünya ile eş zamanlı olarak yakın bir tarihte ülkemizde de uygulanacağının müjdesini vererek, Türkiye’nin oftalmoloji alanındaki gelişmiş rolüne vurgu yaptı.</p>

<p><strong>&nbsp;Yüksek hasta konforu</strong></p>

<p>“FLIGHT yönteminin klinik sonuçları son derece umut vericidir. Geleneksel yöntemlere göre en büyük farkı herhangi bir implant kullanmadan göz içi basıncını düşürebilmemizdir. Aynı şekilde kesi gerektirmemesi ve cerrahi travmanın minimumda tutulması, komplikasyon risklerini ciddi oranda düşürmektedir. Tedavinin, diğer bir avantajı ise sunduğu yüksek hasta konforudur. İşlem sonrası hastalar, günlük aktivitelerine hızla dönebilmektedir. Bu teknolojiyle glokom tedavisinde kesisiz, ağrısız ve yüksek hassasiyetli yeni bir dönemin kapılarını aralıyoruz."</p>

<p><strong>10 Saniyede Hızlı ve Güvenli İşlem</strong></p>

<p>FLIGHT teknolojisinin oldukça hızlı ve güvenli olduğunun altını çizen Prof. Dr. Aykan, “Damla anestezi altında yapılan işlem süresi sadece 10-15 saniye sürmektedir. Görüntüleme sisteminin yüksek çözünürlüğü sayesinde tedavi edilecek alan mikron düzeyde hassasiyet ile belirlenebiliyor. Bu ileri teknolojik altyapı, müdahalenin hem güvenliğini hem de başarısını en üst seviyeye taşıyor” şeklinde konuştu.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 13:48:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/03/turkiye-de-500-binden-fazla-glokom-hastasi-tehlikede-1773312528.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ailede Kolon Kanseri Varsa Taramalara 10 Yaş Erken Başlayın</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ailede-kolon-kanseri-varsa-taramalara-10-yas-erken-baslayin-84413</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ailede-kolon-kanseri-varsa-taramalara-10-yas-erken-baslayin-84413</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Erken evrede tespit edildiğinde önlenebilen ve tedavi edilebilen bir hastalık olan kolon kanserinde eğer aile hikayesi varsa taramaların ortalama risk grubuna göre 10 yıl daha erken başlatılması gerekiyor. Düzenli taramalar sayesinde risk grubunda olunsa da kolon kanseri erken dönemde saptanabiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Doç. Dr. Mürşit Dinçer, kolon kanserinin tanı ve tedavisi hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Polipler henüz kansere dönüşmeden çıkarılabilir</strong></p>

<p>Kolon kanseri (kolorektal kanserler), dünya genelinde en sık görülen kanser türleri arasında yer alır ve kansere bağlı yaşam kayıplarının önemli bir bölümünden sorumludur. Hastalık çoğunlukla kalın bağırsağın veya rektumun mukozasından gelişmektedir. Birçok vakada süreç, başlangıçta iyi huylu olan adenomatöz poliplerin yıllar içerisinde kötü huylu olan malign lezyonlara dönüşüm göstermesi ile ilerlemektedir. Bu dönüşümün uzun bir zaman diliminde gerçekleşmesi ise kolon kanserinin erken tanı ve önleme açısından önemli bir fırsat sunmasına olanak sağlar. Düzenli tarama programları sayesinde polipler henüz kansere dönüşmeden tespit edilip çıkarılabilir.</p>

<p><strong>50 yaş altı kolon kanserindeki artış dikkat çekiyor</strong></p>

<p>Son yıllarda kolon kanseri görülme sıklığında dikkat çekici bir artış gözlenmektedir. Bu artış özellikle 50 yaş altındaki bireylerde daha belirgin haldedir. Batı tipi beslenme alışkanlıklarının yaygınlaşması, işlenmiş ve rafine gıdaların daha fazla tüketilmesi, liften fakir diyetler, obezite görülme sıklığındaki artış ve fiziksel aktivitenin azalması bu yükselişte önemli rol oynamaktadır. Bunun yanı sıra bağırsak mikrobiyotasında meydana gelen değişiklikler, yaşam süresinin uzaması ve tanı yöntemlerinin gelişmesi de bildirilen vaka sayılarının artmasına katkıda bulunmaktadır.</p>

<p><strong>Baba 50 yaşında tanı almışsa çocuk 40 yaşında taramalara başlamalı</strong></p>

<p>Kolon kanseri, düzenli tarama programları sayesinde erken evrede saptanabilen ve hatta polip aşamasında önlenebilen bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Ortalama risk grubunda yer alan bireylerde tarama programlarına genellikle 45 yaşında başlanması önerilmektedir. Gaitada gizli kan testi yılda bir veya iki yılda bir uygulanabilmekte, kolonoskopi ise yaklaşık 10 yılda bir yapılması önerilen ve tanı açısından altın standart olarak kabul edilen yöntemlerden biri olarak değerlendirilmektedir.</p>

<p>Aile öyküsü bulunanlar, daha önce polip saptananlar veya inflamatuar bağırsak hastalığı olan bireyler yüksek risk grubunda yer almakta; bu kişilerde taramaların daha erken yaşta başlatılması ve daha sık aralıklarla yapılması önerilmektedir. Ailede kolon kanseri kaç yaşında saptanmışsa bu yaştan 10 yaş önce tarama programlarına başlamak gerekir. Örneğin; anne ya da baba 50 yaşında kolon kanseri tanısı almışsa çocukları 40 yaşında taramalara başlamalıdır.</p>

<p><strong>Fazla miktarda kırmızı et ve işlenmiş etlerin tüketimine dikkat!</strong></p>

<p>Beslenme alışkanlıkları kolon kanseri gelişiminde önemli rol oynar. Lif açısından zengin beslenme, bağırsak geçiş süresini kısaltmakta ve potansiyel kanserojen maddelerin bağırsak mukozası ile temas süresini azaltmaktadır. Ayrıca lifli gıdaların bağırsak mikrobiyotasını olumlu yönde etkilediği ve inflamasyonu azaltabildiği gösterilmektedir. İşlenmiş et ürünleri (sucuk, salam, sosis gibi), aşırı kırmızı et tüketimi ve yüksek oranda rafine şeker içeren gıdaların ise risk artışı ile ilişkilendirildiği belirtilmektedir. Buna karşılık tam tahıllar, sebzeler (özellikle turpgiller), meyveler, baklagiller ve fermente süt ürünleri bağırsak sağlığını destekleyen besinler arasında yer almaktadır.</p>

<p><strong>Değiştirilebilir faktörlere dikkat ederek kanser riskini azaltın</strong></p>

<p>Kolon kanseri açısından risk faktörleri değiştirilemeyen ve değiştirilebilir faktörler olarak iki ana grupta toplanmaktadır. İleri yaş, ailede kolon kanseri öyküsü bulunması, kalıtsal kanser sendromları ve inflamatuar bağırsak hastalıkları başlıca değiştirilemeyen risk faktörleridir. Buna karşılık obezite, hareketsiz yaşam tarzı, sigara ve alkol kullanımı, fazla miktarda kırmızı et ve işlenmiş etlerin tüketimi ile liften fakir beslenme önlenebilir ya da azaltılabilir risk faktörleri arasındadır. Kolon kanseri büyük ölçüde önlenebilir ve erken evrede tespit edildiğinde tedavi başarısı yüksek olan bir hastalıktır. Bu anlamda toplumda farkındalığın artırılması, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının teşvik edilmesi, düzenli fiziksel aktivite ve uygun yaşta başlatılan tarama programlarının yaygınlaştırılması önemlidir.</p>

<p><strong>Doğru zamanda cerrahi müdahale kolon kanserinde hayat kurtarıyor</strong></p>

<p>Erken evrede tespit edilen tümörlerde, kanserli bağırsak bölgesi çıkarılıp ve çevresindeki lenf düğümleri temizlenebilir. Cerrahi sırasında kullanılan yöntemler hastanın durumuna ve tümörün yerine göre değişir. Açık cerrahi yöntemlerinin yanı sıra laparoskopik ve robotik cerrahi teknikleri de yaygın şekilde uygulanır. Laparoskopik ve robotik yöntemler, karın bölgesinde küçük kesilerle operasyon yapılmasını sağlar bu da iyileşme süresini kısaltır ve hastaların günlük yaşama dönüşünü hızlandırır. Gerekli görüldüğünde hastalığın evresine göre cerrahi öncesi veya sonrası kemoterapi ve radyoterapi de uygulanabilir. Kolon kanserinde her kanser türünde olduğu gibi kişiye özel tedavi planları hazırlanır. Düzenli takipler ile cerrahi sonrası hastalığın tekrarlama riski izlenir ve koruyucu önlemler alınır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 10:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/03/ailede-kolon-kanseri-varsa-taramalara-10-yas-erken-baslayin-1773042020.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bağırsak Dokusunda Sertleşme Gençlerde de Görülüyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bagirsak-dokusunda-sertlesme-genclerde-de-goruluyor-84396</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bagirsak-dokusunda-sertlesme-genclerde-de-goruluyor-84396</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Amerikan Kanser Derneği’nin 2026 Kanser İstatistikleri Raporu’na göre kanser tanısı alan her 10 kişiden 7’si en az 5 yıl yaşamını sürdürüyor. Bu oran, kanser tedavisinde önemli bir eşiğin aşıldığını gösterirken; aynı dönemde özellikle genç yaş grubunda kolon kanseri vakalarının artması dikkat çekiyor. Son bilimsel çalışmalar, bağırsak dokusunda meydana gelen sertleşmenin, kanser gelişiminde genetikten bağımsız erken bir uyarı mekanizması olabileceğine işaret ediyor. Güncel veriler ise kanserin yalnızca genetik bir hastalık olmadığını; erken tanı, doku yapısı ve yaşam tarzının da hastalığın gelişiminde belirleyici rol oynadığını ortaya koyuyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, kolon kanserinde son ve yeni bilimsel yaklaşımlara ilişkin bilgiler verdi.&nbsp;</p>

<p><strong>Kanser artık sadece genetik bir hastalık değil</strong></p>

<p>Kanser uzun yıllar ağırlıklı olarak genetik mutasyonlar üzerinden tanımlandı. Ancak güncel bilimsel veriler, genetik testleri normal olan bireylerde de kanser gelişebildiğini göstermektedir. Bu durum, kanserin yalnızca genetik değil; hücrenin bulunduğu doku ortamıyla da yakından ilişkili bir hastalık olduğunu ortaya koymaktadır.</p>

<p><strong>Genç yaşta kolon kanseri görülme sıklığı artıyor</strong></p>

<p>Kolon kanseri ileri yaş hastalığı olarak bilinmekle birlikte, 50 yaş altı bireylerde görülme sıklığında artış izlenmektedir. Genç hastaların önemli bir bölümünde kalıtsal genetik risk faktörleri saptanmamaktadır. Bu tablo, kolon kanserinin başlangıcında genetikten bağımsız biyolojik süreçlerin etkili olabileceğini düşündürür. Son 30 yıla bakıldığında yıllık artış oranı yüzde 0,5 ile 2,4 arasında değişmiş durumda. Mevcut eğilimin sürmesi halinde 2030 yılına kadar bu artışın yüzde 124’e ulaşması beklenmektedir. Örneğin; vakaların önemli bir bölümünde “Lynch sendromu” gibi kalıtsal genetik mutasyonlar saptanmamıştır. Bu durum, kolon kanserinin yalnızca genetik faktörlerle açıklanamayacağını gösterir.</p>

<p><strong>Bağırsak duvarındaki sertleşme erken bir uyarı olabilir</strong></p>

<p>Son çalışmalar, genç kolon kanseri hastalarında bağırsak duvarının normalden daha sert olduğunu göstermektedir. Üstelik bu sertliğin yalnızca tümörlü alanlarda değil, henüz normal görünümlü dokularda olduğu da tespit edildi. Elde edilen bulgulara bakıldığında kanser gelişiminin önce bağırsak dokusunda yapısal değişiklikler başlattığı net bir şekilde saptanmıştır.&nbsp;<strong>&nbsp;</strong></p>

<p><strong>Kanserin fiziği, genetiği kadar belirleyici</strong></p>

<p>Hücrelerin yalnızca kimyasal sinyallere değil, içinde bulundukları dokunun sertliğine de yanıt vermektedir. Bağırsak duvarındaki sertleşmenin, hücrelerde kontrolsüz çoğalmayı tetikleyen sinyal yollarını aktive edebilir. Bu mekanizma, genetik bir bozukluk olmaksızın da kanser sürecinin başlatabilir.</p>

<p><strong>Gelecekte kolon kanserinde tarama yaklaşımları değişebilir</strong></p>

<p>Kanser tedavisinde son yıllarda önemli ilerlemeler kaydedildi. Erken tanı uygulamaları, hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapiler sayesinde sağkalım oranlarında belirgin artış sağlandı. Buna karşın kanser tanısı alan kişi sayısındaki artış, önleyici yaklaşımların güçlendirilmesini ve risk faktörlerinin daha fazla önemsenmesini gerekli kıldı.</p>

<p>Elde edilen bilimsel veriler, tarama yöntemlerinde yeni bir dönemin kapısını araladı. Gelecekte kolonoskopi uygulamalarında yalnızca poliplerin değil, bağırsak duvarı sertliğinin de değerlendirilmesi mümkün olabilecek. Bu da doku sertliğindeki artışın, kanser oluşmadan çok önce saptanabilmesini ve erken bir uyarı işareti olarak kullanılabilmesini sağlayabilir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 13:47:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/03/bagirsak-dokusunda-sertlesme-genclerde-de-goruluyor-1772621243.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyabet Hastalarına 5 Kritik Oruç Uyarısı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/diyabet-hastalarina-5-kritik-oruc-uyarisi-84383</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/diyabet-hastalarina-5-kritik-oruc-uyarisi-84383</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ramazan ayında diyabet hastalarının en sık sorduğu soru “Oruç tutabilir miyim?” oluyor. Diyabet; kan şekeri dalgalanmalarına bağlı olarak hipoglisemi, hiperglisemi ve diyabetik koma gibi ciddi riskler barındırabilen kronik bir hastalık olduğu için oruç kararı kişiye özel tıbbi değerlendirme gerektiriyor. Bazı hasta gruplarında riskler hayati boyuta ulaşabiliyorken uygun hastalarda, doğru planlama ve düzenli takip ile oruç süreci güvenli bir şekilde yürütülebiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Serap Yavuzer, Ramazan ayında oruç tutmak isteyen diyabet hastalarının dikkat etmesi gereken önemli noktalar hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>1️.&nbsp;Oruç kararı doktor kontrolüyle verilmeli</strong></p>

<p>Her diyabet hastası, takip edildiği hekimin mevcut durumunu değerlendirerek onay vermesi ve daha önemlisi güvenli oruç tutma sorumluluğunu alacak şekilde eğitim alması koşuluyla oruç tutabilir. Bu karar mutlaka kişinin durumu değerlendirilerek özel olarak verilmelidir. Kişi sağlıklı bir şekilde oruç tutmak istiyorsa öncelikle doktoruna başvurmalıdır. Yaş, diyabet tipi, ek hastalıklar, kullanılan tüm ilaçlar, hastalığın kontrol düzeyi ve hatta hastanın yaşam koşulları birlikte değerlendirilmelidir. Kontrolsüz diyabeti olan, HbA1c değeri 9’un üzerinde seyreden, sık hipoglisemi yaşayan veya yakın zamanda diyabet koması geçiren hastalar yüksek risk grubunda kabul edilir ve bu hastaların genellikle oruç tutması önerilmez.</p>

<p><strong>2️.&nbsp;Kan şekerinin kritik sınırları aşmamasına dikkat edilmeli</strong></p>

<p>Kan şekerinin 70 mg/dl’nin altına düşmesi ya da 300 mg/dl’nin üzerine çıkması diyabet hastaları açısından ciddi risk oluşturur. Bu nedenle oruç sürecinde kan şekeri değerlerinin güvenli aralıkta seyretmesine özellikle dikkat edilmelidir. Hipoglisemi; titreme, soğuk terleme, çarpıntı, bulanık görme, konuşma bozukluğu ve bilinç kaybı gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Bu tür şikayetlerin ciddiye alınması ve kan şekeri takibinin ihmal edilmemesi gerekir. Kan şekeri ölçümü gün içinde ihtiyaç duyulan her an ölçüm yapılması, olası risklerin erken fark edilmesi açısından önem taşır.</p>

<p><strong>3️. İlaç ve insülin dozları yeniden planlanmalı</strong></p>

<p>Oruç tutmayı planlayan diyabet hastalarında ilaç saatleri iftar ve sahura göre yeniden düzenlenmelidir. İnsülin kullanan hastalarda özellikle sahur dozu hipoglisemi riskine karşı azaltılabilir, iftar dozu ise alınan kaloriye göre ayarlanmalıdır. Doz ayarlaması yapmadan oruç tutmak ciddi risk oluşturabileceği için dikkat edilmelidir.</p>

<p><strong>4️.&nbsp;Sahurda protein, iftarda dengeli karbonhidrat</strong></p>

<p>Sahur, uzun açlık sürecine geçiş öğünü olduğu için içeriği büyük önem taşır. Böbrek fonksiyonları uygunsa; süt, yoğurt, kefir ve peynir gibi süt ürünleri, yumurta, az tuzlu zeytin, tavuk gibi protein açısından zengin besinler tercih edilmelidir. Bu öğüne domates ve salatalık gibi lif oranı yüksek sebzeler ile gereğinde tam tahıllar eklenebilir. Protein içeren besinler midede daha uzun süre kaldığı için tokluk süresini uzatır ve hipoglisemi riskini azaltmaya yardımcı olur.</p>

<p>İftarda ise uzun süren açlık sonrası hızlı ve aşırı karbonhidrat tüketimi kan şekerinin ani yükselmesine neden olabilir. Pide, hamur işleri, pirinç pilavı ve şerbetli tatlılar sınırlandırılmalıdır. İftara çorbayla başlamak hem sıvı ihtiyacını karşılamaya yardımcı olur hem de daha kontrollü bir geçiş sağlar. Sebze ve zeytinyağlı yemeklere ağırlık verilmesi, kuru fasulye, nohut, mercimek ve bulgur pilavı gibi glisemik indeksi düşük besinlerin tercih edilmesi gün içindeki kan şekeri dengesine katkı sağlar. Büyük porsiyonlar yerine daha küçük ve dengeli öğünler önerilir. Tatlı tüketilecekse küçük porsiyonlu sütlü tatlılar tercih edilmelidir.</p>

<p><strong>5️. İftardan sahura kadar sıvı ihtiyacını sağlanmalı</strong></p>

<p>Diyabetli hastada gün içi su ve sıvı alımının azalması ile oluşan sıvı açığı kan şekerinde dengesizlik yaratabilir. Sıvı açığı hipoglisemi, hiperglisemi ve ketoasidoz dahil tüm diyabetik komaların gelişimi için risk oluşturabilir. Bu nedenle iftara bol su ile başlamak, iki ana öğün ve aralarda yeterince su ve şekersiz içecekler ile vücudun sıvı dengesini düzenlemek gerekir. Ayrıca kahve ve çay gibi idrar söktürücü etki ile sıvı kaybını arttıran ve şeker ilave edilmiş meyve suyu, komposto, şurup gibi kan şekerini hızlıca arttıran içecekler en aza indirilmelidir.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Feb 2026 17:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/02/diyabet-hastalarina-5-kritik-oruc-uyarisi-1772200946.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyetisyenden iftar uyarısı: 30 dakikadan önce sofradan kalkmayın</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/diyetisyenden-iftar-uyarisi-30-dakikadan-once-sofradan-kalkmayin-84381</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/diyetisyenden-iftar-uyarisi-30-dakikadan-once-sofradan-kalkmayin-84381</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt">Bağcılar Belediyesi’nde görevli Diyetisyen Sena Nur Bubani, Ramazan ayında yapılan beslenme hatalarına karşı önemli uyarılarda bulundu. Hızlı yemek yemenin insana zarar verdiğine dikkat çeken Bubani, “Beyne doygunluk sinyali 30 dakika içerisinde ulaşır. Eğer 30 dakikadan kısa sürede iftarınızı yapıp kalkarsanız hem doygunluk hissi oluşmaz ve hem de metabolik problemler yaşanabilir” dedi.</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Ramazan ayıyla birlikte beslenme alışkanlıklarımız değişiyor. Uzun süren açlık sonrası doğru ve dengeli beslenme de büyük önem taşıyor. Uzmanlar, özellikle iftar ve sahurda yapılan bazı hataların sağlık sorunlarına yol açabileceğini dile getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt">Hız yapmak her yerde zararlıdır</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">Bağcılar Belediyesi’nde görev yapan Diyetisyen Sena Nur Bubani, iftarda beslenmeyle ilgili önemli uyarılarda bulundu. Gün boyu yaşanan açlığın ardından iftar saatinde hızlı ve kontrolsüz yemek tüketiminin zararlı olduğunu ifade eden Bubani, “Hız yapmak her yerde zararlı olduğu gibi maalesef beslenme esnasında da zararlıdır. Hızlı tükettiğimiz besinlerde ne tükettiğimizi fazla anlamadan yememiz gerekenin çok daha fazlasını tüketmiş oluyoruz. Almamız gereken kalorinin yüzde 30-40 oranında daha fazlasını almış oluyoruz. Ama yavaş yavaş tükettiğimizde hem tükettiğimiz şeyin bilincine vararak ne yediğimizin farkında olarak tüketmiş oluyoruz. Hem de vücuda daha az kalori alınmasını sağlamış oluyoruz. O yüzden yavaş olalım sağlıklı olalım bilinçli beslenelim” dedi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong><span style="font-size:12.0pt">Metabolik problemler yaşayabiliriz</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:11pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt">İftar sofrasında geçirilmesi gereken zamanla ilgili de bir sınırlama koyan Bubani, şöyle devam etti: “Beyne doygunluk sinyali 30 dakika içerisinde ulaşır. Eğer 30 dakikadan kısa sürede iftarımızı yapıp kalkarsak doyduğumuzu hissetmeyiz hemen tatlı tüketimine geçmek isteriz. İftar süremiz 30 dakikayı geçerse tam doygunluk hissederek kalkmış oluruz ve tatlı isteğimiz de daha düşük olur. Ayrıca hızlı yemek yemekten dolayı metabolik problemler de yaşayabiliriz.”</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Feb 2026 17:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/02/diyetisyenden-iftar-uyarisi-30-dakikadan-once-sofradan-kalkmayin-1772200895.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ramazan Ayını Sağlıklı Geçirmemizi Sağlayan 5 Öneri!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ramazan-ayini-saglikli-gecirmemizi-saglayan-5-oneri-84378</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ramazan-ayini-saglikli-gecirmemizi-saglayan-5-oneri-84378</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ramazan ayı, yeme-içme düzeninin, uyku saatlerinin ve günlük aktivitenin değiştiği; bu nedenle planlı beslenmenin hem konforu hem de sağlık sonuçlarını belirgin şekilde etkilediği bir dönemdir. Ramazan ayında orucun birçok kişide kilo ve bazı metabolik göstergelerde hafif iyileşmeler sağlayabildiği; ancak aşırı/yanlış iftar, yetersiz sıvı, kötü uyku ve düzensiz fiziksel aktiviteyle bu durum tersine dönebiliyor. Ancak tüm bu önerilerin yanında, diyabet (özellikle insüline bağımlı), böbrek hastalığı, ileri kalp yetmezliği, gebelik/emzirme, ileri yaş gibi durumları olanların veya farklı klinik hastalığı olanların ramazan için mutlaka hekime danışması öneriliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt. Nihan Yakut, Ramazan ayında beslenme önerileri ile ilgili bilgi verdi.&nbsp;</p>

<ol>
	<li><strong>Kan şekeri dalgalanmalarını azaltmak oruç tutarken yardımcı olabilir!&nbsp;</strong></li>
</ol>

<p>Ramazan ayında oruç tutarken beslenmede bazı hedefler konulması gerekmektedir. İftara kadar aç kalan vücut iftarda kan şekeri dalgalanmalarıyla karşı karşıya kalabilmektedir.</p>

<ul>
	<li><strong>Kan şekeri dalgalanmalarını azaltmak:</strong>&nbsp;Çok hızlı sindirilen karbonhidratlar (şerbetli tatlılar, beyaz ekmek/pilav/makarna ağırlığı) iftardan sonra ani kan şekeri yükselmeleri, ardından erken acıkma ve tatlı isteğine neden olabilir. Bu durum özellikle iftardan hemen sonra görülen halsizlik ve düşük enerjiyi beraberinde getirebilmektedir. Düşük/orta glisemik yük, lif ve protein dengesi daha stabil enerji sağlar. &nbsp;</li>
	<li><strong>Kas kaybını sınırlamak:</strong>&nbsp;Uzun açlık aralığında günlük protein dağılımı önem kazanır. Sahur ve iftarda kaliteli protein (yumurta, yoğurt/kefir, peynir, balık-tavuk-et, baklagil) planlamak kas volümünü korumak için oldukça etkilidir. Ramazan modelini inceleyen güncel derlemeler, uygun makro dağılımıyla vücut kompozisyonunun daha iyi korunabildiğini vurgulamaktadır. &nbsp;</li>
	<li><strong>Hidrasyonu korumak:</strong>&nbsp;Özellikle uzun günlerde ve sıcak iklimde, iftar–sahur arasında suyu&nbsp;“toplam hedef” olarak görmek gerekir. Su tüketiminde ideal hedef için kg başına 30-35 ml su gerekmektedir. Yani 50 kg bir kişi için en az 1,5 litre su tüketilmelidir. Düşük su tüketimi, baş ağrısı, kabızlık, odaklanmada güçlük, yavaş metabolizma ile sonuçlanabilmektedir.&nbsp;</li>
	<li><strong>Uyku–sirkadiyen ritme destek olmak:</strong>&nbsp;Gece geç saatlerde ağır yemek, reflü ve uyku kalitesini bozabilir. Ramazan döneminde uyku ve yaşam davranışlarının değiştiğini gösteren&nbsp;çalışmalar, planlamayı daha da önemli kılar. &nbsp;Özellikle sahura kadar oturmak veya uykudan feragat etmemek için sahura hiç kalkmamak gibi süreçler daha zorlayıcı olabilmektedir.&nbsp;</li>
</ul>

<p>Ramazan ayında en sık ortaya çıkan şikayetler; kabızlık, reflü ve baş ağrısıdır. Bunlarla baş etmek için bazı önlemler alınabilmektedir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Kabızlık: Lif (sebze, baklagil, tam tahıl), iftar–sahur arası yeterli su, sahurda yoğurt/kefir, yürüyüş.</li>
	<li>Reflü/hazımsızlık: İftarı bölmek, kızartma ve çok yağlı/çok baharatlıdan kaçınmak, yatmadan 2–3 saat önce yemeyi bitirmek.</li>
	<li>Baş ağrısı: Kademeli kafein azaltımı, düzenli su planı, sahuru atlamamak, uyku düzenini korumak. &nbsp;</li>
	<li><strong>İftarda yemeye yavaş başlamak metabolizmayı rahatlatıyor&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p>Ramazan ayı boyunca en sık yapılan hata orucu tek öğünde “tıkınır” gibi açmaktır. Hızlı yenilen yemek hem mideyi yoruyor hem de daha tokluk sinyalini düzenliyor.&nbsp;</p>

<p>1. adım (0–10 dakika):&nbsp;</p>

<p>1–2 bardak su&nbsp;</p>

<p>1–2 hurma (veya 1 porsiyon meyve), istenirse küçük bir çorba.</p>

<p>2. adım (10–20 dakika): 10–15 dakikalık ara (mümkünse kısa yürüyüş/namaz arası). Bu ara, tokluk sinyallerinin gelmesini kolaylaştırır.</p>

<p>3. adım (ana öğün):&nbsp;“Tabak modeli” uygulayın:<br />
&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Tabağın yarısı: salata/haşlanmış-sebze yemekleri</li>
	<li>Tabağın çeyreği: protein (balık/tavuk/et/yoğurt-baklagil)</li>
	<li>Tabağın çeyreği: tam tahıl veya nişastalı grup (bulgur, tam buğday, kepekli ürünler; porsiyon kontrollü)<br />
	&nbsp;</li>
</ul>

<p>Tatlı olacaksa: Şerbetli yerine sütlü/meyveli seçenekleri küçük porsiyonla; mümkünse iftardan 1–2 saat sonra tüketin. Böylece ana öğündeki aşırı enerji yükünü azaltmış olursunuz.</p>

<p>Karaciğer hastalıkları olanlarda da bireysel değerlendirme gerekir; beslenme gereksinimi ve malnütrisyon riski olanlarda hekim-diyetisyen planı şart olmaktadır.</p>

<ol>
	<li><strong>Sahuru atlamak gün içinde halsizliği artırır!&nbsp;</strong></li>
</ol>

<p>Sahuru atlamak, gün içinde halsizlik ve iftarda aşırı yeme riskini artırır. Özellikle lif + protein + sağlıklı yağ kombinasyonu daha uzun tokluk sağlar. Aynı zamanda bedenin ihtiyacı olan bütün besin öğelerini eksiksiz almayı kolaylaştırır.&nbsp;</p>

<p>Örnek sahur seçenekleri olarak;&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Yumurta + yoğurt/kefir + tam tahıllı ekmek + salatalık-domates</li>
	<li>Yulaf + yoğurt/süt + chia/keten + ceviz/badem + tarçın + meyve (ölçülü)</li>
	<li>Baklagil bazlı seçenek: Nohutlu/mercimekli salata + ayran/yoğurt<br />
	&nbsp;Ramazan beslenmesi üzerine pratik öneriler ve diyabet kılavuzları, sahurda düşük glisemik indeksli karbonhidrat, yeterli protein ve sıvıyı özellikle vurgular. &nbsp;</li>
</ul>

<p>Sahurda kaçınılması gerekenler: Aşırı tuzlu (salamura, çok tuzlu peynir), çok baharatlı ve kızartmalar → gün içinde susuzluğu artırabilir; şekerli hamur işleri → hızla acıktırabilir.</p>

<ol>
	<li><strong>İftar ve sahur arası sıvı alımını düzenlemek önemli&nbsp;</strong></li>
</ol>

<p>Oruçluyken sıvı alınamadığı için, iftar–sahur arası sıvı alımını düzenlemek hayati önem taşıyor. İftarda 1-2 bardak su ile başladıktan sonra, ana öğün sonrası 1–2 bardak, teravih/akşam arası 1–2 bardak ve yine sahura kadar aralıklı 2–3 bardak su içmek gerekiyor.&nbsp;<br />
&nbsp;Toplam hedef kişiye göre değişmektedir. İdrar renginin açık saman rengi olması pratik bir göstergedir. Ramazan modelini değerlendiren derlemeler, hidrasyonun performans ve baş ağrısı üzerinde belirleyici olabildiğini belirtmektedir.</p>

<p>Kafein: Kahve/çay bazı kişilerde diürezi (idrarda artış) artırabilir ve uykuya zarar verebilir; miktarı sınırlı tutmak gerekmektedir.&nbsp;</p>

<ol>
	<li><strong>Ramazan ayında egzersizlerinizi de planlayarak devam ettirin&nbsp;</strong></li>
</ol>

<p>Ramazan ayında egzersizler tamamen bırakmadan zamanlaması planlanarak yapılması gerekir. Gün içinde veya iftara yakın hafif orta seviye aktiviteler yani yürüyüş veya esneme hareketleri oruç tutarken de yapılabilir. Daha yoğun antrenmanlarda ise iftardan 1–2 saat sonra (sıvı ve enerji alımı sonrası) yapılmasında fayda vardır. Sporcularda Ramazan orucu sırasında yük–toparlanma dengesinin hassaslaştığını bildiren çalışmalar, aşırı yoğunluğu azaltma ve hidrasyonu planlamayı önermektedirler. &nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 16:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/02/ramazan-ayini-saglikli-gecirmemizi-saglayan-5-oneri-1771852356.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gizli Göz Hastalıkları Ramazan da Fark Edilebilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/gizli-goz-hastaliklari-ramazan-da-fark-edilebilir-84375</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/gizli-goz-hastaliklari-ramazan-da-fark-edilebilir-84375</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ramazan ayında uzun süreli açlık ve iftar sonrası yaşanan ani kan şekeri değişimleri göz sağlığı açısından dikkat edilmesi gereken bir nokta. Özellikle henüz teşhis edilmemiş şeker hastalığı ve buna bağlı gelişen diyabetik retinopati, Ramazan’daki beslenme düzeni değişikliğiyle birlikte ilk sinyallerini vermeye başlayabiliyor.&nbsp;</p>

<p>Diyabetik retinopatinin şeker hastalığının en ciddi komplikasyonlarından olduğunu belirten Doç. Dr. Burak Erden, retinopatinin sinsice ilerlediğine dikkat çekerek, Ramazan ayı bağlamında şu kritik bilgileri paylaşıyor:</p>

<p>"Uzun süreli açlık sırasında kan şekeri dalgalanmaları yaşanabilir. Eğer kişide gizli bir diyabet varsa, bu dalgalanmalar gözün en hassas tabakası olan retinadaki kılcal damarlarda sızıntılara veya genişlemelere yol açar. Gözde bulanık görme veya ışık parlaması şeklinde belirti gösterebilir. Diyabetik retinopati, şeker hastalığının görme kaybı ile sonuçlanabilen en ciddi komplikasyonlarından biridir ve ne kadar erken teşhis edilirse, ilerlemesini önleme veya mevcut hasarı tedavi etme şansımız o kadar yüksek olur.”</p>

<p><strong>Her 10 yetişkinden biri diyabetli&nbsp;</strong></p>

<p>Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından ilk kez bulaşıcı niteliğe sahip olmayan salgın bir hastalık olarak nitelendirilen diyabetin ulaştığı rakamlar korkunç. &nbsp; Diyabetli bireylerin sayısı hızla artarken, bu hastalığın göz sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri de giderek büyüyor. Doç. Dr. Erden, rakamlar hem Türkiye’de hem de dünyada endişe verici şekilde arttığına dikkat çekerek, şunları söyledi: “Diyabet, gözleri de vuruyor. &nbsp; Diyabetik retinopati ise 50 yaş altındaki kişilerde körlüğe bile yol açabiliyor. Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) verilerine göre, dünya genelinde 2025 itibarıyla 828 milyon yetişkin diyabetle yaşıyor. Bu rakamın 2050 yılına kadar 1,3 milyara ulaşması bekleniyor. Her 10 yetişkinden biri diyabetli olmasına rağmen, bu kişilerin önemli bir kısmı hastalığının farkında değil veya yeterli tedavi alamıyor.” &nbsp;</p>

<p><strong>Ramazan öncesi muayene tavsiyesi</strong></p>

<p>Birçok göz hastalığının, özellikle retinopatinin erken evrelerde hiçbir belirti vermeden de ilerleyebileceğini hatırlatan Doç. Dr. Burak Erden, rutin göz muayenesinin altını çiziyor ve Ramazan öncesi yapılacak muayene ile birçok göz rahatsızlığının erken evrede teşhis edilebileceğini söylüyor.</p>

<p>Doç. Dr. Erden, “Ramazan öncesi yapılacak kontrollerde henüz belirti vermemiş diyabeti, yüksek tansiyonun damarlardaki tahribatını, glokom (göz tansiyonu) riskini görebiliyoruz. Ramazan’da değişen metabolizma hızı ve sıvı alımındaki azalma, göz içi dengelerini değiştirebileceği için, muayeneyi oruç öncesine çekmek kritik bir öneme sahiptir."</p>

<p><strong>Kalıcı görme kaybı oluşur</strong></p>

<p>Diyabetin, gözün ağ tabakasında kanamalara ve sarı noktada ödem oluşumuna yol açabileceğini belirten Doç. Dr. Erden, “Bu durumların zamanında fark edilmemesi halinde kalıcı görme kaybı yaşanabilir. Erken teşhis edilen vakalarda görme kaybını önlemek mümkündür. Ancak birçok hasta, gözde ciddi hasar oluşana kadar muayeneye gitmiyor. Bu da geri dönüşü olmayan sonuçlara neden oluyor” diye konuştu.</p>

<p><strong>Retinadaki kılcal damarları bozuyor</strong></p>

<p>‘Diyabetik retinopati’nin, görme oranında yüzde 90’a varan kayıplara yol açabileceğini belirten Doç. Dr. Erden, şöyle dedi: “Diyabet, retinadaki kılcal damarların yapısını bozarak hücre kaybına, damar geçirgenliğinin artmasına ve sarı noktada sıvı birikimine neden olur. Zamanla retinada yeni damarlar oluşur, bu damarlar kanayabilir ve göz içinde zar oluşumuna yol açabilir. Sonuç olarak ciddi görme kayıpları ve ağrılı göz tansiyonu artışları meydana gelir.”</p>

<p><strong>Göz kuruluğu Ramazan’da belirginleşebiliyor</strong></p>

<p>Sadece retina hastalıkları değil göz kuruluğu gibi problemlerin de Ramazan’da belirginleşebileceğini belirten Doç. Dr. Burak Erden, sözlerini şöyle tamamlıyor:</p>

<p>"Vücudun uzun süre susuz kalması, gözyaşı kalitesini düşürerek şiddetli göz kuruluğuna ve buna bağlı bulanık görmeye neden olabilir. Bu nedenle, özellikle ailesinde şeker hastalığı öyküsü olanlar, 40 yaş üstü bireyler ve yüksek miyopisi bulunanların Ramazan öncesi kapsamlı bir göz taramasından geçmesi, oldukça önemlidir.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 16:11:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/02/gizli-goz-hastaliklari-ramazan-da-fark-edilebilir-1771852299.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Böbrek Taşından Korunmak İçin 4 Önemli Öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bobrek-tasindan-korunmak-icin-4-onemli-oneri-84365</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bobrek-tasindan-korunmak-icin-4-onemli-oneri-84365</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık tarihinin en eski hastalıklarından birisi olan hatta Antik Mısır belgelerinde bile bahsedilen böbrek taşı günümüzde en sık görülen hastalıkların başında geliyor. Küresel bir salgın olarak da nitelenen böbrek taşı; bölgesel faktörler, hareketsiz yaşam, yetersiz sıvı alımı, gereğinden fazla protein - tuz tüketimi ve fazla kilolardan kaynaklanıyor. Kadınlarda da sık rastlanmaya başlayan böbrek taşı, zamanında tedavi edilmediği takdirde böbrek yetmezliği gibi hayati risklerle sonuçlanan rahatsızlıklara neden olabiliyor. Doğum sancısına benzer ağrılarla kişilerin yaşam kalitesini olumsuz etkileyen böbrek taşları, lazerli ve robotik cerrahi yöntemlerle tedavi edilerek hastanın aynı gün taburcu olması sağlanabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Fatih Yanaral, böbrek taşlarının nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. &nbsp;</p>

<p><strong>Ülkemizde her 100 kişiden 15’inde böbrek taşı görülüyor</strong></p>

<p>Dünya genelinde böbrek taşı görülme sıklığı %5-15 arasındayken, Türkiye’de bu oran %15 seviyelerine kadar çıkmaktadır. Yani ülkemizde her 100 kişiden yaklaşık 15’i hayatının bir döneminde bu ağrılı süreçle tanışma riski altındadır. Bu yüksek oranın nedenlerini üç ana başlıkta açıklayabiliriz:</p>

<ul style="list-style-type:disc">
	<li><strong>Sıcak İklim:</strong>&nbsp;Türkiye, dünyada "taş kuşağı" olarak adlandırılan riskli bölgededir. Artan hava sıcaklıkları vücutta sıvı kaybını artırırken, idrarın yoğunlaşmasına ve kristallerin çökmesine neden olur.</li>
	<li><strong>Beslenme Hataları:</strong>&nbsp;Aşırı tuz tüketimi (Türkiye'de günlük ortalama tuz tüketimi önerilenin iki katıdır) ve hayvansal proteinden zengin beslenme, kalsiyum dengesini bozarak taş oluşumunu tetikler.</li>
	<li><strong>Genetik Faktörler:</strong>&nbsp;Ailesinde taş öyküsü olanlarda risk %30 daha fazladır.&nbsp;</li>
</ul>

<p><strong>Tedavi edilmeyen taş böbrek yetmezliğine neden olabilir</strong></p>

<p>Böbrek taşının en önemli ve en sık belirtisi sırt ve bel ağrısıdır. Taşın olduğu böbrek tarafındaki uzun süren ağrılar ya da bıçak saplanır tarzdaki şiddetli ağrılar ile kendisini belli etmektedir. Ayrıca idrar yaparken yanma, idrar renginde değişiklik, bulantı, kusma ve ateş de böbrek taşının belirtisi olabilir. Bir böbrek taşı tespit edildiğinde, tedavi planlamasındaki en önemli faktör taşın boyutu ve böbrekteki yeridir. Taşın boyutu ne kadar büyükse, hastanın taşı kendiliğinden düşürme şansı o kadar azdır. Tıbbi cihazlardaki ve lazer teknolojisindeki gelişmeler sayesinde böbrek taşlarının cerrahi tedavisinde artık kapalı endoskopik yöntemler kullanılmaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>Böbrek taşları bıçaksız ve izsiz tedavi edilebiliyor</strong></p>

<p>Artık böbrek taşları için "açık ameliyat" tercih edilmemektedir.&nbsp;Özellikle endoskopik aletler ve lazer teknolojisindeki gelişmeler böbrek taşı tedavisini kolaylaştırmıştır.&nbsp;Son yıllarda gelişen en önemli yenilikler şunlardır:</p>

<ul>
	<li><strong>Lazer teknolojisi:&nbsp;</strong>Geleneksel lazerlerin yerini alan&nbsp;Thulium Fiber Lazer, böbrek taşı tedavisinde daha sık kullanılır hale geldi. Bu lazer taşları sadece kırmamakta, adeta "un" haline getirmektedir. Bu yöntemle hastalar, işlem sonrası büyük parçaları düşürme sancısı yaşamamaktadır. Ayrıca hızlı etkisi sayesinde operasyon sürelerini yarı yarıya kısaltmaktadır.</li>
</ul>

<ul style="list-style-type:disc">
	<li><strong>Akıllı aspirasyon sistemleri:&nbsp;</strong>Artık taşlar kırılırken aynı zamanda endoskopik cihazlara entegre sistemlerle vakumlanarak temizlenir. Bu da böbreğin içinin taşsız hale getirilmesini sağlamaktadır.</li>
</ul>

<p>Bu yenilikler, endoskopik tedavileri kolaylaştırmakta ve hastalar aynı gün taburcu olabilmektedir.</p>

<p>&nbsp;<strong>Taştan korunmak için yaşam biçiminizi değiştirin</strong></p>

<p>Böbrek taşı tedavisinden sonra yeniden taş oluşmaması için doktor kontrollerinin yayında kişinin yaşam biçiminde de şu değişiklikleri yapması gerekir;&nbsp;</p>

<ol start="1" style="list-style-type:decimal">
	<li><strong>Yeterli Su Tüketin:</strong>&nbsp;Günde en az 2,5 litre su tüketin ve içine bir dilim limon atın. Limondaki sitrat taş oluşumunu engeller.</li>
</ol>

<ol>
	<li><strong>Tuzu Azaltın:</strong>&nbsp;Sofradan tuzluğu kaldırın ve paketli gıdalardan uzak durun.</li>
</ol>

<ol start="3" style="list-style-type:decimal">
	<li><strong>Düzenli Egzersiz Yapın:</strong>&nbsp;Düzenli yürüyüş yerçekimi etkisiyle kristallerin böbrekten atılmasına yardımcı olur.</li>
	<li><strong>Meyve-Sebze Ağırlıklı Beslenin:</strong>&nbsp;Hayvansal protein tüketimini sınırlayıp sebze ve meyve ağırlıklı beslenme alışkanlığı kazanın</li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 14:29:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/02/bobrek-tasindan-korunmak-icin-4-onemli-oneri-1771327756.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ekran Kaydırırken Yaşlanıyoruz</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ekran-kaydirirken-yaslaniyoruz-84363</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ekran-kaydirirken-yaslaniyoruz-84363</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmek, yalnızca beslenme ve genel sağlık kontrolleriyle sınırlı değil; bedenimizi taşıyan kas, kemik ve eklemler de bu sürecin ayrılmaz bir parçası. Günümüzde masa başında geçirilen uzun saatler, farkında olmadan vücut duruşumuzu bozuyor. Özellikle kürek kemiklerinin öne açılandırılması, dirsek ve el bileklerinin sürekli bükülü halde tutulması, omuz ve kol kaslarının kısalmasına, sertleşmesine ve kolayca yırtılmasına neden oluyor. Kötü postür ise kola giden damar ve sinirleri sıkıştırarak iyileşme kabiliyetini azaltıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Life Ortopedi ve Travmatoloji, Omuz, Dirsek, El Cerrahisi, Bölümünden Prof. Dr. Arel Gereli, sağlıklı bir ömürde bedenimizin de bizi taşıyabilmesi için olmazsa olmaz önerileri sıralıyor.</strong></p>

<p><strong>“El, Kol ve Omuzlarınızın Ömrünü Uzatabilirsiniz”</strong></p>

<p>Uzun ömürlü olma hali olarak tanımlanan “Longevity planı” son dönemde giderek daha fazla gündeme geliyor. Ancak bu yaklaşım sadece uzun yaşamayı değil, aynı zamanda biyolojik yaşı gençleştirerek enerjik, sağlıklı ve hastalıklardan uzak bir hayat sürmeyi hedefliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Life Ortopedi ve Travmatoloji, Omuz, Dirsek, El Cerrahisi Bölümünden Prof. Dr. Arel Gereli</strong>, “Longevity planı, hastalıkları tedavi etmeye odaklanan geleneksel tıbbın aksine, sağlığı korumayı ve optimize etmeyi amaçlıyor. Her bireyin olduğu kadar her organın da kendine özel bir yaklaşıma ihtiyacı var” diyor.</p>

<p>Longevity yaklaşımı çerçevesinde her organın ayrı ayrı ele alındığını ve el, kol, omuzlarımızın özel öneme sahip olduğunu vurgulayan&nbsp;<strong>Prof. Dr. Gereli,</strong>&nbsp;“Çünkü kürek kemiğinden parmak ucuna kadar kolumuz tek bir ünite halinde çalışıyor. Kol ünitesini oluşturan kemikler, eklemler, kıkırdaklar, kaslar, tendonlar, damar ve sinir yapıları aslında ayrı karakterde dokular ama mükemmel bir organizasyon içinde işlev görüyor. Bu nedenle biyolojik yaş sürecini yavaşlatarak bu üniteyi uzun yıllar sağlıklı tutmak mümkün” diye konuşuyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Life Ortopedi ve Travmatoloji, Omuz, Dirsek, El Cerrahisi Bölümünden Prof. Dr. Arel Gereli</strong>&nbsp;4 basit adımda omuz sağlığını nasıl koruyacağımızı anlatıyor.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Ekran kaydırırken, tuşa basarken yaşlanıyoruz</strong></li>
</ul>

<p>El, kol ve omuz sağlığını tehdit eden en önemli faktörlerden biri tekrarlayan hareketler.&nbsp;<strong>Prof. Dr. Arel Gereli,</strong>&nbsp;“Ekran kaydırmak, sürekli tuşa basmak, bez sıkmak ya da arabanın arka koltuğundan çanta almak gibi gün içinde defalarca yaptığımız basit hareketler bile küçük yırtılmalara ve kronik inflamasyona yol açabiliyor” diyor.</p>

<p>Kısa vadede ağrı, yorgunluk ve güçsüzlük hissi oluşturan bu tablo, uyku kalitesini bozarak genel sağlığı da olumsuz etkiliyor. Uzun vadede ise dokularda sertleşme, kireçlenme, kas yırtıkları ve sıkışma sendromları ortaya çıkabiliyor.&nbsp;<strong>Prof. Dr. Gereli,</strong>&nbsp;“Özellikle gereksiz ve uzun süreli cep telefonu kullanımı veya bez sıkma gibi tekrarlayıcı aktivitelerden kaçınmak, el, kol ve omuzlarımızın ömrünü uzatmak için kritik önem taşıyor” diye uyarıyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Oturma şeklinize dikkat edin</strong></li>
</ul>

<p>Kas-iskelet sağlığında duruşun kritik önemde olduğunu vurgulayan&nbsp;<strong>Prof. Dr. Arel Gereli</strong>, “Şekil fonksiyonu belirler; şekil bozulursa fonksiyon da bozulur” diyor.</p>

<p>Omuz başlarının kulak hizasında, göğsün gergin, dirseklerin hafif bükülü ve el bileklerinin düz olması ideal postürü oluşturuyor. Ancak özellikle bilgisayar başında uzun süre çalışanlarda kürek kemiklerinin öne açılandırılması ve el bileklerinin sürekli bükülü kalması, omuz ve kol kaslarının kısalmasına, sertleşmesine ve kolayca yırtılmasına yol açabiliyor. Kötü postür aynı zamanda kola giden damar ve sinirleri sıkıştırarak iyileşme kabiliyetini de azaltıyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Gereli</strong>, “Çalışma ortamımızı dik durmamıza ve omuzlarımızı geride tutmamıza imkân verecek şekilde düzenlemeli, cep telefonu veya tablet karşısında uzun saatler aynı pozisyonda kalmaktan kaçınmalıyız” diye uyarıyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Spor yapın ama doğru şekilde</strong></li>
</ul>

<p>Düzenli egzersiz, Longevity planının temel taşlarından biri. Dokuların performansını artırıyor, kas kütlesini koruyor ve yaşlanma sürecini yavaşlatıyor. Ancak her bireyin genetik yapısı ve yaşam tarzı farklı olduğundan, egzersiz programlarının kişiye ve yaşa uygun şekilde planlanması gerekiyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Arel Gereli</strong>, “El, kol ve omuzlarımızın kullanım ömrünü uzatmak kişiselleştirilmiş egzersiz programları ile mümkün. Ancak ısınmadan yapılan mücadeleci, patlama tarzı sporlar veya aşırı yüklenme, bu bölgelerde ciddi sakatlıklara yol açabiliyor” diyor.</p>

<p>Bu tip sakatlanmaları önlemek için güçlenme ve esneklik arasındaki denge büyük önem taşıyor. Esnemeyen ve hareket kabiliyeti azalmış bir dokunun sadece güçlendirilmesinin yırtılmalara zemin hazırladığını vurgulayan&nbsp;<strong>Prof. Dr. Gereli</strong>, “Egzersiz programlarında kas kütlesi, yaş ve yaşam tarzına uygun güçlendirme ve direnç çalışmalarının yanında mutlaka esneklik, mobilite ve postür egzersizlerine de yer verilmelidir” diye belirtiyor.</p>

<ul>
	<li><strong>Kişisel risklerinizi öğrenin</strong></li>
</ul>

<p>Genetik özellikler ve çevresel faktörler, el, kol ve omuz sağlığında önemli rol oynuyor. Bazı doğuştan gelen farklılıklar, bu bölgelerde hastalıkların daha erken ortaya çıkmasına neden olabiliyor.</p>

<p><strong>Prof. Dr. Arel Gereli</strong>, “Kürek kemiklerindeki aşırı çıkıntılar omuz kası yırtıklarına, normalden kalın bağ yapıları ise sakatlanmalara zemin hazırlayabiliyor. Dirsek çevresindeki fazladan kas yapıları sinir sıkışmasına yol açarken, el eklemlerindeki aşırı esneklik veya kemikler arası darlıklar, başparmak kök ekleminde erken kireçlenmeye neden olabiliyor” diyor.</p>

<p>Elde kavrama gücünün toplam kas kütlesi hakkında ipucu verdiğini belirten&nbsp;<strong>Prof. Dr. Gereli</strong>, detaylı muayene ve uygun görüntüleme yöntemleriyle kişisel risk analizinin yapılmasının önemine dikkat çekiyor. “Ortalama yaşam süresinin uzadığı günümüzde, enerjik ve üretken kalabilmek için şimdiden tedbir almak şart. Sağlıklı yaş alma sürecinde bağımsız kalabilmek için el, kol ve omuzlarımızın gücü hayati önem taşıyor” diye ekliyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Feb 2026 14:27:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/02/ekran-kaydirirken-yaslaniyoruz-1771327677.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erkeklerde en sık görülen ikinci kanser!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/erkeklerde-en-sik-gorulen-ikinci-kanser-84361</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/erkeklerde-en-sik-gorulen-ikinci-kanser-84361</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizde erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık görülen prostat kanserinin tedavisinde önemli ilerlemeler yaşanıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek&nbsp;</strong>“Son yıllarda organa sınırlı prostat kanseri tedavisinde yeni bir döneme girmiş bulunmaktayız. Tedavi etkinliğinden ödün vermeden, hastanın yaşam kalitesini koruyan ‘minimal girişimsel tedavi yöntemleri’ giderek yaygınlaşıyor. Teknolojideki hızlı gelişmeler sayesinde artık ameliyatsız bir yaklaşım olan fokal (bölgesel) tedavi çok daha fazla uygulanıyor. Çok yakın gelecekte fokal tedavi, ameliyatın pabucunu dama atmaya aday gözüküyor” diyor. Prof. Dr. Can Öbek, günümüzde artık gençlerde de sık görülen ve sinsice ilerleyen prostat kanserinde yeni tedavi dönemini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. &nbsp;</p>

<p>Dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de görülme sıklığı artan prostat kanseri, artık sadece ileri yaşta değil, gençlerde de yaygınlaşıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Üroloji ve Üroonkoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Öbek&nbsp;</strong>“Prostat erkek üreme sistemine ait bir salgı bezidir. Prostat bezi hücrelerinden kaynaklanan prostat kanseri, dünya ülkelerinin çoğunda erkeklerde en sık görülen organ kanserdir. Erken tanı hayat kurtarmakta, kanser prostatta sınırlıyken yakalanıp tedavi edildiğinde tam başarı sağlanabilmektedir. Ancak ülkemizde erkek kanserlerinde akciğer kanserinden sonra ikinci sırada yer alan prostat kanseri sinsice ilerlediği ve erken dönemde herhangi bir belirti vermediğinden dolayı, geç tanı konulma oranı yüzde 30’u bulmakta ve bu imkan önemli oranda kaçırılmaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>40 yaş sonrası tarama testi kritik önem taşıyor!</strong></p>

<p>Erken tanı için, günümüzde 40 yaşından itibaren PSA testi yaptırılmasının ve prostat muayenesinin çok önemli oldunu vurgulayan Prof. Dr. Öbek “Böylelikle kişinin mevcut durumunu ve ileride prostat kanseri riskini de tespit edebiliyoruz; takip sıklığımızı buna göre ayarlıyoruz. Erken tanı için PSA testi şart ancak kesin tanı muayenedeki bulgulara göre prostat biyopsisi ile konuluyor” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Ameliyatın yerini bölgesel (Fokal) tedavi alıyor</strong></p>

<p>Son yıllarda organa sınırlı prostat kanseri tedavisinde, teknoloji ve tıptaki hızlı ilerlemelerin de sayesinde büyük değişim yaşandığını vurgulayan Prof. Dr. Öbek, tedavi etkinliğinden ödün vermeden, hastanın yaşam kalitesini korumak odaklı, minimal girişimsel yöntemlerin daha çok tercih edildiğini söylüyor. Prof. Dr. Öbek sözlerine şöyle devam ediyor: “Robotik cerrahi, büyük ölçüde açık ameliyatın yerini aldı. Daha yakın dönemde, MR ve MR füzyon biyopsi teknolojisinin gelişmesi, fokal (bölgesel) tedavi yönteminin ortaya çıkmasına ve yaygınlaşmasına zemin hazırladı. Ameliyatsız bir yaklaşım olan fokal tedavi, giderek artan sıklıkta hastalar tarafından tercih edilmekte ve hekimler tarafından da uygulanmaktadır. Kanımca çok yakın gelecekte, ameliyatın pabucunu dama atmaya adaydır.” &nbsp;</p>

<p><strong>Prostatın sağlıklı bölgeleri korunuyor</strong></p>

<p>Ameliyatta prostatın tamamı çıkarılıp, radyoterapide tamamının ışınlandığını; oysa fokal tedavide sadece prostat içindeki kanserli odağın tedavi edilebildiğini belirten Prof. Dr. Öbek son yıllarda öne çıkan bu yöntem hakkında şu bilgileri veriyor: “Fokal tedavi, biyopsi ile tanısı konmuş kanser odağının, çevresindeki güvenlik alanıyla birlikte imha edilmesi ve prostatın sağlıklı bölgelerinin korunması prensibine dayanır. MR ile prostattaki kanser odağının net olarak görülebildiği, tek bir alanda gelişmiş ve biyopsi sonucuna göre orta derecede saldırgan (Gleason skoru 7) olduğu saptanan prostat kanseri hastaları, fokal tedavi için ideal hastalardır.”</p>

<p><strong>Yan etkileri çok daha nadir görülüyor</strong></p>

<p>Fokal tedavinin en önemli avantajları arasında; idrar kaçırma ve iktidarsızlık gibi yan etkileri minimum düzeye indirmesi bulunuyor. Prof. Dr. Öbek “Dünya literatürüne göre; ameliyat veya radyoterapiden sonra idrar kaçırma riski yüzde 10-21, sertleşme sorunu riski yüzde 23-68 ve bağırsak sorunu yaşama riski yüzde 35 olarak bildirilmektedir. Fokal tedavi bu yan etkileri bertaraf etmek iddiasında bir tedavi yaklaşımıdır” diyor. Fokal tedavi yaklaşık 60-90 dakika sürüyor ve anestezi altında uygulanıyor. Herhangi bir ameliyat kesisi olmuyor. Hasta en fazla bir gece hastanede kalıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Dünya literatüründe çarpıcı gerçek!</strong></p>

<p>Dünya literatüründe; fokal tedavi uygulanarak sonrasında 5 yıl izlenen hastalarda, hastalığın nüks riskinin yüzde 10-20 olarak bildirildiğini belirten Prof. Dr. Öbek şöyle konuşuyor: “Diğer bir deyişle, yüzde 80-90 oranında fokal tedavi etkili ve başarılı olmaktadır. Prostat kanserinde fokal tedavinin etkinliği ve güvenliği konusunda bilimsel yayınlar giderek arttığından, Avrupa Üroloji Derneği Kılavuzu, fokal tedavi yaklaşımını artık deneysel kategorisinden çıkartmış bulunmaktadır. Önümüzdeki 10 yılda, uygun hastalarda, prostatın tamamının tedavisinin tarih olacağı ve bu alanda fokal tedavinin standart olacağı düşüncesindeyim.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 13:36:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/02/erkeklerde-en-sik-gorulen-ikinci-kanser-1770892568.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her 4 kişiden 1i bel ağrısı yaşıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/her-4-kisiden-1i-bel-agrisi-yasiyor-84344</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/her-4-kisiden-1i-bel-agrisi-yasiyor-84344</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde uzun süre masa başında çalışmak, hareketsiz bir yaşam sürmek ve çağımızın önemli sorunu olan obezite, bel fıtığının görülme sıklığını giderek artırıyor. Yapılan çalışmalar, şiddetli bel ve bacak ağrısının en sık rastlanan sebeplerinden biri olan bel fıtığına bağlı sinir kökü sıkışmasının yaşam boyu gelişme riskinin dünya genelinde yüzde &nbsp;3–5 civarında olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de ise her 4 kişiden 1’inin son bir yıl içerisinde bel &nbsp;ağrısı yaşadığı belirtilirken, bel fıtığının bu ağrıların önemli bir kısmını oluşturduğu vurgulanıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem International Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı</strong>&nbsp;<strong>Dr. Özkan Yükselmiş,</strong>&nbsp; genellikle 30–50 yaş arasında görülen bel fıtığının modern yaşam koşullarının etkisiyle son yıllarda 20’li yaşların başında, hatta üniversite çağındaki gençlerde bile giderek artış gösterdiğini &nbsp;belirterek, “Telefon, tablet veya bilgisayar karşısında &nbsp;kambur pozisyonda uzun süre oturmak, hareketsiz bir yaşam sürmek, egzersiz sırasında yanlış teknikle ağırlık kaldırmak ve fazla kilolu olmak, özellikle gençlerde bel fıtığının artışında en sık görülen nedenleri oluşturuyor” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>2 hafta süren şiddetli bel ve bacak ağrısına dikkat!&nbsp;</strong></p>

<p>Omurgamızdaki bel omurları arasında yer alan ve “disk” olarak adlandırılan yastıkçıkların zamanla yıpranıp dışarı doğru bombeleşerek sinir köklerine baskı yapmaları “bel fıtığı” olarak tanımlanıyor. Bel bölgesinde ani başlayan veya giderek artan bel ağrısı, &nbsp;belden başlayıp bacağın arkasından topuğa kadar inen “elektrik çarpması” veya “çekilme tarzında” ağrı, hissizlik ile iğnelenme (bacakta, ayakta veya parmaklarda) ve belde kas spazmı, en sık görülen şikayetler arasında yer alıyor.&nbsp;Ancak hastaların önemli bir bölümü bu belirtileri “geçer” düşüncesiyle göz ardı ederek doktora gitmeyi geciktiriyor. Hastalığın ilerlemesine bağlı olarak ağrının kronikleşmesi ve şiddetinin artması günlük yaşam aktivitelerini ciddi ölçüde kısıtlarken, acil ameliyat gereksinimi de ortaya çıkabiliyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. &nbsp;Özkan Yükselmiş, tedaviden etkin sonuç alınabilmesi ve kalıcı hasarın önlenebilmesi için bel fıtığının erken dönem belirtilerini ihmal etmemek gerektiğini anlatarak, “İlaç ve istirahate rağmen yaklaşık 2 haftadır geçmeyen şiddetli bel ve bacak ağrısında zaman kaybetmeden bir hekime başvurmak son derece önemlidir” uyarısında bulunuyor.</p>

<p><strong>Bel fıtığının 7 önemli nedeni!&nbsp;</strong></p>

<p>Bel fıtığı genellikle birden fazla faktörün birleşmesiyle ortaya çıkıyor. &nbsp;Dr. Özkan Yükselmiş,<strong>&nbsp;</strong>bel fıtığına neden olan etkenleri şöyle sıralıyor:&nbsp;</p>

<p><strong>Genetik yatkınlık:</strong>&nbsp; Ailede bel fıtığı öyküsü varsa, disk yapısı daha kolay yıpranabiliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Yaşa bağlı yıpranma:</strong>&nbsp;Diskler yaşla birlikte su kaybederek esnekliğini yitiriyor. Bu doğal süreç fıtıkla sonuçlanabiliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Hareketsiz bir yaşam:</strong>&nbsp; &nbsp;Düzenli egzersiz yapmamak ve hareketsiz bir yaşam sürmek riski artıran &nbsp;önemli faktörlerden. Çünkü, özellikle bel ve karın kasları güçlü değilse, omurganın yükünü diskler ve eklemler taşımak zorunda kalıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Yanlış duruş ve uzun süre oturma:</strong>&nbsp; Özellikle gençlerde; kambur pozisyonda, öne eğilerek saatlerce telefon veya tablet ekranına bakmak, omurgaya binen yükü artırıyor. Ayrıca, bilgisayar karşısında çalışırken veya araç kullanırken uzun süre hatalı pozisyonda oturmak ve eğilerek çalışmak da aynı nedenle bel fıtığına yol açabiliyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Ağır kaldırma ve ani hareketler:</strong>&nbsp;Eğilerek ve gövdeyi çevirerek ağır bir yük kaldırmak diskin aniden yırtılmasına ve fıtığın ortaya çıkmasına neden olabiliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Fazla kilo:</strong>&nbsp;Vücut ağırlığı arttıkça, bel omurlarına binen yük de artıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Sigara:</strong>&nbsp;Disklerin beslenmesini bozarak daha çabuk yıpranmalarına sebep olabiliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Toplumdaki yaygın inanışın aksine, bel fıtığı tanısı alan hastaların büyük bir kısmı ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebiliyor. Güncel kılavuzlar, idrar kaçırma, çok ileri güç kaybı ve felç gibi acil durumlar yoksa, öncelikle konservatif (ameliyatsız) tedavilerin denenmesini öneriyor. Dr. Özkan Yükselmiş, “Güncel veriler, erken tanı sayesinde, ameliyata gerek kalmadan, uzman hekim kontrolünde başlanan fizik tedavi, egzersiz ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle &nbsp;ağrı ile fonksiyon kaybının belirgin ölçüde düzeldiğini, hastaların büyük bir kısmının günlük yaşamlarına geri dönebildiğini gösteriyor. Bazı hastalarda şikâyetler neredeyse tamamen kaybolurken, bazı hastalarda hafif ve aralıklı ağrılar ise kalıcı olabiliyor; bu noktada düzenli egzersiz ile yaşam tarzı değişiklikleri devreye giriyor” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Bel fıtığında ilk basamak fizik tedavi!</strong></p>

<p>Fizik tedavi ve rehabilitasyon, bel fıtığında ameliyatsız tedavinin temel taşını oluşturuyor. Yüzeyel ısı uygulamaları, derin ısı ajanları, elektrik akımları, manuel terapi ve traksiyon, esneme ile güçlendirme egzersizleri, duruş ve ergonomi eğitimi, fizik tedavinin başlıca yöntemlerini oluşturuyor. &nbsp;Dr. Özkan Yükselmiş, bu yöntemlerin genellikle &nbsp;tek tek değil, kombine şekilde uygulandığını; hastanın kliniğine ve MR bulgularına göre kişiselleştirildiğini vurguluyor. Dr. Özkan Yükselmiş, ilaç ve fizik yöntemlerine rağmen ağrısı çok şiddetli olan veya ameliyat öncesinde “ara basamak” tedavisine ihtiyaç duyulan hastalarda ise epidural veya transforaminal gibi girişimsel yöntemlerin de gündeme geldiğini anlatıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Tedavi sonrasında koruma planı çok önemli!&nbsp;</strong></p>

<p>Ameliyatsız tedavinin başarısında &nbsp;hastanın aktif katılımının en az tedavinin kendisi kadar önem taşıdığını ifade eden Dr. Özkan Yükselmiş, bu süreçte dikkat edilmesi gereken başlıca noktaları, "Doktorun verdiği egzersiz programını şikâyetler azalınca bırakmamak, ani ve ağır yük kaldırmaktan kaçınmak, &nbsp;uzun süre aynı pozisyonda kalmamak, &nbsp;doğru oturma ve yatış pozisyonuna özen göstermek, kilo kontrolü sağlamak, sigarayı bırakmak, stres yönetimine dikkat etmek” şeklinde sıralıyor. &nbsp; Ayrıca, bel fıtığında uzun vadeli koruma planının da kilit bir rol üstlendiğini belirten Dr. Özkan Yükselmiş,&nbsp;<strong>&nbsp;</strong>“Çünkü, bel fıtığı aynı veya farklı seviyede tekrar edebiliyor. Bu risk, düzenli egzersiz, kilo kontrolü ve doğru duruş alışkanlıkları gibi koruyucu yaklaşımlarla ciddi oranda azaltılabiliyor” diye konuşuyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 16:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/her-4-kisiden-1i-bel-agrisi-yasiyor-1769866820.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beynin detoksu kaliteli uyku!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/beynin-detoksu-kaliteli-uyku-84294</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/beynin-detoksu-kaliteli-uyku-84294</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, günlük hayatta sıkça kullanılan ‘beyin detoksu’ kavramını bilimsel açıdan değerlendirdi. </p>

<p><strong>Beyin detoksu olarak adlandırılan süreçler, bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade ediyor!</strong></p>

<p>‘Beyin detoksu’ kavramının, nöroloji ve nörobilim literatüründe tanımlanmış, klinik olarak kullanılan bir terim olmadığını aktaran Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Bilimsel çalışmalarda beyni belirli bir sürede toksinlerden arındırmayı hedefleyen standart bir detoks yaklaşımından söz edilmez.” dedi.</p>

<p>Bu kavramın toplumda ilgi görmesinin altında yatan nedenin, beynin gerçekten de kendi iç dengesini koruyan ve kendini düzenleyen bir yapıya sahip olması olduğunu dile getiren Alp, “Günlük dilde ‘detoks’ olarak adlandırılan süreçler, aslında beynin doğal fizyolojik işleyişine atıfta bulunan, ancak bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade eder. Bu nedenle mesele, kavramın kendisinden çok, nasıl ve ne amaçla kullanıldığıdır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Beynin ‘detoksu’, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkili!</strong></p>

<p>Beynin temel temizlik sisteminin, glimfatik sistem olarak adlandırılan ve beyin omurilik sıvısı aracılığıyla çalışan bir yapı olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şöyle devam etti:</p>

<p>“Bu sistem, metabolik faaliyetler sonucu ortaya çıkan atık maddelerin beyinden uzaklaştırılmasını sağlar ve en aktif olduğu dönem derin uyku evreleridir. Özellikle öğrenme, hafıza ve nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirilen proteinlerin temizlenmesi büyük ölçüde uyku sırasında gerçekleşir. Buna ek olarak kan-beyin bariyeri zararlı maddelerin beyne geçişini sınırlandırırken, mikroglial hücreler hücresel düzeyde temizlik ve onarım süreçlerinde rol alırlar. Dolayısıyla beynin ‘detoksu’, uyanıkken yapılan uygulamalardan ziyade, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkilidir.”</p>

<p><strong>Bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamaları, faydadan çok zarara yol açabilir!</strong></p>

<p>Detoks adı altında sunulan besinler, kürler ya da takviyelerin beyni doğrudan temizlediğini gösteren güçlü bilimsel kanıtlar bulunmadığına vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Dengeli ve yeterli beslenme, beynin enerji ihtiyacını karşılamak ve sinaptik işlevleri desteklemek açısından önemlidir; ancak bu, belirli bir ürünün kısa sürede zihinsel arınma sağlayacağı anlamına gelmez.” dedi.</p>

<p>Kontrolsüz kullanılan takviyelerin, özellikle yüksek dozda alındığında, karaciğer ve böbrek üzerinde yük oluşturabileceğini ve bazı nörolojik ya da psikiyatrik belirtileri olumsuz etkileyebileceğini hatırlatan Alp, kullanılan ilaçlarla etkileşime girme riskinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı. Alp, bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamalarının, faydadan çok zarara yol açabileceği uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>‘Doğal’ ürünlerin güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değil!</strong></p>

<p>Nörolojik hastalığı olan bireylerde beyin dengesinin zaten hassas bir sistem üzerinden korunduğunu kaydeden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Epilepsi, Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, migren ya da multipl skleroz gibi durumlarda ani beslenme değişiklikleri, uzun süreli açlık uygulamaları veya kontrolsüz takviye kullanımı bazı semptomları artırabilir.” dedi.</p>

<p>Bu nedenle bu tür uygulamaların, genel öneriler yerine kişiye özel olarak ele alınması gerektiğini hatırlatan Alp, “‘Doğal’ olarak tanımlanan ürünlerin her koşulda güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değildir. En sağlıklı yaklaşım, bu tür girişimleri mutlaka hekim ve alan uzmanlarıyla birlikte değerlendirmektir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Sürekli ekrana maruz kalmak toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâli!</strong></p>

<p>Sürekli ekrana maruz kalmanın beyin üzerinde kimyasal anlamda bir toksin birikimine yol açtığının söylenemeyeceğini dile getiren Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak uzun süreli ekran kullanımı, beynin dikkat, uyanıklık ve bilgi işleme sistemleri üzerinde belirgin bir yük oluşturur.” dedi.</p>

<p>Özellikle sürekli değişen görsel uyaranların ve bildirimlerin, beynin dinlenme ağlarının yeterince devreye girmesini zorlaştırabileceğine işaret eden Alp, “Bu durum zamanla zihinsel yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve uyku düzeninde bozulmalar şeklinde kendini gösterebilir. Dolayısıyla burada söz konusu olan bir toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâlidir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Beyin sağlığı, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur!</strong></p>

<p>Beyin sağlığını korumak en önemli alışkanlığın düzenli ve kaliteli uyku olduğuna vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Uyku sırasında beyin, gün içinde edinilen bilgileri düzenler, gereksiz uyarıları ayıklar ve kendini yeniler. Ayrıca duygusal düzenleme ve stresle başa çıkma kapasitesi de büyük ölçüde uyku kalitesiyle ilişkilidir. Yeterli uyku olmadığında, sağlıklı beslenme, egzersiz ya da diğer destekleyici alışkanlıkların etkisi sınırlı kalabilir. Bu nedenle beyin sağlığı, kısa süreli çözümlerden çok, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur.</p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 26 Jan 2026 14:37:18 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/beynin-detoksu-kaliteli-uyku-1769427438.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda Göz Ovalama Masum Olmayabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/cocuklarda-goz-ovalama-masum-olmayabilir-84272</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/cocuklarda-goz-ovalama-masum-olmayabilir-84272</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Çocuklarda 7 yaşından itibaren başlayabilmesine rağmen çoğu zaman 20’li yaşlara kadar fark edilmeyen ve 40’lı yaşlara kadar ilerlemeye devam edebilen keratokonusun belirtilerine dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Osman Bulut Ocak, şunları söyledi: “Gözlerde sürekli alerji ya da kaşıntı olması, ilerleyici miyopi veya astigmatizma, gözlüğe rağmen net görememe, ışığa hassasiyet ve göz kamaşmaları keratokonusun en belirgin belirtileridir. Bu şikâyetlerin görülmesi hâlinde vakit kaybetmeden uzman bir göz hekimine başvurulmalıdır. Çünkü keratokonus, erken teşhis ve tedavi edilmediği takdirde ilerleyen dönemlerde ciddi görme sorunlarına yol açabilir.”</p>

<p><strong>Ebeveynlerde Varsa Çocukta da Risk Artıyor</strong></p>

<p>Keratokonusun, gözün saydam tabakası olan korneanın incelmesi ve sivrileşmesi sonucu görme kaybı ile karakterize bir hastalık olduğunu ifade eden Doç. Dr. Osman Bulut Ocak, “Genetik yatkınlık hastalığın gelişiminde önemli rol oynar. Ebeveynlerinde keratokonus bulunan çocuklarda, yaklaşık %7 oranında aynı hastalığa yakalanma riski vardır. Keratokonusta kornea yapısı bozulup düzensiz bir yüzey hâline geldiği için çocuklar çoğu zaman gözlükle dahi net göremediklerinden şikâyet ederler. Tanıda keratometrik ölçümlerde artış, kornea kalınlığında azalma ve düzensiz astigmatizma gibi bulgular saptanır. Kesin tanı ise kornea topografisi ile konur. Topografi sayesinde hastalığın evresi belirlenir ve buna uygun tedavi planı oluşturulur” dedi.</p>

<p><strong>Akademik Başarının Anahtarı: Sağlıklı Gözler</strong></p>

<p>Eğitim hayatında ilerledikçe kitaplarda yazıların küçülmesi ve okuma yoğunluğunun artmasının gözler üzerindeki yükü her geçen yıl artırdığını belirten Doç. Dr. Ocak, “Öğrenmenin yaklaşık %80’i görsel yollarla gerçekleşir. Bu nedenle özellikle gözlük kullanan çocuklarda numara değişimlerinin düzenli olarak takip edilmesi son derece önemlidir. Yanlış ya da yetersiz gözlük numarası, göz yorgunluğunu artırarak dikkat dağınıklığına yol açabilir” dedi.</p>

<p>Okul çağında en sık karşılaşılan görme problemlerini ise şöyle sıraladı:</p>

<ul>
	<li><strong>Keratokonus:</strong>&nbsp;Çocukluk çağında erişkinlere kıyasla daha hızlı ilerleyebilir. Erken teşhis edilmezse ciddi görme kaybına neden olabilir.</li>
	<li><strong>Göz Tembelliği (Ambliyopi):</strong>&nbsp;Erken yaşta tespit edilmediğinde kalıcı görme kaybına yol açabilir.</li>
	<li><strong>Kırma Kusurları:&nbsp;</strong>Miyopi, hipermetropi ve astigmatizma akademik başarıyı olumsuz etkileyebilir.</li>
	<li><strong>Gizli Şaşılık:</strong>&nbsp;Odaklanma güçlüğü ve baş ağrısına neden olarak çocuğun okuma isteğini azaltabilir.</li>
</ul>

<p><strong>Ebeveynler Bu Belirtilere Dikkat!</strong></p>

<p>Çocukların hal ve hareketlerini izleyerek gözünde bir sorun olup olmadığının anlaşılabileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Ocak’a göre aşağıdaki belirtiler görüldüğünde uzman doktora başvurması gerekiyor;</p>

<ul>
	<li>Televizyonu yakından izlemek veya kitap okurken çok yaklaştırmak</li>
	<li>Tahtadaki yazıları görebilmek için gözlerini kısmak</li>
	<li>Okuma yaparken satır atlamak veya okuduğunu anlamada güçlük çekmek&nbsp;</li>
	<li>Sık sık gözlerini ovuşturmak, alerji, kaşıntı, sulanma veya kızarıklık</li>
	<li>Işığa karşı aşırı hassasiyet ve odaklanma anında baş ağrısı şikayeti</li>
	<li>Devamlı ilerleyen miyopi ve astigmat</li>
	<li>Gözlüklerinizden bir türlü memnun olamama</li>
	<li>Gözlüğe rağmen net görüş elde edememe</li>
</ul>

<p><strong>CCL Tedavisi ile Keratokonusu Durdurmak Mümkün</strong></p>

<p>Keratokonus tedavisinde çapraz bağlantı yöntemi olan CCL (Corneal Cross Linking) tedavisinin kullanıldığını belirten Doç. Dr. Osman Bulut Ocak, “Hastalara CCL uygulanabilmesi için, kornea kalınlığının en az 400 mikron olması gerekli. Hastanın tedaviye uygunluğunu, tedavi öncesinde yapılan kornea kalınlığı ve topografi ölçümleri sayesinde belirleyebiliyoruz. Tedavinin başarısında kritik nokta, hastalığın erken teşhis edilerek hastanın hızlıca tedaviye yönlendirilmesidir. Kornea nakline kadar varacak ciddi sonuçlar doğurabilen bu rahatsızlığın erken teşhisi, hastalığın kontrol altına alınabilmesi açısından büyük önem taşıyor” diyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 20 Jan 2026 16:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/cocuklarda-goz-ovalama-masum-olmayabilir-1768917054.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ölmesi Gereken Hücreler Hayatta Kalırsa Ne Olur</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/olmesi-gereken-hucreler-hayatta-kalirsa-ne-olur-84269</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/olmesi-gereken-hucreler-hayatta-kalirsa-ne-olur-84269</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaşlanma araştırmalarında son yıllarda dikkat çeken başlıklardan biri, vücutta biriken ve halk arasında “zombi hücreler” olarak adlandırılan senesans hücreleri. Bu hücreler, çoğalma yeteneğini kaybetmesine rağmen dokuda kalmaya devam ediyor. Peki bu hücreler bizi koruyor mu, yoksa yaşlandırıyor mu?&nbsp;<strong>Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>&nbsp;bu belirsizliğe dikkat çekerek, “Senesans hücreleri bugün için ne tamamen ‘’iyi’’ ne de tamamen ‘kötü’ olarak tanımlanabilir. Asıl mesele bu hücrelerin yaşlanma sürecinde nasıl, ne zaman ve ne ölçüde devreye girdiğini doğru anlamak ve süreci abartıdan uzak, bilimsel veriler ışığında yönetmektir” değerlendirmesinde bulunuyor.</p>

<p><strong>Hücreler Ölmezse Ne Olur?</strong></p>

<p>Her gün vücudumuzda milyonlarca hücremizin DNA hasarı, çevresel stres, toksinler ve yaşa bağlı süreçler nedeniyle yıprandığını belirten&nbsp;<strong>Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Sağlıklı işleyen bir sistemde bu hücreler ya onarılır ya da kontrollü bir şekilde devre dışı bırakılarak yerlerini yeni hücrelere bırakır. Zombi hücreler olarak da adlandırılan senesans hücreleri ise bu doğal döngünün dışında kalır; çoğalma yeteneklerini kaybetmelerine rağmen ölmezler ve sağlıklı hücreler gibi işlev görmezler. Yani normalde yaşam döngüsünü tamamlaması gereken bir hücrenin sistem içinde tutunmaya devam etmesidir. Başlangıçta bu mekanizmanın, tümör oluşumunu engelleyen ve doku bütünlüğünü koruyan bir savunma refleksi olduğu düşünülür. Ancak bu hücrelerin zamanla dokularda birikmesi, yaşlanma sürecini hızlandıran ve çeşitli sağlık sorunlarına zemin hazırlayan bir tabloya dönüşebilir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Yaşlanmanın Nedeni mi Yoksa İyileştirici Güç mü?&nbsp;</strong></p>

<p>SASP (Senescence-Associated Secretory Phenotype) olarak adlandırılan süreçte, zombi hücrelerin bulundukları dokuda iltihaplanmayı artıran maddeler, doku yıkımına yol açabilen enzimler ve hücreler arası sinyalleşmeyi etkileyen büyümeyi düzenleyici proteinler salgılayabildiğini söyleyen Dr. Erkan Sarıyıldız, “Bu durum, çevredeki sağlıklı hücrelerin yapısını ve normal işlevlerini bozabiliyor. Klinik çalışmalarda bu hücrelerin vücutta uzun süre kalmasının; kalıcı iltihaplanma, doku yenilenmesinde yavaşlama, bağışıklık sistemi performansında düşüş, metabolik dengenin bozulması ve insülin direnci ile yaşla ilişkili hastalık risklerinde artış gibi süreçlerle ilişkili olabileceği gösterildi” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Zombi Hücreler Yok Edilmeli mi?&nbsp;</strong></p>

<p>Bununla birlikte senesans hücrelerinin yalnızca olumsuz süreçlerle ilişkilendirildiğini söylemenin de doğru olmadığını ifade eden&nbsp;<strong>Acıbadem Life Danışmanı Dr. Erkan Sarıyıldız,</strong>&nbsp;“Araştırmalar, bazı koşullarda bu hücrelerin doku bütünlüğünün korunmasına katkı sağlayabildiğini, ani stres durumlarında hasarın sınırlandırılmasına yardımcı olabildiğini ve yara iyileşmesinin düzenlenmesinde rol oynayabildiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca senesans hücrelerinin, kontrolsüz hücre çoğalmasını baskılayarak tümör gelişimine karşı koruyucu mekanizmaları desteklediği de bilinmektedir. Bu nedenle söz konusu hücrelerin “tamamen yok edilmesi” yaklaşımı, güncel bilimsel veriler ışığında tartışmalı kabul edilmektedir. Mevcut çalışmalar, senesans hücrelerinin hedefli, kontrollü ve kişiye özel biçimde düzenlenmesinin, daha dengeli ve gerçekçi bir yaklaşım sunduğuna işaret etmektedir” ifadelerini kullanıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Panik Olmalı mıyız?</strong></p>

<p>Bugün için klinik pratikte kabul görmüş bir ‘zombi hücre tedavi rehberi’ bulunmadığını söyleyen&nbsp;<strong>Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Buna karşın düzenli fiziksel aktivite, yeterli ve kaliteli uyku, iltihaplanmayı azaltmaya yönelik beslenme modelleri ve metabolik risklerin kontrol altına alınması gibi yaşam tarzı temelli yaklaşımlar, senesans hücreleri üzerinde dolaylı ve destekleyici etkide bulunabilir. Bugün için ise senesans hücreleri panik yaratacak bir tıbbi başlık olmadığı gibi göz ardı edilmemesi gereken önemli bir biyolojik gerçekliktir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Bilim Zombi Hücreleri Araştırırken…&nbsp;</strong></p>

<p>Bugün için en uygulanabilir sağlıklı ve uzun yaşam yaklaşımının düzenli klinik izlem, metabolik risklerin yönetimi ve iltihaplanmayı azaltmayı hedefleyen sürdürülebilir yaşam tarzı stratejileri olduğunu ifade eden&nbsp;<strong>Acıbadem Life Danışmanı Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Zombi hücrelerin tedavi edilip edilmemesi gerektiği ile ilgili yaklaşım standart kılavuzlara girecek mi? Bunu zaman gösterecek. Mevcut bilgiler ışığında en gerçekçi hedef, yaşlanma sürecini daha kontrollü, daha sağlıklı ve daha az hasarla yönetebilmek” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 20 Jan 2026 16:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/olmesi-gereken-hucreler-hayatta-kalirsa-ne-olur-1768917014.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hamilelikte enfeksiyon riski artıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/hamilelikte-enfeksiyon-riski-artiyor-84255</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/hamilelikte-enfeksiyon-riski-artiyor-84255</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dondurucu kış soğuklarının yanı sıra kapalı ve kalabalık alanlarda daha uzun süre kalınması solunum yolu enfeksiyonlarının çok hızlı ve çok kolay bulaşmasına neden olurken, bu durum hamileler için ciddi tehlikeleri de beraberinde getirebiliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı,</strong>&nbsp;gebelikte bağışıklık sisteminin influenza ve diğer enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale geldiğini belirterek “Son günlerde hamilelerde özellikle influenza ile çok sık karşılaşıyoruz. Bu nedenle anne adayları olası bir burun akıntısı ya da baş ağrısı gibi enfeksiyon belirtilerini hafife alıp 'nasıl olsa geçer’ düşüncesiyle ilaç kullanarak zaman kaybetmemeli, mutlaka kadın hastalıkları ve doğum uzmanına ya da ilgili hekime başvurmalıdır. Aksi taktirde gebelikte bilinçsiz ilaç kullanımı anne ve bebek sağlığı açısından hayati riske yol açabilmektedir” diyor. Alınacak basit ama düzenli önlemlerle enfeksiyon riskini büyük ölçüde azaltmanın mümkün olduğunu vurgulayan Dr. Meriç Kabakcı kış hamileliğinde enfeksiyonlara karşı 7 etkili önerisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Hijyene dikkat edin</strong></li>
</ul>

<p>Hijyen, kış enfeksiyonlarından korunmanın en etkili yollarından biridir. Eller gün içinde sık sık, en az 20 saniye boyunca sabun ve suyla yıkanmalıdır. Özellikle dışarıdan eve gelindiğinde, toplu taşıma kullanıldıktan sonra ve yemeklerden önce el hijyenine özen gösterilmelidir. El yıkama imkanı olmayan durumlarda alkol bazlı el antiseptikleri kullanılabilir.</p>

<ul>
	<li><strong>Kapalı ve kalabalık ortamlardan uzak durun</strong></li>
</ul>

<p>Kalabalık ve kapalı ortamlardan mümkün olduğunca uzak durmak, hamileler için önemli bir diğer korunma yöntemidir. Alışveriş merkezleri, toplu taşıma araçları ve havalandırması yetersiz kapalı alanlarda virüsler çok kolay ve çok hızlı bulaşırken, hamilelikte bağışıklık sistemi daha hassas olduğu için bu ortamlarda enfeksiyon kapma riski çok daha fazladır. &nbsp;Mecbur kalınan durumlarda maske kullanımı ve mesafenin korunması faydalı olacaktır.</p>

<ul>
	<li><strong>Beslenmenize dikkat edin</strong></li>
</ul>

<p>Kış aylarında beslenme düzeni bağışıklık sistemini desteklemede kilit rol oynar. C vitamini, çinko ve protein açısından zengin besinler bağışıklığın güçlenmesine yardımcı olur. Mevsim sebze ve meyveleri, yeterli süt ve süt ürünleri, iyi pişmiş et ve baklagiller ile yeterli su tüketimi vücudun enfeksiyonlarla savaşma kapasitesini artırır. Herhangi bir vitamin veya takviye kullanımı mutlaka doktor önerisiyle yapılmalıdır.</p>

<ul>
	<li><strong>Uyku düzeninize özen gösterin</strong></li>
</ul>

<p>Dr. Meriç Kabakcı “Yapılan araştırmalar; yetersiz uykunun bağışıklık sistemini zayıflattığını göstermektedir. Hamilelikte hormonal değişimler uyku düzenini zorlaştırsa da, mümkün olduğunca düzenli ve kaliteli uyumaya çalışmak, vücudun kendini yenilemesini sağlar ve enfeksiyonlara karşı direnci artırır. Günde ortalama 7–9 saat uyumaya özen göstermek, mümkünse aynı saatlerde yatıp kalkmak, aşırı yorgunluktan kaçınmak ve stresi yönetmeyi öğrenmek bağışıklık sistemi açısından büyük fayda sağlayacaktır” diyor.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Ortamı sık sık havalandırın</strong></li>
</ul>

<p>Ortamın havalandırılması da çoğu zaman göz ardı edilen ancak oldukça etkili bir önlemdir. Kapalı alanlarda biriken mikroplar, havalandırma yapılmadığında daha kolay yayılır. Ev ve iş ortamları günde birkaç kez, kısa süreli de olsa mutlaka havalandırılmalıdır. Soğuk havadan çekinerek camları hiç açmamak, virüslerin kapalı alanda daha kolay yayılmasına neden olabilir.</p>

<ul>
	<li><strong>Aşı olun</strong></li>
</ul>

<p>Dr. Meriç Kabakcı “Influenza (grip) aşısı hamilelikte güvenle uygulanabilen ve hem anne hem de bebeği koruyan önemli bir önlemdir. Grip aşısı, gebeliğin uygun dönemlerinde doktor kontrolünde güvenle yapılabilir. Kış aylarında sık görülen grip ve benzeri enfeksiyonlar gebelerde daha ağır seyredebildiği için, aşı ile korunmak ciddi komplikasyonların önüne geçebilir. Ancak aşı kararı mutlaka doktorla değerlendirilmelidir” diyor.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Doktora başvurmadan ilaç almayın</strong></li>
</ul>

<p>Boğaz ağrısı, halsizlik, burun akıntısı ve ateş gibi şikayetler ortaya çıktığında ‘nasıl olsa geçer’ düşüncesiyle doktora danışmadan, rastgele ilaç kullanmak hem anneye hem bebeğe zarar verir. Hamilelikte her ilaç güvenli değildir. Bu nedenle en küçük belirtide bile mutlaka doktora başvurulmalı ve tedavi uzman kontrolünde yapılmalıdır.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 12:39:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/hamilelikte-enfeksiyon-riski-artiyor-1768642747.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dinlenmeden uyanıyorsanız dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dinlenmeden-uyaniyorsaniz-dikkat-84241</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dinlenmeden-uyaniyorsaniz-dikkat-84241</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, uyku bozuklukları tanısında kullanılan testler ve tedavi edilmediğinde ortaya çıkabilecek ciddi sağlık riskleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Uyku bozukluklarında tanının temeli polisomnografidir (PSG)!</strong></p>

<p>Uyku bozukluklarının tanısında, hastanın şikayetlerinin ayrıntılı sorgulanması ve objektif uyku testlerinin birlikte değerlendirilmesinin esas olduğunu aktaran&nbsp;Prof. Dr. Barış Metin, “Obstrüktif uyku apnesi şüphesinde altın standart yöntem, gece boyunca beyin dalgaları, solunum akımı, oksijen satürasyonu, kas aktivitesi, göz hareketleri ve kalp ritminin eş zamanlı izlendiği polisomnografidir (PSG).” dedi.</p>

<p>Bu testin apne-hipopne indeksinin (saatte solunum durma sayısı) belirlenmesini ve hastalığın şiddet sınıflamasını sağladığını ifade eden&nbsp;Prof. Dr. Metin, “Narkolepsi &nbsp;gibi aşırı uyuma durumlarının ayırıcı tanısında ise PSG’yi takip eden gün, tekrarlanan kısa uyku denemeleriyle ortalama uykuya dalma süresini ve REM’e girişin anormal derecede erken olup olmadığını ölçen Çoklu Uyku Gecikme Testi kullanılır. Narkolepside uyku başlangıç süresinin kısalması ve REM ile başlayan uyku dönemlerinin (SOREM) saptanması tanı açısından kritik bulgulardır. Başka bir deyişle narloeptik birey &nbsp;gündüz uyku için yattığında uykuya hemen REM evresi ile başlar. Bunlara ek olarak tüm gece video EEG tetkiki de epilepsi şüphesi varlığında kullanılan bir testtir. Tüm gece video EEG testinde hastanın sabaha kadar video kaydı ve çok kanallı EEG kayıtları alınır ve ortaya çıkan anormal hareketlerin epilepsi kaynaklı olup olmadığı araştırılır.” açıklamasını yaptı.&nbsp;</p>

<p><strong>Kullanılan ekipmanlar uyku bozukluklarının kapsamlı ve doğru şekilde tanınmasını sağlıyor!</strong></p>

<p>Uyku laboratuvarında PSG testi için kullanılan yöntemlere değinen&nbsp;Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, şunları söyledi:</p>

<p>“EEG beyin aktivitesini gösterir. EEG’ye bakarak hekim gece uyanıklıkları ve uyku evrelerini anlayabilir. Ayrıca epilepsi şüphesi varlığında EEG tanısal değer taşır. Kas aktivite kaydı (EMG), uykuda görülen hareketler ve anormal kas kasılmalarının anlaşılmasını sağlar. Solunum sensörleri, soluk alıp vermelerin kaydını yapar ve uykuda solunum durmalarının kaydedilmesini sağlar. Göğüs ve karın hareket sensörleri, solunum eforunun yeterli olup olmadığını anlamamızı sağlar. Horlama sensörü, horlamanın kaydedilmesini sağlar. EKG, kalp ritmini tüm gece ölçer ve anormal durumlar kaydedilir. Oksijen satürasyonu, kan oksijen miktarının yeterli olup olmadığını ölçer. Tüm gece ortaya çıkan anormal hareketlerin değerlendirilebilmesi için video kaydı alınır. Cpap/Bipap cihazları, yardımcı solunum cihazına ihtiyaç duyan hastalara uygun basınç ve cihaz tipinin belirlenmesini sağlar.”</p>

<p><strong>Dinlenmiş uyanmamak bile tek başına bir uyku problemine işaret ediyor!</strong></p>

<p>Uyku bozukluğu yaşayan bireylerin genel sağlıklarını korumak için önerilerde bulunan&nbsp;Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, “Öncelikle gece şiddetli horlama ve nefes durması yaşayan bireylerin hemen uyku hastalalıkları uzmanına başvurması gerekir.” dedi.</p>

<p>Uyku apnesinin, tedavi edilmezse birçok ciddi hastalığa neden olan sinsi bir hastalık olduğunu vurgulayan&nbsp;Prof. Dr.&nbsp;Metin, “Hem dikkat, konsantrasyon gibi temel yaşam fonksiyonlarını bozar hem de kalp krizi ve felç gibi tehlikeli durumların olasılığını artırır. Gündüz aşırı uyuma da ciddiye alınması gereken bir durumdur. Uyku apnesine bağlı olabileceği gibi narkolepsi gibi hastalıkların da temel belirtisi engellenemeyen uyku ataklarıdır. Uyku yaşamımız için hayati bir fonksiyondur. Sağlıklı ve &nbsp;başarılı bir iş, aile, akademik ve sosyal yaşama sahip olmak için kaliteli uyku uyumalıyız. Sabah uyandığınızda kendinizi dinç ve dinlenmiş hissetmiyorsanız bu durum bile tek başına bir uyku probleminiz olduğunu gösterir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 15 Jan 2026 18:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/dinlenmeden-uyaniyorsaniz-dikkat-1768489243.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mamografi öncesi deodorant kullanımına dikkat</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/mamografi-oncesi-deodorant-kullanimina-dikkat-84239</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/mamografi-oncesi-deodorant-kullanimina-dikkat-84239</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kanser söz konusu olduğunda erken tanı, tedavinin seyrini ve başarısını doğrudan etkileyen en kritik adımların başında geliyor. Bu nedenle düzenli sağlık kontrolleri, çoğu zaman herhangi bir şikayet olmasa bile büyük önem taşıyor. Meme sağlığı açısından mamografinin de bu kontroller arasında önemli bir yeri olmasına rağmen, hakkında dolaşan yanlış bilgiler nedeniyle sıkça ertelenebildiğini açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Radyoloji Uzmanı Doç. Dr. Özgür Sarıca, “Örneğin çekim öncesinde kullanılan bazı kişisel bakım ürünlerinin görüntülerde yanıltıcı izler oluşturabildiği ya da mamografinin sanıldığı gibi uzun ve zararlı bir işlem olmadığı pek bilinmiyor. Mamografiyle ilgili doğru bilinen yanlışların netleşmesi hem erken tanıdan vazgeçilmemesini sağlıyor hem de tarama sürecinin doğru ve sağlıklı şekilde ilerlemesine katkı sunuyor” dedi.</strong></p>

<p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Radyoloji Uzmanı Doç. Dr. Özgür Sarıca,&nbsp;mamografi hakkında bilinmesi gereken 8 önemli detayı paylaştı:</p>

<ol>
	<li>Mamografi, düşük dozda X ışını kullanılarak yapılan bir görüntüleme yöntemidir. Ultrasonografide ise X ışını kullanılmaz, ses dalgalarıyla anlık görüntü elde edilir ve meme üzerine jel sürülerek inceleme yapılır.</li>
	<li>Mamografi sırasında meme dokusu iki plaka arasında kısa süreli olarak sıkıştırılır. Bu sayede meme sabitlenir, dokuların üst üste gelmesi önlenir ve farklı yapılar daha net görüntülenir. Uygulanan sıkıştırma hafif bir hassasiyet ya da ağrıya neden olabilir ancak yalnızca birkaç saniye sürer, meme dokusuna zarar vermez ve rahatsızlık kısa sürede geçer.</li>
	<li>Mamografi çekimi, hastanın hazırlanması ve görüntülerin alınmasıyla birlikte yaklaşık 10–15 dakika sürer. Memenin sıkıştırıldığı süre ise yalnızca 3–4 saniyedir.</li>
	<li>Alüminyum hidroklorür içeren bazı deodorant, pudra ve kremler, mamografi sırasında memede küçük kalsiyum (kireç) birikintileri varmış gibi bir görüntü oluşturabilir. Bu durum yanlış tanıya yol açabilir.</li>
	<li>Günlük yaşamda dijital cihazlar, uçak yolculukları ve bazı tıbbi işlemler nedeniyle zaten radyasyona maruz kalınır. Mamografi sırasında alınan X ışını dozu ise oldukça düşüktür. Mamografiye bağlı bir meme kanseri bildirilmemiştir ve sağladığı erken tanı faydası düşünüldüğünde alınan radyasyon dozu oldukça düşüktür.</li>
	<li>Meme dokusunun yoğun olması, memeye özgü parankim dokusunun yağ dokusuna göre daha fazla olduğu anlamına gelir. Yoğun meme dokusu mamografinin duyarlılığını azaltabildiği için bu tip memelerde değerlendirmeye ultrasonografi ve kontrastlı görüntüleme yöntemleri de eklenebilir.</li>
	<li>Tarama amaçlı mamografi, 40 yaş üstü kadınlarda yılda bir kez önerilir ve erken tanı açısından büyük önem taşır. Bir yıl içinde gelişip erken dönemde fark edilen kitlelerin tedavisi genellikle daha kolay ve başarılı olur. Bu yaş grubunda yılda bir kez mamografi çekilmesi ve gerektiğinde ultrasonografi ile değerlendirilmesi önerilir. Rutin tarama dışında, bazı riskli durumlarda doktorun gerekli görmesi halinde mamografi daha erken yaşta ya da daha sık yapılabilir.</li>
	<li>Mamografi ve ultrasonografi incelemelerinin eski sonuçlarının da değerlendirmeye getirilmesi, önceki ve yeni bulguların karşılaştırılması açısından büyük önem taşır. Var olan lezyonların zaman içinde aynı şekilde ve büyüklükte kalması genellikle iyi huylu olduklarını düşündürür. Eski ve yeni görüntülerin birlikte değerlendirilmesi, yeni bir oluşumun olup olmadığını anlamada ve takip sürecini planlamada yol gösterici olur.</li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 15 Jan 2026 18:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/mamografi-oncesi-deodorant-kullanimina-dikkat-1768489212.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tıp Eğitiminin Dünyaca Ünlü Akademisyenleri Acıbadem Üniversitesinde Buluştu…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/tip-egitiminin-dunyaca-unlu-akademisyenleri-acibadem-universitesinde-bulustu-84224</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/tip-egitiminin-dunyaca-unlu-akademisyenleri-acibadem-universitesinde-bulustu-84224</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>Tıp eğitimi; bilimsel ilerlemeler, teknolojik devrimler ve evrilen toplumsal beklentiler ışığında köklü bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Günümüzde bu süreç, geleneksel bilgi aktarımının ötesine geçerek; öğrenciyi eğitimin ana öznesi kılan, bireysel yetkinlikleri ve kişisel gelişimi odağa alan öğrenci merkezli bir ekosistem inşa etme fırsatını bizlere sunuyor…</strong></em></p>

<p><em><strong>İleri düzey simülasyon teknolojileri ve zengin araştırma altyapılarıyla desteklenen modern eğitim modelleri; hekim adaylarına, henüz klinik ortama adım atmadan mesleki becerilerini en üst seviyede pekiştirme ve deneyimleme imkanı tanıyor. Artık temel öncelik; geleceğin hekimlerini bu ayrıcalıklı olanaklarla buluşturarak; onları yalnızca tıbbi bilgiyle değil, aynı zamanda yüksek teknolojik okuryazarlık, güçlü empati duygusu ve sarsılmaz etik değerlerle donanmış lider profesyoneller olarak topluma kazandırmak olmalı...</strong></em></p>

<p><strong>Tıp Eğitiminin Geleceği Uluslararası Bir Vizyonla Ele Alındı</strong></p>

<p>Tıp eğitiminin ulaştığı bu yeni aşama; alanında dünyaca ünlü otoritelerin katılımıyla, Acıbadem Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen XV. Ulusal ve I. Uluslararası Tıp Eğitimi Kongresi’nde tüm boyutlarıyla değerlendirildi. Tıp Eğitimini Geliştirme Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kemal Alimoğlu ve Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nadi Bakırcı eş başkanlığında gerçekleştirilen kongre; Türkiye’den ve dünyadan çok sayıda tıp eğitimi uzmanı ve yöneticisi ile geleceğin hekimleri olan öğrencileri bir araya getirdi. Kongrede, tıp eğitiminin bugünü ve geleceği; uluslararası saygınlığa sahip isimlerin değerli katkılarıyla tartışmaya açıldı…</p>

<p>Dr. Dara O’Keeffe, İrlanda Royal College of Surgeons’ta Cerrahi Eğitimde Simülasyon Programları Başkanı olarak, cerrahide simülasyonun eğitim süreçlerine nasıl yön verdiğini ve bu alandaki öncü yaklaşımları paylaştı. Lizbon Üniversitesi öğretim üyesi ve BEME (The Best Evidence Medical Education) eski Başkanı Prof. Dr. Madalena Patricio, kanıta dayalı tıp eğitiminin dünya genelinde kabul gören standartlarını aktarırken; Maastricht Üniversitesi öğretim üyesi ve&nbsp;<em>Perspectives on Medical Education</em>&nbsp;dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. Erik Driessen ise tıp eğitiminde bilimsel araştırmaların taşıdığı kritik öneme dikkat çekti.</p>

<p>Duayen akademisyenlerin deneyimleriyle zenginleşen bu platformda; Türkiye’nin tıp eğitimindeki güçlü konumu, dünyada kabul gören yenilikçi eğitim modelleri ve geleceğin hekimlerinde bulunması gereken nitelikler kapsamlı bir şekilde analiz edildi.</p>

<p><strong>Türkiye, Tıp Eğitiminde Güçlü ve Kabul Gören Bir Merkez</strong></p>

<p>Acıbadem Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Levent Altıntaş, Türkiye’nin tıp eğitimindeki konumuna dikkat çekerek, uluslararası katılımlı bu kongrenin önemini şu sözlerle değerlendiriyor: “Kongremizi&nbsp;TEGED (Tıp Eğitimini Geliştirme Derneği), TEPDAD (Tıp Eğitimi Programları ve Akreditasyon Derneği) ve TTED’in (Türk Tıp Eğitimi Derneği) katkılarıyla gerçekleştirdik.&nbsp;Bu toplantı uzun yıllardır düzenleniyor ancak ilk kez uluslararası düzeyde gerçekleşiyor. Tıp eğitimi akademisyenlerini üniversitemizde ağırlamak bizim için son derece değerli.&nbsp;Kongreye, Türkiye Tıp Dekanlar Konseyi adına 70’in üzerinde dekan ve dekan yardımcısı başta olmak üzere 300’ün üzerinde katılım oldu.”</p>

<p>Türkiye’nin tıp eğitimi alanında güçlü bir altyapıya sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Levent Altıntaş, Türk hekimlerinin dünya genelinde kabul gördüklerine dikkat çekerek, “Türkiye’de verilen tıp eğitimi, mezunlarımızın dünyanın pek çok ülkesinde çalışabilmesine olanak tanıyor. Uluslararası denklik sınavlarında elde edilen başarılar da bunun somut bir göstergesi” şeklinde konuşuyor.&nbsp;</p>

<p>Prof. Dr. Levent Altıntaş’a göre tıp eğitimi, dünyada en hızlı değişen eğitim alanlarından biri. “Tıp eğitimi artık öğrenci merkezli, aktif öğrenmeyi teşvik eden ve bireyselleştirilmiş bir yapıya doğru evriliyor. Kendi kendine öğrenebilen, eleştirel düşünebilen, etik değerleri güçlü ve topluma duyarlı hekimler yetiştirmeyi hedefliyoruz” diyen Prof. Dr. Levent Altıntaş, eğitimde, insan odaklı yaklaşımın altını çiziyor.</p>

<p><strong>Simülasyon Merkezleri Tıp Eğitiminde Oyunu Değiştiriyor</strong></p>

<p>Kongrenin dikkat çeken konuşmacılarından biri olan Dr. Dara O’Keeffe, cerrahi tıp eğitiminde simülasyonun önemini çarpıcı örneklerle anlatıyor. İrlanda Royal College of Surgeons’ta simülasyon eğitiminin lider isimlerinden olan Dr. Dara O’Keeffe, simülasyon merkezlerinin güvenli öğrenme ortamı sunduğunu vurguluyor: “Yirmi yıl önce simülasyon tek bir odadaydı. Bugün üç katlı, ileri teknolojilerle donatılmış sanal hastanelerden söz ediyoruz”…</p>

<p>Dr. Dara O’Keeffe’ye göre klinik ortamda vaka sayısının sınırlı olması, simülasyonu vazgeçilmez kılıyor. “Öğrenciler ve asistanlar her şeyi hasta üzerinde öğrenemez. Hata yapma lüksleri yoktur. Oysa simülasyon merkezleri, tekrar tekrar deneme yapma ve hata yaparak öğrenme imkânı sunuyor. Acıbadem Üniversitesi bünyesinde bulunan, dünyanın önde gelen merkezlerinden CASE – İleri Düzey Medikal Simülasyon ve Eğitim Merkezi ise çok kıymetli” diyen Dr. Dara O’Keeffe, yeni nesil cerrahların özgüven eksikliği yaşadığına yönelik eleştirilere de katılmadığını belirtiyor: “Yeni jenerasyon daha temkinli. Odak noktası artık cerrah değil, hasta. Daha az risk almak, daha güvenli kararlar vermek hasta güvenliği açısından çok daha doğru”…</p>

<p>Peki “geleceğin hekimleri” nasıl olacak? Teknolojinin, tıp eğitiminin artık çok önemli bir parçası olduğuna dikkat çeken&nbsp;Dr. Dara O’Keeffe, “Geleceğin hekimleri, teknolojiden bağımsız düşünülemez; ileri görüntüleme sistemleri ve robotik cerrahi gibi hızla gelişen uygulamalara hâkim, bu dönüşüme hazır ve teknolojiyi mesleğinin doğal bir parçası olarak kullanan profesyoneller olmak zorunda. Tıp eğitimi, uzun ve yıpratıcı süreçlerden uzaklaşarak zamanı verimli kullanan, öğrenciyi hastayla karşılaştırmadan önce simülasyon merkezlerinde neredeyse her açıdan hazırlayan, hızlı öğrenmeyi ve özgüveni önceleyen bir yapıya doğru evriliyor. Artık tıp eğitimi yıllarca sürmeyecek. Haftada 120 saat çalışamayız, 20 yıl eğitim de veremeyiz. Zamanı verimli kullanmalıyız” şeklinde konuşuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Kanıta Dayalı Tıp Eğitimi ve İnsan Odaklı Yaklaşım</strong></p>

<p>Kanıta dayalı tıp eğitiminin dünya çapındaki duayenlerinden Prof. Dr. Madalena Patricio, insan odaklı ve kanıta dayalı eğitimin önemini vurguluyor. Tıp eğitiminde 40 yılı aşkın deneyime sahip olan Prof. Dr. Madalena Patricio, iyi bir hekimin sadece bilgiyle değil, değerlerle de donanmış olması gerektiğini söylüyor: “İyi bir doktor öncelikle şefkatli olmalı. Hastayı sadece bir klinik vaka olarak değil, bir insan olarak görmeli”…</p>

<p>Tıp öğrencilerinin toplumdan kopuk yetişmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Madalena Patricio, “Öğrencileri tıp eğitimi kapsamında hapishanelere, huzurevlerine, mülteci kamplarına gönderiyoruz. Sadece dinlemeyi, empati kurmayı öğrensinler diye. İyi bir doktor toplumdan izole olamaz” diyor.&nbsp;</p>

<p>Alternatif tıbba yönelimin artmasının nedenlerinden birinin iletişim eksikliği olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Madalena Patricio, “Hastalar dinlenmediklerini hissettiklerinde alternatif yollar arıyor” diyerek iletişimin tedavinin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguluyor.</p>

<p><strong>Bilimsel Araştırma, Ekip Çalışması ve Eleştirel Düşünce</strong></p>

<p>Maastricht Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erik Driessen, tıp eğitiminde bilimsel araştırmaların ve ekip çalışmasının vazgeçilmez olduğunu belirtiyor: “İyi bir doktor, işini iyi bilen ve iyi iletişim kurabilen kişidir. Hekimlik ayrıca bireysel&nbsp;değil, ekip işidir.&nbsp;Ekip ruhu ve takım çalışmasına yatkınlık ise çocuklukta, özellikle basketbol, futbol gibi takım sporlarıyla gelişir; sonradan öğrenilebilir olsa da iyi bir hekimlik için bu becerilerin erken yaşta kazanılması büyük avantaj sağlar” diyor.</p>

<p>Prof. Dr. Erik Driessen, modern tıp eğitiminin ezbere dayalı olmaktan uzaklaştığını vurgulayarak, öğrencilerin aktif rol aldığı, araştıran ve sorgulayan bir eğitim modelinin önemine dikkat çekiyor. Yapay zekanın tıp dünyasında giderek daha fazla yer aldığını belirten Prof. Dr. Erik Driessen, “Ancak empati ve iletişimin yerini hiçbir teknoloji alamaz” şeklinde konuşuyor.</p>

<p>Kanıta dayalı tıbbın çok önemli olduğunu vurgulayan&nbsp;Prof. Dr. Erik Driessen&nbsp;“Kanıta dayalı tıp, bilimsel olarak etkinliği gösterilmiş yöntemlerin kullanılmasını güvence altına alıyor. Alternatif tıp veya bilimselliği kanıtlanmamış uygulamalara yönelimi azaltmanın yolu ise, bilim insanlarının yalnızca akademide değil, basın ve halkla doğrudan iletişim kurarak bilgiyi herkesin anlayabileceği bir dille anlatmasından geçiyor” diyor.&nbsp;</p>

<p>Öğrencinin başarılı olması için yalnızca ders anlatan bir hocaya değil, yol gösteren bir mentöre ve soru sorup uygulayarak aktif biçimde öğrenebileceği bir eğitim ortamına ihtiyacı olduğunu da belirten Prof. Dr. Erik Driessen, “Araştırmalar mentörleri olan öğrencilerin daha başarılı olduğunu ve daha fazla iş imkanlarına sahip olduklarını gösteriyor” şeklinde sözlerini tamamlıyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 14 Jan 2026 18:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/tip-egitiminin-dunyaca-unlu-akademisyenleri-acibadem-universitesinde-bulustu-1768402843.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vücut soğukta daha fazla kalori yakıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/vucut-sogukta-daha-fazla-kalori-yakiyor-84223</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/vucut-sogukta-daha-fazla-kalori-yakiyor-84223</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kış aylarında açık havada egzersiz yaparken bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor. Bu dönemde yapılan fiziksel aktivitelerin doğru planlanması, sağlığı korumak açısından önem taşıyor. Doğru yoğunlukta ve düzenli yapılan egzersizin, kış aylarında da vücudun savunma mekanizmasını destekleyebileceğinden bahseden Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Soğuk havada düzenli olarak yapılan orta şiddetli egzersizler, bağışıklık sistemini uyararak vücudun doğal savunmasını güçlendirirken, soğukla baş etme kapasitesini artırıyor ve enfeksiyonlara karşı direncin artmasına katkı sağlıyor” dedi.</strong></p>

<p>İnsan vücudunda ideal sıcaklık 37°C olarak kabul edilir. Bu derece, hücrelerin ve hayati sistemlerin dengeli çalışması için çok önemli. Termoregülasyonun vücudun iç sıcaklığını dengede tutan doğal ısı ayarlama sistemi olduğunu dile getiren&nbsp;Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan,&nbsp;“Soğuk havada bu sistem daha fazla çalışır ve vücut, sıcaklığını 37°C’de sabit tutmak için ekstra enerji harcar. Bu noktada ‘titremesiz termogenez’ adı verilen, vücudun üşümeden ısı üretebilmek için kalori yakmasını sağlayan mekanizma devreye girer. Kahverengi yağ dokusu bu süreçte aktif rol oynar ve artan enerji ihtiyacı metabolizmayı hızlandırarak özellikle egzersiz sırasında yağ yakımını belirgin şekilde yükseltir” dedi.</p>

<p><strong>Soğuk havada egzersiz öncesi ısınma ihmal edilmemeli</strong></p>

<p>Soğuk havada vücudun ısıyı koruyabilmek için kan damarlarını daralttığını belirten Prof. Dr. Koylan, “Bu durum kaslar ve eklemlere giden kan akışını azaltır. Azalan kan dolaşımı, kas ve tendonların esnekliğini kaybetmesine, eklem sıvısının ise daha yoğun hale gelerek sertleşmesine neden olur. Bu fizyolojik değişimler kasların normalden daha fazla kasılıp sertleşmesine yol açtığı için özellikle egzersiz öncesinde yeterli ısınma yapılmadığında gerilme, kas spazmları ve yaralanma riski belirgin şekilde artar” dedi.</p>

<p><strong>Doğru nefes performansı doğrudan etkiliyor</strong></p>

<p>Nefes tekniklerinin vücudun oksijen kullanımını daha verimli hale getirdiğini belirten Koylan, “Karın nefesi olarak da bilinen diyafram nefesi, akciğer kapasitesinin daha etkin kullanılmasını sağlar. Bu sayede vücuda alınan oksijen miktarı artar, hücrelere daha fazla oksijen taşınır ve kalp daha verimli çalışır. Ritmik nefes ve kutusal nefes gibi kontrollü teknikler ise parasempatik sinir sistemini aktive ederek kalp atış hızını yavaşlatır, kan basıncını düşürür ve zihinsel odaklanmayı artırır. Böylece egzersiz yapacak kişi hem fiziksel olarak daha dayanıklı hale gelir hem de zihinsel olarak sakinleşerek performansını artırır” dedi.</p>

<p><strong>Hastayken vücudu dinlemek şart</strong></p>

<p>Hastalık halinde egzersiz kararı verilirken sıkça başvurulan “boyun üstü kuralı”na da dikkat çeken Koylan, “Bu basit yaklaşım, özellikle kış aylarında görülen soğuk algınlığı ve benzeri hastalıklarda egzersizin güvenli olup olmadığını ayırt etmeyi kolaylaştırır. Burun akıntısı, hafif boğaz ağrısı ve hapşırma gibi boynun üstünde kalan şikâyetlerde hafif egzersiz çoğu zaman güvenli kabul edilir. Ancak göğüs tıkanıklığı, derin öksürük, yaygın kas ağrıları ya da ateş gibi belirtiler söz konusuysa egzersizden uzak durmak, vücudun toparlanması ve iyileşme süreci açısından büyük önem taşır” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 14 Jan 2026 18:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/vucut-sogukta-daha-fazla-kalori-yakiyor-1768402815.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beslenmede Paradigma Değişimi!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/beslenmede-paradigma-degisimi-84221</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/beslenmede-paradigma-degisimi-84221</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>ABD Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı (HHS) ile Tarım Bakanlığı’nın (USDA) 2025–2030 Beslenme Rehberi için paylaştığı kapsamlı bilimsel rapor, dünyada olduğu kadar Türkiye’de de yankı uyandırdı. Yaklaşık yarım yüzyıldır uygulanan klasik beslenme yaklaşımlarını sorgulayan yeni rehber, beslenmeyi kronik hastalıkların yalnızca önlenmesinde değil, doğrudan iyileştirilmesinde de merkezi bir unsur olarak konumlandırıyor.</p>

<p>Bu köklü değişimi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı<strong>&nbsp;</strong>Doç. Dr. Binnur Okan Bakır değerlendirdi.</p>

<p><strong>“Bu rapor, beslenmeyi ilk kez bu kadar net şekilde sağlığın merkezine koydu”</strong></p>

<p>ABD’de yetişkinlerin yaklaşık yüzde 70’inin fazla kilolu, yüzde 40’tan fazlasının obeziteli birey olduğunu, yetişkin nüfusun yarısından fazlasında diyabet ya da prediyabet görüldüğünü hatırlatan Doç. Dr. Bakır, “Bu veriler, beslenme politikalarının neden değişmesinin kaçınılmaz olduğunu açıkça gösteriyor. Yeni rehber, kronik hastalıkları yalnızca genetik ya da yaşla açıklayan anlayışı bir kenara bırakıyor ve beslenmeyi temel belirleyici olarak tanımlıyor” dedi.</p>

<p>Türkiye’deki tabloya da dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı Doç. Dr. Binnur Okan Bakır, “Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölgesi verilerine göre Türkiye, fazla kilo ve obezite açısından en üst sırada yer alıyor. Bu durum artık bireysel tercihlerden öte, ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak ele alınmalı” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>“Karbonhidrat merkezli düşünme alışkanlığı sorgulanıyor”</strong></p>

<p>Yeni rehberin en dikkat çekici yönlerinden birinin makro besin ögelerine yaklaşım olduğunu vurgulayan Bakır, “Uzun yıllar boyunca düşük yağlı, yüksek karbonhidratlı beslenme modelleri önerildi. Ancak bugün gelinen noktada bu yaklaşımın metabolik hastalıkları önlemede yetersiz kaldığını görüyoruz” dedi.</p>

<p>Protein alımının önemine dikkat çeken Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı&nbsp;Doç. Dr. Binnur Okan Bakır şöyle konuştu:</p>

<p>“Yetersiz protein alımı kas kütlesi kaybı, insülin direnci ve metabolik yavaşlama ile ilişkilidir. Çocuklarda ise büyüme ve bilişsel gelişim üzerinde olumsuz etkiler görülebilir. Rehber, bu nedenle yaşa, fizyolojik duruma ve sağlık koşullarına uygun yeterli protein alımını temel bir ilke olarak ortaya koyuyor.” &nbsp;</p>

<p><strong>“Yağdan kaçmak değil, yağın niteliği önemli”</strong></p>

<p>Yağlara ilişkin yaklaşımın da köklü biçimde değiştiğini belirten Bakır, “Artık mesele toplam yağ miktarından ziyade, yağın hangi kaynaklardan nasıl alındığı ve nasıl bir işlem gördüğü. Sağlıklı kaynaklardan alınan ve az işlenmiş gıdalardan gelen yağlar ile rafine ve yoğun işlenmiş yağların vücut üzerindeki etkileri aynı değil” dedi.</p>

<p>Bu değişimi “yağdan tamamen kaçma döneminin kapanması” olarak tanımlayan Bakır, “Yeni dönem, yağın niteliğini esas alan daha bilimsel bir dönemdir” değerlendirmesinde bulundu.</p>

<p><strong>“Aşırı işlenmiş gıdalar için ilk kez bu kadar net bir uyarı var”</strong></p>

<p>ABD’de alınan enerjinin yaklaşık yüzde 60’ının aşırı işlenmiş gıdalardan geldiğini hatırlatan Bakır, bu gıdaların obezite, tip 2 diyabet ve kalp-damar hastalıklarıyla güçlü ilişkiler gösterdiğini söyledi.</p>

<p>“Federal düzeyde ilk kez bu kadar açık biçimde ‘aşırı işlenmiş, paketli ve hazır gıdalar sınırlandırılmalı’ deniyor. Bu, beslenme politikaları açısından çok önemli bir eşik” diyen Yeditepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı&nbsp;Doç. Dr. Binnur Okan Bakır, gerçek gıdaya dönüşün altını çizdi.</p>

<p><strong>“Çocuk beslenmesi geleceğin sağlığını belirliyor”</strong></p>

<p>Yeni rehberde çocuk beslenmesine özel vurgu yapılmasını çok değerli bulduğunu belirten Bakır, “Eklenti şekerler, yapay tatlandırıcılar ve yoğun katkı maddeleri çocukların metabolik dengesi ve bağırsak sağlığı açısından ciddi riskler taşıyor. Okul yemekleri ve çocuk beslenme programları bu nedenle stratejik öneme sahip. Çocukluk çağı obezitesi Dünya Sağlık Örgütü Tarafından da Acil Sağlık Önceliği olarak kabul ediliyor” dedi.&nbsp;</p>

<p>Şekerli içecekler ve meyve sularının sağlıklı alternatifler olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayan Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı<strong>&nbsp;</strong>Doç. Dr. Binnur Okan Bakır, “Bu net duruş, aileler için de yol gösterici nitelikte” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>“Bağırsak mikrobiyomu yeni dönemin anahtar kavramı”</strong></p>

<p>Yeni rehberde bağırsak mikrobiyomunun bağışıklık sistemi, metabolik sağlık ve beyin fonksiyonlarıyla birlikte ele alınmasını “bilimsel bir dönüm noktası” olarak değerlendiren Bakır, “Liften zengin sebzeler, yoğurt ve kefir gibi fermente gıdalar ile geleneksel, az işlenmiş besinler artık sağlıklı beslenme önerilerinin temelini oluşturuyor” dedi.</p>

<p><strong>“Topluma verilen mesaj çok net”</strong></p>

<p>Doç. Dr. Binnur Okan Bakır, rehberin topluma verdiği temel mesajı şu sözlerle özetledi:<br />
&nbsp;“Gerçek gıdayı esas alın. Aşırı işlenmiş ürünler yerine doğala en yakın, az işlenmiş besinleri tercih edin. Yeterli protein alın, yağın niteliğine odaklanın. Bu yaklaşım yalnızca ağırlık kontrolü için değil, uzun vadeli sağlık için de en güçlü araçtır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 14 Jan 2026 17:59:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/beslenmede-paradigma-degisimi-1768402787.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>20 li yaşlarda belirginleşiyor, kadınları etkiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/20-li-yaslarda-belirginlesiyor-kadinlari-etkiliyor-84220</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/20-li-yaslarda-belirginlesiyor-kadinlari-etkiliyor-84220</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemlerde yeterince hareket etmiyor ve daha fazla yemek yiyorsanız, kilo almanız çok olağan. Ancak, beslenme alışkanlığınıza özen göstermenize rağmen kilo alıyorsanız ve yağlar özellikle bacak ile kol bölgelerinde birikiyorsa, dikkat! Bu şikayetinizin nedeni, toplumda “ağrılı selülit” olarak da bilinen ve çoğunlukla kadınları etkileyen lipödem olabilir! Yağ dokusunun patolojik bir şekilde birikmesi ve vücutta anormal dağılım göstermesiyle ortaya çıkan lipödem; özellikle bacaklar, kalçalar ile kollarda ilerleyici ve simetrik genişlemelere neden oluyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan,</strong>&nbsp;cilt altındaki yağ dokusunun sertleşmesi, ağrı, hassasiyet ve kolay morarma gibi belirtilerle kendini gösteren lipödemin sadece estetik bir sorun olmadığına, ciddi yaşam kalitesi kaybının yanı sıra önemli sağlık sorunlarına da yol açabileceğine dikkat çekiyor.&nbsp;Ancak, lipödem konusunda toplumda farkındalığın az olması nedeniyle hastaların vücutta oluşan yağ birikimini “selülit” zannederek hekime geç başvurduklarını belirten&nbsp;<strong>Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan,</strong>&nbsp;“Lipödem erken fark edilip tedavi edilmezse ilerleyerek eklem ağrıları, hareket yetisinin azalması sebebiyle yürüme güçlüğü ve enfeksiyon gibi ciddi sorunlara neden olabilmektedir. Ayrıca, hareketsiz kalınması&nbsp;diyabet, kalp-damar ve obezite gibi&nbsp;bazı hastalıkların kontrolünü de zorlaştırmaktadır. &nbsp; Dolayısıyla, erken teşhis için özellikle bacak ile kollarda şişlik varsa ve dokunulduğunda bu bölgeler ağrıyorsa veya kolay morarıyorsa, mutlaka hekime başvurulmalıdır” diyor.</p>

<p><strong>Kadınları etkiliyor, 20’li yaşlarda belirginleşiyor</strong></p>

<p>Lipödem genellikle kadınları etkiliyor, erkeklerde ise çok nadir rastlanıyor. Batı ülkelerinde yapılan çalışmalarda, lipödemin kadınlarda görülme sıklığının yüzde 11 ila 18 arasında değiştiği bildiriliyor. Ancak uzmanlara göre, lipödem farkındalığının düşük olması nedeniyle bu oranlar gerçek hasta sayısını yansıtmıyor. Hastalık çoğunlukla ergenlik sonrası dönemde veya &nbsp;20’li yaşlarda belirginleşmeye başlıyor. Menopoz döneminde lipödem semptomlarının şiddetlenebildiği belirtiliyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Gün sonunda şişlik artıyorsa, dikkat!</strong></p>

<p>Lipödem belirtileri, vücutta anormal yağ birikimi olan bölgelerde görülüyor. Hastalığın en sık rastlanan sinyalleri; vücutta simetrik şişlik, ağrı ve hassasiyet olarak sıralanıyor. Bu ağrılar dokunma, basınç veya hareket sırasında artabiliyor. Bacaklar kolaylıkla morarabiliyor ve akşama doğru lipödemli bölgelerde şişlik artabiliyor. &nbsp;Prof. Dr. Şule Arslan,<strong>&nbsp;</strong>hastaların ağrıları bazen bacakta yanma hissi şeklinde ifade ettiklerini anlatarak, “Özellikle morarma yakınması olan hastalar ise herhangi bir çarpma hatırlamasalar bile kol ve bacaklarının kolaylıkla morardığını dile getirmektedirler” diyor. Ayaklar ise daha az etkileniyor ve çoğu zaman tutulum göstermiyor; bu durum lipödemiyi diğer ödem türlerinden ayıran önemli bir özellik olarak öne çıkıyor. Prof. Dr. Şule Arslan, bacaklarında şişlik olan hastaların kıyafet alırken alt beden ve üst beden arasında fark olması nedeniyle de sorun yaşayabildiklerini söylüyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Kilo artışı şikayetleri ağırlaştırıyor</strong></p>

<p>Genetik yatkınlık, hormonal faktörler (ergenlik, hamilelik, doğum kontrol hapı kullanımı) inflamasyon, hareketsiz yaşam tarzı ve hatalı beslenme gibi etkenler lipödem gelişimde rol oynuyorlar. Aile geçmişinde lipödem olan kadınlarda bu hastalığa daha sık rastlanıyor. Ayrıca, lipödem teşhis edilen hastaların büyük bir bölümünde vücut kitle indeksinin normalin üzerinde olduğu belirtiliyor. &nbsp;Kilo artışı da ağrı ve hareket güçlüğü gibi yakınmaların kötüleşmesine neden olabiliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Hastalık kontrol altına alınabiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Günümüzde mevcut olan tedavi seçenekleriyle tam iyileşme sağlanması mümkün olmasa da tedaviye uyumu yüksek hastalarda doğru ve sürdürülebilir bir tedaviyle hastalık kontrol altına alınabiliyor. Bu sayede hastalar yaşam kaliteleri bozulmadan günlük yaşamlarına devam edebiliyor. Tedavide hastalığın ilerlemesinin yavaşlatılması, semptomların gerilemesi ve ikincil komplikasyonların önlenmesi amaçlanıyor. Bu durumda multidisipliner ve bütüncül bir yaklaşımın önem kazandığını belirten Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Şule Arslan,<strong>&nbsp;</strong>&nbsp;“Zira, hastalığın yönetiminde beslenmeden egzersize, stres kontrolünden düzenli takibe kadar pek çok unsur bir arada ele alınmaktadır” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Yaşam tarzı değişikliği çok önemli!&nbsp;</strong></p>

<p>Komplet dekonjestif terapi, yani manuel lenfatik drenaj, kompresyon tedavisi ile cilt bakımı gibi çok bileşenli tedavi yaklaşımı &nbsp;ve cerrahi girişimler, lipödemin temel tedavi yaklaşımlarını oluşturuyor. Bunların yanı sıra düşük tuzlu-düşük şekerli diyete uyulması, kilo kontrolü, özellikle lenfatik dolaşımı destekleyen egzersizlerin düzenli yapılması, uzun süre ayakta kalma veya seyahat etme durumunda bası giysilerinin kullanımı ve stres yönetimi, etkili tedaviler olarak öne çıkıyor. &nbsp;Fizik tedavi, hareket kısıtlamalarının azaltılmasında, kasların güçlendirmesinde ve ağrının hafifletilmesinde etkili oluyor. Prof. Dr. Şule Arslan, özellikle komplikasyonların önlenmesinde hastaların düzenli hekim takibinde olmalarının ve yaşam tarzı değişikliğini uzun vadede sürdürebilmelerinin son derece önlemli olduğuna vurgu yapıyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 14 Jan 2026 17:59:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/20-li-yaslarda-belirginlesiyor-kadinlari-etkiliyor-1768402778.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güvenli ama yalnız ilişkiler çağı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/guvenli-ama-yalniz-iliskiler-cagi-84212</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/guvenli-ama-yalniz-iliskiler-cagi-84212</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, dijital çağda yaygınlaşan tek taraflı (parasosyal) ilişkilerin insan psikolojisi ve bedeni üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsetti.</p>

<p><strong>Tek taraflı ilişkiler, güvenli ve kontrol edilebilir olduğu için daha çok tercih ediliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Dijital çağda insan ilişkilerinin görünürde artarken, ‘gerçek’ yakınlığın giderek azaldığına dikkat çeken Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Sosyal medya, ekranlar ve yapay zekâ aracılığıyla kurulan bağlar kişiye sürekli bir ulaşılabilirlik hissi sunuyor; ancak bu temas çoğu zaman karşılıklılıktan ve derinlikten yoksun kalıyor.” dedi.</p>

<p>Bu bağlanma biçiminin psikolojide ‘parasosyalleşme’ olarak adlandırıldığını aktaran Yalçın, “Kişinin bir ekran figürüyle, bir içerik üreticisiyle ya da yapay zekâ ile kurduğu bu tek taraflı ilişkiler, güvenli ve kontrol edilebilir olduğu için giderek daha fazla tercih ediliyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İnsan psikolojisi yalnızca güvenle değil, karşılıklı etkileşimle gelişir!</strong></p>

<p>Parasosyal bağların reddedilme ve hayal kırıklığı riskini azalttığına işaret eden&nbsp;Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Kişi incinmeden, çaba göstermeden ve belirsizliğe girmeden bir yakınlık hissi yaşayabiliyor.” dedi.</p>

<p>Ancak insan psikolojisinin yalnızca güvenle değil, karşılıklılıkla geliştiğini ifade eden Yalçın, gerçek ilişkilerin temas, duygusal karşılık ve birlikte regülasyon gerektirdiğini; bu unsurlar olmadığında, kişinin kendini ilişkide hissediyor olsa bile derin bir bağdan yoksun kalabildiğini dile getirdi.</p>

<p><strong>Kişi farkında olmadan konfor alanını daraltıyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Uzun süre gerçek ilişkilerden uzak kalındığında zihinsel ve duygusal düzeyde bir durgunluk ortaya çıkabildiğini vurgulayan&nbsp;Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, şöyle devam etti:</p>

<p>“Hayata karşı isteksizlik, karar vermekte zorlanma, erteleme davranışları ve içsel boşluk hissi bu sürecin sık görülen yansımaları arasında yer alıyor. Duygular yüzeyde kalıyor; kişi bir şeylere bağlı hissederken aynı anda yalnızlık duygusu yaşayabiliyor. Yakınlık ihtiyacı tam olarak karşılanmadığı için gerçek ilişkiler yorucu, talepkâr ve riskli algılanmaya başlıyor. Bu durum ilişkisel alanda da belirginleşiyor. Karşılıklı bağ kurmak yerine izlemek, takip etmek ve mesafede kalmak daha kolay geliyor. Küçük hayal kırıklıkları bile zor tolere edilir hâle gelirken, ilişki kurma isteği yerini geri çekilmeye bırakabiliyor. Böylece kişi farkında olmadan konfor alanını daraltıyor.”</p>

<p><strong>Duygular ifade edilemediğinde, beden konuşmaya başlar!&nbsp;</strong></p>

<p>İnsan bedeninin ise bu temas eksikliğine kayıtsız kalamadığını aktaran&nbsp;Yalçın, “Sinir sistemi; dokunma, göz teması, ses tonu ve duygusal karşılık gibi canlı ilişkisel uyaranlarla düzenleniyor.” dedi.</p>

<p>Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında ise bedenin devreye girdiğini ifade eden Yalçın, “Nedeni açıklanamayan ağrılar, kronik yorgunluk, sindirim problemleri, kas gerginlikleri, çarpıntı ve nefes darlığı gibi psikosomatik belirtiler bu süreçte artış gösterebiliyor. Duygular ifade edilemediğinde ya da ilişki içinde yaşanamadığında, beden konuşmaya başlıyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>İnsan, temas ederek ve karşılık bularak var olur!&nbsp;</strong></p>

<p>Yapay zekâ ile kurulan bağların bu noktada dikkat çekici bir alan oluşturduğunun altını çizen Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Yargılamayan, her zaman ulaşılabilir ve kırıcı olmayan bir ilişki deneyimi sunması, bu bağları cazip hâle getiriyor.” dedi.</p>

<p>Ancak insan sinir sisteminin yalnızca bir başka canlı sinir sistemiyle düzenlenebildiğini kaydeden Yalçın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Yapay bağlar geçici bir rahatlama sağlayabilir; kalıcı denge ve iyilik hâli ise gerçek ve karşılıklı ilişkilerle mümkün oluyor. Yakın ilişki kurmak romantik bir beklenti değil, psikolojik ve biyolojik bir ihtiyaçtır. Zihinsel, duygusal ve bedensel iyi oluşu değerlendirirken yalnızca stres düzeyine değil; kişinin nasıl bağlandığına, nerede temastan kaçtığına ve hangi alanlarda yalnız kaldığına da bütüncül bir bakışla yaklaşmak gerekir. İnsan yalnızca izleyerek değil, temas ederek ve karşılık bularak var olur.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 13 Jan 2026 18:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/guvenli-ama-yalniz-iliskiler-cagi-1768316582.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bebeğinizi “Koza Stratejisi” İle Enfeksiyonlardan Koruyabilirsiniz</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bebeginizi-koza-stratejisi-ile-enfeksiyonlardan-koruyabilirsiniz-84194</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bebeginizi-koza-stratejisi-ile-enfeksiyonlardan-koruyabilirsiniz-84194</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yeni doğan bebekler ve küçük çocuklar, bağışıklık sistemleri henüz tam olarak gelişmediği için bulaşıcı hastalıklara karşı en savunmasız gruplar arasında yer alıyor. Havaların da soğumasıyla birlikte duyarlı oldukları bu süreçte boğmaca, grip(influenza), RSV (respiratuar sinsityal virüs) ve benzeri solunum yolu enfeksiyonlarında da artış gözlemleniyor. Bebekler ve henüz aşıları tamamlanmayan küçük çocuklarda bu hastalıklar daha ağır seyrederek ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Çocuklardaki bu riskler, ebeveynler ve diğer aile bireylerinin de aktif rol oynadığı “Koza Stratejisi” olarak tanımlanan koruyucu yaklaşımla en aza indirilebiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Utkucan Uçkun, çocuk ve bebeklerdeki bulaşıcı hastalıkları önleme yöntemleri hakkında bilgi verdi.&nbsp;</p>

<p><strong>Tüm aile fertleri ve yakınlara önemli görevler düşüyor</strong></p>

<p>Koza stratejisi; ebeveynlerin, kardeşlerin, büyükanne, büyükbaba ve bakıcıların yeni doğan bir bebek için güvenli bir ortam oluşturmasının bir yoludur. Bu korunaklı alanda herkes mikropları bebekten uzak tutmaya çalışır. Akrabaların aşıları günceldir ve el yıkama başta olmak üzere önemli hijyen kurallarına dikkat ederler. Küçük çocuklara, özellikle öksürüyorlarsa veya hasta hissediyorlarsa bebeği öpmemeleri veya çok yaklaşmamaları öğütlenir. Ebeveynlerin, yeni doğan bebeğin kardeşlerinin gittiği kreş veya okullardaki hastalık belirtilerini takip etmesi de gereklidir. Koza stratejisi, yeni doğan bebeği boğmaca, grip (Influenza) ve respiratuar sinsityal virüs (RSV) gibi hastalıklardan korumaya yardımcı olur. Bu enfeksiyonlar solunum problemleri, zatürre, nöbet ve/ya beyin dokusu hasarı gibi ciddi hastalıklara ve/ya komplikasyonlara neden olabilmektedir. Yeni doğmuş bir bebeği kozaladığınızda, onu hasta edebilecek bakteri ve virüslere maruz kalma olasılığını dolaylı olarak azaltabilirsiniz.&nbsp;</p>

<p><strong>Yeni doğan bebekler virüslere karşı daha çok risk altındadır</strong></p>

<p>Yenidoğanların virüs ve bakteri kaynaklı hastalık geliştirme olasılığı, büyük çocuklara ve yetişkinlere göre daha yüksektir. Bağışıklık sistemleri henüz çoğu enfeksiyona nasıl direneceğini öğrenmemiştir. Aşı desteğine ihtiyaçları vardır, ancak bazılarını yaptırmak için henüz çok küçüktürler. Bebekler, boğmacaya karşı koruma sağlayan aşının ilk dozunu 2 aylık olana kadar, grip (Influenza) aşısının ilk dozunu ise 6 aylık olana kadar alamazlar. Aşılarını olmaya başlamadan önceki bu süreçte, yenidoğanlar boğmaca, grip ve/ya RSV gibi hastalıklara maruz kalabilir. Gebeliğin üçüncü üç aylık döneminde (üçüncü trimester) gebenin bu enfeksiyonlara karşı aşılanması, bebeği doğumdan sonra bir süre koruyabilse de; bebeğin kendi bağışıklığını sağlayabilmesi için kendisinin aşılanması gerekir. Dolayısıyla, bu süre zarfında aile bireyleri, bakım verenler veya yenidoğanla sıkı temasta olacak kişilerin, aşılarını güncel tutmaları ve hijyen kurallarına uymaları gerekmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Arkadaşlarınız ve aileniz için bir mesaj: Bu süreçte hep birlikteyiz</strong></p>

<p>Bir bebeği dünyaya getirmiş olmak, aileniz ve arkadaşlarınızla paylaşmak isteyeceğiniz bir süreçtir. İlk gülümsemelerini ve sevimli esnemelerini görmelerini istersiniz. Ayrıca, gece uyanmalarına ve beslenmelerine uyum sağlarken aile ve arkadaşlarınızın desteğini almak önemlidir. Onları bu sürece dahil etmek ama bir yandan da bebeğinizi enfeksiyonlardan uzak tutmak istersiniz. Önemli olan, desteklerinin bebeğinizi nasıl sağlıklı tuttuğunu görmelerine yardımcı olmaktır. ‘Koza Stratejisi’ne bağlı kalmalarının şu anda alabileceğiniz en iyi destek olduğunu söyleyerek şu açıklamayı yapabilirsiniz;&nbsp;</p>

<ol>
	<li>Yenidoğanların mikroplarla temas ettiklerinde hastalık geliştirmeleri daha kolaydır ve bazı hastalıklar ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.&nbsp;</li>
	<li>Yenidoğanın bağışıklık sisteminin zararlı mikropları nasıl tanıyacağını öğrenmesi gerekir. Aşılar bu amaçla kullanılır ve ciddi hastalıkları önlemede yardımcıdırlar.</li>
	<li>Aşıların etki etmesi zaman alır, bu nedenle bu süreçte aile ve arkadaşlarınızın desteğini görmek oldukça önemlidir.</li>
	<li>Önerilen aşıları yaptıran aile bireyleri, arkadaşlar ve bakıcıların enfekte olma, bulaştırma ve dolayısıyla bebeği hasta etme olasılığı daha düşüktür.</li>
	<li>El yıkama gibi hijyen önlemleri enfeksiyonu önlemeye yardımcı olur. Ancak bu tek başına bebeğinizi enfeksiyondan korumak için yeterli değildir. Kardeşler, büyükanne, büyükbabalar ve bakıcılar gibi ev halkının aşılarının güncel olduğundan emin olmak ek bir koruma katmanıdır. Yenidoğan bebeğinizi RSV, grip ve boğmacaya karşı korumada sadece ebeveyn olarak sizlerin önerilen aşıları yaptırmasından daha etkili bir yöntemdir.</li>
</ol>

<p><strong>‘Koza Stratejisi’ ve yenidoğan bebekte aşılama birlikte yürütülmelidir</strong></p>

<p>Aşılar, milyonlarca çocuğu bir zamanlar yaygın olarak görülen çok sayıda tehlikeli hastalıktan uzak tutarak, güçlü ve sağlıklı bir şekilde büyümelerine yardımcı olmuştur. Boğmaca, hapşırma ve öksürme yoluyla yayılır. Çoğu yenidoğan, bu mikrobu sıkı temas halinde olduğu insanlardan kapar. Boğmaca, yenidoğanlar için ölümcül sonuçlar doğurabilmektedir. Ancak etraflarındaki herkes aşılarını güncel tutar ve ‘Koza Stratejisi’ne bağlı kalırsa, bebeklerin hastalanma olasılığı oldukça düşüktür. Anneler ve bebekleri genellikle birlikte hastalanırlar. Bu nedenle bebek doğmadan önce ve sonrasında hem annenin hem de bebeğin mümkün olduğunca sağlıklı olmalarını isteriz. Anne adaylarının grip (Influenza), Respiratuar Sinsityal Virüs (RSV) ve Boğmaca (Tdap) aşılarını güncelleme amaçlı kendi doktorlarına danışmaları önemlidir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 12 Jan 2026 17:29:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/bebeginizi-koza-stratejisi-ile-enfeksiyonlardan-koruyabilirsiniz-1768228192.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sosyal medya yasağı çocukları korur mu?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/sosyal-medya-yasagi-cocuklari-korur-mu-84186</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/sosyal-medya-yasagi-cocuklari-korur-mu-84186</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü ile Çocuk-Ergen&nbsp;Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, 15 yaş altı çocuklara yönelik sosyal medya yasağını, gelişimsel beyin yapısı, ruh sağlığı riskleri ve aile-okul rehberliği gerekliliği üzerinden ele alarak değerlendirmelerde bulundular.</p>

<p><strong>15 yaş altı çocuklar, gelişimsel olarak sosyal medyanın risklerini filtreleyebilecek durumda değil!</strong></p>

<p>15 yaş altı dönemin, beynin özellikle prefrontal korteksinin henüz gelişimini tamamlamadığı bir evre olduğunu ifade eden&nbsp;Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Bu nedenle çocuklar, sosyal medyada karşılaştıkları içerikleri yetişkinler gibi değerlendiremez ve filtreleyemez. Dürtü kontrolü, risk değerlendirme ve sonuçları öngörme becerileri bu yaş grubunda sınırlıdır.” dedi.</p>

<p>“Bilimsel çalışmalar, erken yaşta ve yoğun sosyal medya kullanımının depresif belirtiler, dikkat sorunları, davranış problemleri, siber zorbalık, yaşa aykırı içeriklere maruz kalma, beden algısı ve benlik saygısı sorunları, sosyal karşılaştırma ve bağımlılık benzeri kullanım örüntülerini artırabildiğini gösteriyor.” diyen&nbsp;Ülkü, uyku düzeninin bozulması, akademik işlevsellikte düşüş ve sosyal geri çekilmenin, klinik başvurularda sık karşılaşılan tablolar arasında olduğuna işaret etti.</p>

<p><strong>Yaş temelli yasaklar koruyucudur, ancak tek başına yeterli değil!&nbsp;</strong></p>

<p>Sosyal medya kullanımının sınırlandırılmasına yönelik düzenlemelerin, ruh sağlığını koruma açısından önemli bir koruyucu adım olarak değerlendirilebileceğini dile getiren&nbsp;Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Ayrıca sosyal medya, çocukların suç örgütleri ve istismar edici yapılar tarafından hedef alınabildiği bir alan hâline de gelebilmektedir.” dedi.</p>

<p>Dijital platformlar üzerinden manipülasyon yoluyla suça sürüklenen çocuklara dair vakalar göz önüne alındığında, yaş temelli düzenlemelerin bir güvenlik bariyeri oluşturabileceğini kaydeden Ülkü, “Ancak bu bariyerin tek başına yeterli olmadığı unutulmamalı. Katı ve açıklamasız yasaklar, çocuklarda merak duygusunu artırarak gizli ve denetimsiz kullanım riskini doğurabilir. Bu da çocuğun yaşadığı olumsuz deneyimleri paylaşamamasına ve yalnız hissetmesine yol açabilir.” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Sürekli ekran başında olan bir yetişkinin, çocuktan sınırlı kullanım beklemesi gerçekçi değil!</strong></p>

<p>Ailelere önerilerde bulunan Ülkü, şunları söyledi:</p>

<p>“En kritik unsur iletişimdir. Aileler, dijital ortamda neyin güvenli, neyin riskli olduğunu açıkça konuşmalı, mahremiyet ve sınırlar konusunda yaşa uygun bilgi vermeli, zorbalık ya da rahatsız edici bir durum yaşandığında çocuğun bunu paylaşabileceği güvenli bir ilişki ortamı oluşturmalıdır. Ebeveynlerin kendi dijital alışkanlıkları da güçlü bir modeldir. Sürekli ekran başında olan bir yetişkinin, çocuktan sınırlı kullanım beklemesi gerçekçi değildir.”</p>

<p><strong>Sosyal medya yasağı, aile, okul ve psikososyal desteklerle birlikte anlamlı bir koruma sağlar!</strong></p>

<p>Sosyal medya yasağının, çocukların zamanlarını yüz yüze sosyal etkileşimlere yönlendirmelerine olanak tanıyabileceğine değinen&nbsp;Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Oyun, spor, sanat ve grup etkinlikleri, empati, çatışma çözme ve duygusal düzenleme gibi temel sosyal becerilerin gelişimini destekler. Ancak bunun için çocukların çevrimdışı dünyada akranlarıyla bir araya gelebileceği güvenli alanların mutlaka desteklenmesi gerekir.” dedi.</p>

<p>Okullarda ise dijital okuryazarlığın yalnızca teknik bir beceri olarak değerlendirilmemesi gerektiğini aktaran Ülkü, “Güvenli internet kullanımı, siber zorbalıkla baş etme, mahremiyet, eleştirel düşünme ve yardım isteme becerilerini kapsayan bir ruh sağlığı alanı olarak ele almalı. Bu eğitimin erken yaşlardan itibaren verilmesi, çocukları dijital dünyaya karşı daha donanımlı hâle getirir. Çocukları korumak, onları dünyadan izole etmek değil; dijital dünyaya dayanıklı bireyler olarak hazırlamaktır. Sosyal medya yasağı, ancak aile, okul ve psikososyal desteklerle birlikte ele alındığında anlamlı bir koruyucu çerçeve sunabilir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Sosyal medya yasağı, çocukların ruh sağlığını korumaya yönelik çok katmanlı bir müdahale alanı!</strong></p>

<p>Çocuk-Ergen Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım ise Türkiye’de 15 yaş altı çocuklara yönelik sosyal medya yasağı tartışmalarının, yalnızca bir düzenleme meselesi değil; çocuk ve ergen ruh sağlığını doğrudan ilgilendiren çok katmanlı bir konu olduğunu vurguladı.</p>

<p>Klinik gözlemlerin, erken yaşta denetimsiz sosyal medya kullanımının çocuklarda kaygıyı artırdığını, benlik algısını olumsuz etkilediğini ve akran karşılaştırmalarını yoğunlaştırdığını gösterdiğini aktaran Yıldırım, “Dikkat ve uyku problemleri de bu tabloya sıklıkla eşlik etmektedir. Bu nedenle sınırlama fikri ilk bakışta koruyucu bir adım gibi değerlendirilebilir.” dedi.</p>

<p><strong>Tamamen yasaklanan alanlar, çocuklar tarafından daha çekici hâle gelebilir!</strong></p>

<p>Ruh sağlığı perspektifinden bakıldığında, tek başına getirilen yasakların her zaman beklenen etkiyi yaratmadığına dikkat çeken Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Yasaklar kısa vadede erişimi kısıtlasa da, çocuklara dijital beceri kazandırılmadığında sorun çoğu zaman yalnızca ertelenmiş olur.” dedi.</p>

<p>Çocukluk ve ergenliğin merakın yoğun olduğu dönemler olduğunu hatırlatan Yıldırım, “Tamamen yasaklanan alanlar, çocuklar tarafından daha çekici hâle gelebilir. Bu durum gizli kullanım, denetimsiz içerik tüketimi ve yaşanan olumsuz deneyimlerin paylaşılmaması gibi riskleri beraberinde getirebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Aileler güven ilişkisini güçlendirecek şekilde hareket etmeli!</strong></p>

<p>Ailelerin temel rolünün, çocukları sosyal medyadan tamamen uzak tutmak değil; onlara rehberlik etmek olduğunun altını çizen Yıldırım, “‘Ne izliyorsun?’ sorusundan çok, ‘Bunu izleyince nasıl hissettin?’, ‘Bu içerik sana ne düşündürdü?’ gibi sorular, çocuğun duygusal dünyasını anlamayı sağlar ve güven ilişkisini güçlendirir.” önerisinde bulundu.</p>

<p><strong>Dijital çağda ruh sağlığını koruyan temel unsurlar; bilinç, ilişki ve rehberlik…</strong></p>

<p>Sosyal medyanın, günümüzde akran ilişkilerinin de bir parçası olduğuna vurgu yapan Klinik Psikolog Aybeniz Yıldırım, “Bu alandan tamamen dışlanmak, bazı çocuklarda ‘geri kalıyorum’ ya da ‘dışlanıyorum’ algısına yol açabilir. Bu nedenle yasakların, çocukların sosyal ihtiyaçlarını göz ardı etmeyen bir çerçevede ele alınması önemlidir.” dedi.</p>

<p>Okullarda dijital okuryazarlık ve siber zorbalık farkındalığına yönelik çalışmaların, bu sürecin ruh sağlığı boyutunu dengeleyen önemli destek alanları olduğunu dile getiren Yıldırım, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Çocukları dijital dünyadan korumanın yolu, onları bu dünyaya hazırlamaktan geçer. Yasaklar sınır koyabilir; ancak gerçek koruma, çocuğun bilinç kazanması, destekleyici ilişkiler kurması ve rehberlik almasıyla mümkündür. Dijital çağda ruh sağlığını koruyan temel unsurlar; bilinç, ilişki ve rehberliktir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 09 Jan 2026 14:09:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/sosyal-medya-yasagi-cocuklari-korur-mu-1767956991.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Serviks Kanserini Önlemenin 6 Önemli Yolu!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/serviks-kanserini-onlemenin-6-onemli-yolu-84177</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/serviks-kanserini-onlemenin-6-onemli-yolu-84177</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Serviks kanseri, kadınlarda en sık görülen jinekolojik kanserlerin başında geliyor. En önemli nedeni HPV virüsü olan serviks kanseri, rahmin alt kısmındaki rahim ağzında gelişen tümörlerden kaynaklanıyor. Çoğu zaman yavaş ilerleyen serviks kanseri, erken teşhis ve kişiye özel uygulanan doğru yöntemlerle tedavi edilebiliyor. Memorial Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Prof. Dr. Murat Öz,<strong>&nbsp;“</strong>1-31 Ocak Serviks Kanseri Farkındalık Ayı” nedeniyle serviks kanseri ve tedavi yöntemleri hakkında detaylı bilgi verdi.<strong>&nbsp;</strong></p>

<p><strong>30-50 yaş arasındaki kadınlarda daha çok risk altında&nbsp;</strong></p>

<p>Serviks kanseri, en sık 30–50 yaş arasındaki kadınlarda görülmektedir. Ancak yaş dağılımında iki dönemde zirve yapar. Biri 43, diğeri 61 yaş olmak üzere iki dönemde pik yaptığını görmekteyiz. Bu yaş dağılımının en önemli nedeni HPV enfeksiyonunun en sık görüldüğü yaşlar olan 20’li ve 40’lı yaşlardan 15-20 yıl sonrasına denk gelmesidir. Bu nedenle cinsel yaşam başladıktan sonra her yaşta risk vardır ve düzenli tarama büyük önem taşımaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>HPV virüsü serviks kanseri riskini kat kat artırıyor &nbsp;</strong></p>

<p>Serviks kanserinin en önemli ve temel nedeni, cinsel yolla bulaşan HPV virüsüdür. Yüksek riskli HPV tiplerinden özellikle HPV 16 ve HPV 18 tipleri, serviks kanserlerinin büyük bölümünden sorumludur. Serviks kanseri riskini artıran diğer nedenler de şunlardır;<strong>&nbsp;</strong></p>

<ol>
	<li>Erken yaşta cinsel ilişki</li>
	<li>Birden fazla cinsel partner</li>
	<li>Sigara kullanımı</li>
	<li>Bağışıklık sisteminin zayıf olması (özellikle böbrek ve karaciğer nakilli hastalar ve HIV enfeksiyonu gibi bağışıklık sistemini baskılayan durumlar)</li>
	<li>Düzenli taramaların yapılmaması&nbsp;</li>
</ol>

<p><strong>HPV aşısını yaptırmayı ihmal etmeyin</strong></p>

<ol>
	<li>Düzenli smear ve HPV testleri, kanser oluşmadan önceki hücre değişikliklerini saptayarak hastalığı önlemekte çok etkindir.</li>
	<li>Serviks kanseri gelişiminde en önemli risk faktörü HPV enfeksiyonu olduğu için HPV aşısı, serviks kanserine neden olan HPV tiplerine karşı güçlü koruma sağlar ve hayat kurtarıcıdır.</li>
	<li>HPV aşısı için ideal yaş aralığı henüz HPV ile karşılaşılmamış ve bağışıklığın güçlü olduğu 9-14 yaş arasıdır. Bu yaş grubundaki hem kız hem de erkek çocuklarına 2 doz şeklinde HPV aşısı yapılması önerilmektedir.&nbsp;</li>
	<li>Daha büyük bireylerde de eğer HPV aşısı yapılmadıysa 3 doz aşılama yapılması önerilmektedir. Aşı yapılması için üst yaş sınırı bulunmamaktadır. Her yaştaki bireyler HPV aşılamasından fayda görmektedir.&nbsp;</li>
	<li>HPV ile karşılaşmış, hatta HPV’ye bağlı kanser öncülü lezyonları bulunan ve tedavi edilen bireylerde aşılama yapılması kanser öncülü lezyonların tekrar etme riskini önemli oranda azaltmaktadır.&nbsp;</li>
	<li>Aşı ve tarama birlikte uygulandığında serviks kanseri büyük ölçüde engellenebilir.</li>
</ol>

<p><strong>Hiçbir belirti vermeden sessizce ilerliyor</strong></p>

<p>Serviks kanseri erken evrede genellikle belirti vermez. Bu nedenle “sessiz” bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Erken evrede tanı koyulan serviks kanseri genellikle tarama testleri sonucunda tanı almaktadır. Görülen ilk belirti ise cinsel ilişki sonrası kanama ve lekelenmelerdir. Bu şikâyetlerden biri varsa mutlaka kadın doğum uzmanına başvurulmalıdır. Serviaks kanserinin ileri evrelerde görülebilecek belirtiler ise şunlardır;&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Cinsel ilişki sonrası kanama</li>
	<li>Adet dışı veya düzensiz kanamalar</li>
	<li>Menopoz sonrası kanama</li>
	<li>Kötü kokulu vajinal akıntı</li>
	<li>Kasık veya bel ağrısı</li>
</ul>

<p><strong>Erken teşhis ve tedavi başarısını artırıyor</strong></p>

<p>Serviks kanseri tanısı biyopsi ile konulabilmektedir. Tarama testlerinde (Pap- smear ve HPV DNA testleri) çıkan anormal sonuçlar doktorunuz tarafından değerlendirildikten sonra biyopsi kararı verildiğinde alınan biyopsi materyali patolojik olarak incelendikten sonra serviks kanseri tanısı konulabilmektedir. Tanı konulduktan sonra doğru tedavi yönteminin belirlenebilmesi için doktorunuzun ek testler ve görüntüleme yöntemlerine başvurması gerekmektedir.&nbsp;</p>

<p>İyi bir fiziki muayene yapılması şarttır. Daha sonra hastalığın bölgesel yayılımının değerlendirilmesi için MR görüntüleme, uzak yayılımının değerlendirilmesi için de genellikle PET-BT görüntüleme yöntemlerine başvurulur. Bütün sonuçların değerlendirilmesinin ardından hasta için en uygun tedavi yöntemine karar verilmektedir. Tedavi hastalığın evresine, hastanın yaşına ve çocuk isteğine göre planlanmaktadır. Erken evrede çoğu zaman cerrahi yeterli olurken, ileri evrelerde cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi gibi kombine tedaviler uygulanmaktadır.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 06 Jan 2026 17:34:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/serviks-kanserini-onlemenin-6-onemli-yolu-1767710091.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaşlanmayı Bağırsaklar Mı Yavaşlatıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yaslanmayi-bagirsaklar-mi-yavaslatiyor-84173</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yaslanmayi-bagirsaklar-mi-yavaslatiyor-84173</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uzun ve sağlıklı yaşam artık yalnızca genetik mirasla açıklanmıyor. Bilim, yaşlanma hızımızın büyük ölçüde günlük alışkanlıklarımız, biyolojik ritmimiz ve bağırsaklarımızda yaşayan trilyonlarca mikroorganizma tarafından belirlendiğini ortaya koyuyor. Bağırsak mikrobiyotası; sindirimden bağışıklığa, uyku kalitesinden metabolik dengeye kadar pek çok hayati sistemi etkileyerek longevity’nin merkezinde yer alıyor. Yaşla birlikte bozulan bu denge ise kronik inflamasyon, enerji düşüklüğü ve hızlanan hücresel yaşlanma süreçlerini tetikleyebiliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Life Beslenme ve Diyet Uzmanı Belinda İrem Ardal</strong>, “Uzun yaşam bir şans meselesi değil; mikrobiyota, biyolojik ritim ve beslenme alışkanlıklarının birlikte yönetildiği bilinçli bir yaşam tercihidir” vurgusunda bulunuyor.</p>

<p><strong>Longevity’nin Merkezinde Mikrobiyota Var</strong></p>

<p>Yaşlanmayı yalnızca takvimde ilerleyen yıllar olarak görmenin büyük bir yanılgı olduğunu belirten&nbsp;<strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Belinda İrem Ardal</strong>, “Bilim artık yaşlanmanın; genetik mirasımız, yaşam tarzımız, hormonlarımız, bağışıklık sistemimiz ve mikrobiyomumuzun birlikte şekillendirdiği karmaşık ve dinamik bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Vücudumuz yaş aldıkça dayanıklılığını bir miktar kaybediyor; savunma mekanizmaları zayıflıyor ve hastalıklara karşı kırılganlık artıyor. Ancak çoğu kişinin farkında olmadığı kritik bir gerçek var: Yaşlanma sürecinin merkezinde, bağırsaklarımızda yaşayan trilyonlarca mikroorganizmanın oluşturduğu mikrobiyota yer alıyor” diyor.</p>

<p><strong>Mikrobiyota Dengesi Bozulunca Yaşlanma Başlıyor</strong></p>

<p>Bağırsak mikrobiyotasının yalnızca sindirim sürecini destekleyen pasif bir sistem olmadığını ifade eden&nbsp;<strong>Belinda İrem Ardal</strong>, “Bağışıklık yanıtından ruh haline, metabolik dengeden bilişsel fonksiyonlara kadar pek çok hayati mekanizmanın aktif bir düzenleyicisidir. Bilimsel araştırmalar, yaşlanmayla birlikte ortaya çıkan düşük dereceli kronik inflamasyonun — literatürde&nbsp;<em>“inflammaging”</em>&nbsp;olarak tanımlanan sürecin — mikrobiyota dengesinin bozulmasıyla doğrudan ilişkili olabileceğini gösteriyor. Nitekim yapılan çalışmalar, genç bireylerle ileri yaş grubundaki bireylerin bağırsak mikrobiyotası arasında çeşitlilik, baskın bakteri türleri ve fonksiyonel kapasite açısından belirgin farklar bulunduğunu ortaya koyuyor” diyerek bu değişimin, yalnızca sindirim sağlığını değil; yaşlanma hızını ve hastalıklara yatkınlığı da etkileyen kritik bir faktör olarak öne çıktığını belirtiyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Beslenme Sadece Kilo Kontrolünde Etkili Değil!</strong></p>

<p>Longevity’yi belirleyen en güçlü mekanizmalardan biri olarak biyolojik saatimizin öne çıktığını belirten&nbsp;<strong>Acıbadem Life Beslenme ve Diyet Uzmanı Belinda İrem Ardal</strong>, “Biyolojik ritim; gündüz saatlerinde enerjimizi ve zihinsel performansımızı artırırken, gece boyunca hücresel onarım ve yenilenme süreçlerini devreye sokuyor. Öğünler arasında yeterli aralıklar oluşturulmasıyla birlikte otofajiyi — yani hasarlı hücrelerin temizlenmesini sağlayan doğal onarım mekanizmasını — destekler. Besinlerle alınan antioksidanlar, polifenoller ve anti-inflamatuar bileşikler ise oksidatif stresi azaltarak enerji düşüklüğü, kronik yorgunluk, hafıza ve konsantrasyon sorunları, kas-eklem ağrıları, cilt yaşlanması, bağışıklık zayıflığı, sindirim problemleri ve uyku bozuklukları gibi yaşla birlikte sık görülen belirtilerin hafiflemesine katkı sağlar. Böylece beslenme, yalnızca kilo kontrolü değil; hücresel gençliğin korunmasında da temel bir rol üstlenir” ifadelerini kullanıyor.</p>

<p><strong>8 Adımda Mikrobiyota Nasıl Desteklenir?</strong></p>

<p><strong>1. Küçük ve Sürdürülebilir Değişikliklerle Başlayın</strong></p>

<p>Büyük ve ani beslenme değişimleri mikrobiyota üzerinde stres yaratabilir.&nbsp;<strong>Acıbadem Life Beslenme ve Diyet Uzmanı Belinda İrem Ardal</strong>, “Mikrobiyota istikrarı sever; sürdürülebilir alışkanlıklar, kısa vadeli diyetlerden çok daha kalıcı fayda sağlar” diyor.</p>

<p><strong>2. Yeterli ve Düzenli Sıvı Tüketin</strong></p>

<p>Su, sindirim sisteminin sağlıklı çalışması ve bağırsak geçiş süresinin dengelenmesi için kritik öneme sahiptir. Yetersiz sıvı alımı, kabızlık ve mikrobiyota dengesizliğine zemin hazırlayabilir.</p>

<p><strong>3. Öğünlerde Denge ve Çeşitliliği Önceliklendirin</strong></p>

<p>Her öğünde farklı renkler, farklı besin grupları ve dengeli makro dağılımı hedeflemek mikrobiyota çeşitliliğini artırır.&nbsp;<strong>Belinda İrem Ardal</strong>’a göre, “Ne kadar çeşitli beslenirsek, bağırsaklarımızda o kadar dirençli ve fonksiyonel bir bakteri ekosistemi oluştururuz.”</p>

<p><strong>4. Lif Alımını Artırın</strong></p>

<p>Lifler, mikrobiyotanın en önemli besin kaynağıdır. Sebzeler, meyveler, tam tahıllar ve baklagiller; faydalı bakterilerin çoğalmasını destekler. Liften fakir beslenme ise mikrobiyota çeşitliliğini azaltır.</p>

<p><strong>5. Sağlıklı Yağlara Yer Açın</strong></p>

<p>Zeytinyağı, avokado, ceviz ve omega-3 kaynakları anti-inflamatuar etkileriyle bağırsak bariyerini destekler. Uzmanlar, özellikle Akdeniz tipi beslenmenin mikrobiyota üzerindeki olumlu etkilerine dikkat çekiyor.</p>

<p><strong>6. Fermente Gıdaları Rutine Ekleyin</strong></p>

<p>Doğru koşullarda fermente edilmiş kefir, yoğurt, ev yapımı lahana turşusu gibi probiyotik kaynaklar mikrobiyotayı güçlendirir.</p>

<p><strong>7. Vücudun Sinyallerini Dinleyin</strong></p>

<p>Açlık–tokluk hissi, şişkinlik, yorgunluk veya baş dönmesi gibi belirtiler mikrobiyota dengesine dair önemli ipuçları verir. Bu sinyalleri bastırmak yerine anlamak, uzun vadeli denge için kritiktir.</p>

<p><strong>8. Sosyal Yaşam ve Biyolojik Ritmi Göz Ardı Etmeyin</strong></p>

<p>Sosyal bağlar, stres düzeyi ve uyku düzeni mikrobiyota üzerinde doğrudan etkilidir. Yemek saatlerini sosyal yaşamla uyumlu hâle getirmek ve biyolojik ritmi desteklemek, sindirim sağlığını güçlendirir.<strong>&nbsp;Belinda İrem Ardal,&nbsp;</strong>“Mikrobiyota yalnızca ne yediğimizle değil; nasıl yaşadığımızla da şekillenir” diyerek yaşam tarzının altını çiziyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 06 Jan 2026 17:33:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2026/01/yaslanmayi-bagirsaklar-mi-yavaslatiyor-1767710027.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tüp Bebekte Doğru Bilinen 10 Yanlışa Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/tup-bebekte-dogru-bilinen-10-yanlisa-dikkat-84143</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/tup-bebekte-dogru-bilinen-10-yanlisa-dikkat-84143</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda infertilite yani kısırlık oranlarındaki artış nedeniyle pek çok çift tüp bebek tedavisine başvuruyor. Ancak üreme sağlığı ve tüp bebekle ilgili yanlış inanışlar, tedavi sürecinde gereksiz kaygı ve bilinçsiz uygulamalara yol açabiliyor. Tüm bunlar bebek sahibi olma şansını azaltabiliyorken, bilinçli yaklaşımlar ve kişiye özel tedaviler başarıyı artırıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Tüp Bebek Merkezi’nden Op. Dr. Ali Osman Koyuncuoğlu, tüp bebek tedavisi konusunda yanlış bilinenler ve güncel tedavi uygulamaları&nbsp;hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>İşte tüp bebek tedavisi ile ilgili 10 yanlış inanış:</strong></p>

<p><strong>1. “Tüp bebek tedavisi mutlaka adetin 2–3. gününde başlar”</strong></p>

<p>Tüp bebek tedavisine kadınlarda mutlaka adet döneminin 2 ya da 3’üncü gününde başlanması yıllardır süregelen bir uygulamaydı. Bu bilgi halen çok yaygındır ve pek çok çift bu takvime göre planlama gerektiğini düşünmektedir. Ancak artık tedavi tek bir zaman dilimine bağlı kalınarak yapılmamaktadır. Günümüz tüp bebek uygulamalarında yumurtalık durumu, hormonal yanıt ve kişiye özel faktörler değerlendirilerek tedavi farklı döngü dönemlerinde başlatılabilmektedir. Random-start IVF<strong>&nbsp;</strong>protokolü de denilen bu uygulama; düşük yumurta rezervi, kanser öyküsü, polikistik over sendromu gibi zamanla yarışın önemli olduğu hastalarda büyük avantaj sağlamaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>2. “Tek embriyo başarı ihtimalini düşürür”</strong></p>

<p>Bebek sahibi olmak isteyen çiftlerde tedavi ile elde edilen embriyo sayısının düşük olması eşleri umutsuzluğa düşürebilmektedir. Ancak “Ne kadar çok embriyo, o kadar yüksek başarı” inanışı artık geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Tedavide başarıyı belirleyen en önemli faktör&nbsp;embriyonun genetik sağlığıdır. Günümüzde&nbsp;PGT-A gibi genetik tarama yöntemleri, embriyoların kromozomal yapısını inceleyerek hangi embriyonun sağlıklı olduğunu gösterebilmektedir. Dolayısıyla tek, ama kaliteli bir embriyo; birden fazla düşük kaliteli embriyodan çok daha yüksek başarı sağlayabilmektedir.</p>

<p><strong>3. “Embriyo transferinden sonra kalkmadan yatmak gerekir”</strong></p>

<p>Tüp bebek tedavi sürecinde kadınların embriyo transferi sonrası uzun süre yatak istirahatine alınması yakın bir zamana kadar yaygın bir uygulamaydı. Ancak yıllar içinde yapılan bilimsel çalışmalar, bunun gebelik oranlarını artırmadığını ortaya koydu. Burada öncelikle embriyonun rahme tutunma sürecinin hareket etmekle bozulacak kadar hassas bir mekanizma olmadığının bilinmesi gerekmektedir. Rahim kas yapısı embriyoyu koruyan ve sabitleyen güçlü bir yapıya sahiptir. Uzun süre yatmak ise tam aksine kişiyi strese sokabilir, anksiyeteyi artırabilir, kan dolaşımını yavaşlatabilir, dolayısıyla sürece olumsuz etki edebilmektedir. Günümüzde embriyo transferi sonrası normal günlük rutinlere dönülmesi önerilmektedir. Kişi iş ve sosyal yaşamına devam etmeli, bu süreci sağlıklı ve keyifli bir şekilde geçirmeye dikkat etmelidir.&nbsp;</p>

<p><strong>4. “Yapay zekâ tüp bebekte sadece görüntü işlemek için kullanılır”</strong></p>

<p>Yapay zekâ artık tüp bebek alanında çok daha aktif bir rol oynamaktadır. Embriyo gelişim süreci, zaman atlamalı görüntüleme sistemleriyle saniye saniye kaydedilmektedir. Bu görüntüler yapay zekâ algoritmaları tarafından analiz edilmekte ve embriyonun gelişim modeli, tutunma ihtimali ve genetik normalliği üzerine öngörüde bulunulabilmektedir. Yapay zeka sistemleri, embriyonun hücre bölünme hızından şekil bütünlüğüne kadar birçok veriyi saniyeler içinde değerlendirerek tutunma ihtimali en yüksek embriyoyu belirler. Bu sayede embriyo seçimi sadece gözle değil,&nbsp;veriye dayalı olarak&nbsp;yapılabilmektedir. Bu da başarı şansını artıran çok önemli bir adımdır.</p>

<p><strong>5. “Pıhtılaşma sorunu sadece gebeliğin ileri dönemlerinde önemlidir”</strong></p>

<p>Trombofili yani pıhtılaşma sorunu sadece gebelik ilerledikçe önem kazanan bir durum değildir. Trombofili tüp bebek tedavisinde embriyonun tutunmasını zorlaştırabilir. Rahim içi kan dolaşımı bozulduğunda gebelik şansı azalır. Tekrarlayan düşük,&nbsp;tekrarlayan başarısız deneme<strong>&nbsp;</strong>veya aile öyküsü gibi durumlarda doktorun bu konuyu değerlendirmesi önemlidir. Pratik kan testleriyle bu durum saptanabilir ve uygun tedaviyle kontrol altına alınabilir</p>

<p><strong>6. “İleri yaşta yumurta toplama anne olma şansını azaltır”</strong></p>

<p>Kadın yaşı, yumurta sayısı ve kalitesini etkileyebilmektedir. Ancak günümüzde hormon dozlarının kişiye göre ayarlanabildiği, kişiselleştirilmiş tedavi protokolleri sayesinde ileri yaşta da başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Ayrıca bazı kadınlarda 40 yaş sonrası bile biyolojik rezerv beklenenden iyi olabilmektedir. Bilim artık yaş sınırının değil,&nbsp;kişisel değerlendirmenin kıymetli olduğunu göstermektedir. Bu nedenle ileri yaşta da olsa bebek hayali olan çiftlerin mutlaka bu konuda deneyimli uzmanlar tarafından değerlendirilmesi önemlidir.</p>

<p><strong>7. “Dondurulmuş embriyo taze embriyo kadar kaliteli değil”</strong></p>

<p>Tüp bebek tedavisine başvuran pek çok çift embriyoların dondurulmadan hemen transfer edilmesi durumunda daha çabuk bebek sahibi olabileceklerini düşünmektedir. Ancak araştırmalar, dondurulmuş embriyo transferi sonuçlarının taze transfer kadar başarılı olduğunu, hatta bazı durumlarda daha iyi sonuç verdiğini göstermektedir. Modern vitrifikasyon yöntemi sayesinde embriyolar çok hızlı ve zarar görmeden dondurulup saklanabilmekte ve en uygun zamanda sağlıklı bir sonuç için transfer edilmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>8. “Genetik hastalık taşımıyorsam embriyo genetiğine baktırmama gerek yok”</strong></p>

<p>Pek çok kişi genetik embriyolarda genetik taramanın sadece kalıtsal hastalıklar için yapıldığını sanmaktadır. Oysa embriyolardaki kromozomal hataların büyük bölümü anne-babadan geçmemekte; yumurta ve spermin birleşmesi sırasında rastlantısal olarak oluşmaktadır. Bu nedenle belirli durumlarda genetik tarama yapılması, tedavi sürecini daha doğru yönlendirmektedir.</p>

<p><strong>9. “Tüp bebek başarısızlığının tek nedeni strestir”</strong></p>

<p>Tüp bebek tedavi sürecinin seyrinde stres önemli bir faktördür ancak tek başına belirleyici özelliğe sahip değildir. Rahim hazırlığı, embriyo kalitesi, hormonal yanıt ve kişiye özel tedavi planlamasının tüp bebek tedavisinin başarısı ve sağlıklı bir gebelik için çok daha güçlü etkileri bulunmaktadır. Bu süreçte çiftler için stres kontrolü gereklidir fakat “başarı tamamen strese bağlı” anlayışı doğru değildir.</p>

<p><strong>10. Tüp bebek tedavisinde tek amaç çok embriyo elde etmektir?”</strong></p>

<p>Bu düşünce de geçmişte kalmış bir bakış açısının uzantısıdır. Günümüzde tüp bebek tedavisinde hedef çok embriyo üretmek değil;&nbsp;en doğru embriyoyu&nbsp;belirlemektir. Yüksek embriyo sayısı her zaman yüksek başarı anlamına gelmez. Tedavide önemli olan&nbsp;genetik potansiyeli yüksek embriyonun doğru zamanda rahimle buluşmasıdır.</p>

<p>Tüp bebek tedavisinin artık standart kalıplarla ilerleyen bir süreç olmadığının bilinmesi gerekmektedir. Her çift farklıdır ve başarı şansı, doğru değerlendirme, güncel bilgi ve kişiye özel yaklaşımla artırılmakta, modern uygulamalarla çok sayıda çift bebek hayallerine kavuşmaktadır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 10 Dec 2025 17:48:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/12/tup-bebekte-dogru-bilinen-10-yanlisa-dikkat-1765378128.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Prof. Dr. Furkan Ayaz, MS Hastalarına Umut Olacak İlaç Geliştirdi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/prof-dr-furkan-ayaz-ms-hastalarina-umut-olacak-ilac-gelistirdi-84123</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/prof-dr-furkan-ayaz-ms-hastalarina-umut-olacak-ilac-gelistirdi-84123</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İstinye Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Furkan Ayaz, çalışma alanı olan bağışıklık sistemindeki gelişmelerle ilgili yaptığı sunum ile Odesa Ulusal Tıp Üniversitesi tarafından Visiting Profesör unvanı ve Fahri Doktora’ya layık görüldü. Üniversite yetkilileri, Ukrayna’da devam eden savaşın seyrine bağlı olarak önümüzdeki bir yıl içinde Ukrayna’da ders vermek, projelerde yer almak ve akademik etkileşimi sürdürmek üzere Ayaz’ı ağırlamak istediklerini de duyurdu.</p>

<p>Günümüzde dünyada 3 milyon kişi, Türkiye’de ise 75 bin kişi merkezi sinir sistemiyle organların bilgi iletişimini sağlayan omuriliğin miyelin tabakası üzerindeki fiziksel tahribatın bir sonucu olarak ortaya çıkan Multiple Skleroz (MS) hastalığıyla mücadele ediyor. Prof. Dr. Furkan Ayaz, MS hastalığını engelleyecek bir ilaç geliştirmesiyle tanınıyor. MS hastalarına umut olacak olan bu ilaçla birlikte bu hastalıkla mücadele edenlerin yaşam standartlarını yükseltmeyi umduklarını belirten Prof. Dr. Ayaz, genetik olarak MS’e yatkınlığı olduğu düşünülenlere de bu ilacın önceden verilerek hastalığın engellenebileceğine dikkat çekiyor.</p>

<p><strong>“Çok şaşırdım ve onur duydum”</strong></p>

<p>Odesa Ulusal Tıp Üniversitesi tarafından Visiting Profesör unvanı ve Fahri Doktora’ya layık görülmesinden dolayı onur duyduğunu belirten Prof. Dr. Ayaz, “Böyle bir şey olacağını tahmin etmiyordum. Bağışıklık sistemindeki gelişmelerle, biyoteknolojik ürünlerle ilgili online olarak üniversiteye bir sunum yaptım. Üniversite akademisyenlerinin ve öğrencilerinin ilgisi yoğundu. Sunumun ardından Visiting Profesör unvanı ve Fahri Doktora vereceklerini söylediler, çok şaşırdım ve onore oldum” diyerek üniversiteyle birlikte akademik çalışmalar ve araştırmalara devam edeceklerini belirtti.</p>

<p><strong>MS hastalığının engellenmesi için ilaç geliştirdi</strong></p>

<p>İnsan bağırsağında yer alan bir bakteriden elde edilen ekzopolisakkaritlerin MS hastalığını tamamen engellediğini gözlemledikten sonra ilaç için çalışmalara başlayan İstinye Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Öğretim Üyesi Prof. Dr. Furkan Ayaz, 2019’da başladığı çalışmanın ardından iki yılın sonunda laboratuvar deneylerinde hastalığı engellediğini gördüklerini söyledi. İlacın çalışmasının şu anda altı yıldır ABD’de devam ettiğini belirten Prof. Dr. Ayaz, şöyle konuştu:</p>

<p>“İlaç, insan vücudundaki düzenleyici bakterilerden elde ediliyor. Bu bakteri aynı zamanda bağırsakta iltihaplanmayı engelliyor. Buradan yola çıkarak MS hastalığının tedavisinde kullanmak için çalışmaya başladık. Tabi bakteri direkt olarak insanlara enjekte edilemez. Bakterinin üzerindeki şeker molekülünün MS hastalığına iyi geldiğini keşfettikten sonra bunun üzerine çalıştım. Kısacası ilaç bu bakteriden elde ediliyor. MS hastalığında olumlu sonuç verdiği gözlendikten sonra romatizmal hastalıklarda da denendi. Onda da faydalı oldu. İki yıl süren çalışmanın ardından fare deneylerinde olumlu sonuç elde ettik. Deneylerimizde MS hastalığının ilerlemediğini gördük.”</p>

<p><strong>“Hastalığın tekrardan nüksetmesini engellemeyi hedefliyoruz”</strong></p>

<p>MS hastalığında merkezi sinir sistemini etkileyen iltihaplanmanın hastaların durumunun kötüleşmesine neden olduğunu belirten Prof. Dr. Ayaz, “MS hastalarında iltihaplanma bir artıyor bir azalıyor. Azalma olduğu zaman bu ilaç uygulandığında hastalığın tekrardan nüksetmesini engellemeyi hedefliyoruz. Patenti alınan ilaca Amerika'daki uluslararası ilaç firması 500 bin dolar bütçe desteği sağladı. İlacın çalışmalarının devam etmesi için ABD’de bir şirket kuruldu, şirket şu anda altı yıldır ilaç üzerinde çalışmaya devam ediyor. Klinik denemeler için daha büyük ilaç firmaları ile anlaşma sağlanmaya çalışılıyor. Çalışmalar sonlandıktan sonra klinik denemelere&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 10 Dec 2025 17:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/12/prof-dr-furkan-ayaz-ms-hastalarina-umut-olacak-ilac-gelistirdi-1765377931.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Obezitenin 5 yıl içinde 2 katına çıkması bekleniyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/obezitenin-5-yil-icinde-2-katina-cikmasi-bekleniyor-84122</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/obezitenin-5-yil-icinde-2-katina-cikmasi-bekleniyor-84122</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Zayıflama iğneleri son dönemde en çok konuşulan tedavilerden biri haline geldi. Sosyal medya paylaşımları, hızlı kilo kaybı vaatleri ve kısa sürede görülen sonuçlar milyonlarca kişinin hızlı kilo verme hayalini süslüyor. Ancak dikkat!&nbsp;<strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ender Arıkan</strong>, obezite tedavisinde kullanılan bu enjeksiyonların başarılı şekilde kilo kaybettirmeye katkı sağlamakla birlikte mucize olmadığını ve kontrolsüz kullanımının ciddi sorunlara yol açabildiğini söylüyor. Yapılan çalışmalara göre; obezitenin 5 yıl içerisinde iki katına çıkmasının beklendiğini belirten Prof. Dr. Arıkan, obezite tedavisinde kullanılan iğneler hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. &nbsp;</p>

<p>İştahı azaltan, tokluk süresini uzatan zayıflama iğneleri son yıllarda en çok ilgi gören konuların başında geliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ender Arıkan</strong>, bu tedavinin etkili olduğunu ancak herkes için uygun olmadığını belirterek “Zayıflama iğnelerinin aslında vücudun kendi hormonunun daha güçlü bir versiyonu. &nbsp; İştahı ciddi şekilde baskılıyor, mide boşalmasını yavaşlatıyor, kişiyi daha uzun süre tok tutuyor ve kan şekerini dengeliyor. Bu nedenle hem diyabet hastalarında hem de obezite tedavisinde kullanılabiliyor. Fakat bu, herkesin kullanabileceği bir ürün olduğu anlamına gelmiyor. Tedavi mutlaka doktor kontrolünde olmalı” diyor. Prof. Dr. Arıkan sözlerine şöyle devam ediyor: “Şeker değerleri, karaciğer ve böbrek fonksiyonlarını görmeden ilaca başlamıyoruz. Çünkü güvenli tedavinin ilk adımı doğru değerlendirmedir.”</p>

<p><strong>Zayıflama iğneleri kimler için uygun?</strong></p>

<p>Vücut kitle indeksi 30’un üzerinde olan hastalar için zayıflama iğnelerinin uygun olduğunu,</p>

<p>eğer VKİ 27’nin üzerindeyse ve diyabet, tansiyon ya da karaciğer yağlanması gibi ek</p>

<p>hastalıklar varsa yine tercih edilebileceğini belirten Prof. Dr. Arıkan, ancak bunun alanında</p>

<p>uzman hekim tarafından belirlenmesi gerektiğini, ilacın isteyen herkese reçete edilmediğini</p>

<p>özellikle vurguluyor. Bu tedavinin bazı hastalar için ciddi risk oluşturabileceğinin altını çizen</p>

<p>Prof. Dr. Ender Arıkan şöyle konuşuyor: “Medüller tiroid kanseri öyküsü olanlarda,&nbsp;</p>

<p>pankreatit geçirmiş kişilerde, hamilelerde, emzirenlerde ve 18 yaş altındaki bireylerde bu&nbsp;</p>

<p>ilaçları kesinlikle kullanmıyoruz.” Zayıflama iğnelerinin bulantı, mide yanması ya da kabızlık&nbsp;</p>

<p>gibi yan etkileri olabildiğini, bu şikayetlerin çoğunun doz yavaş artırıldığında kontrol altına&nbsp;</p>

<p>alınabildiğini belirten Prof. Dr. Arıkan “Ancak pankreatit, safra kesesi taşı ve şiddetli karın&nbsp;</p>

<p>ağrısı gibi durumlar olursa ilaç hemen kesilmeli ve mutlaka doktora başvurulmalı” diyor.</p>

<p><strong>Kilo kaybı ortalama yüzde 8-15 oluyor ama…</strong></p>

<p>Tedavide beklentilerin gerçekçi tutulması büyük önem taşıyor. Zayıflama iğneleri ile ortalama yüzde 8-15 kilo kaybı sağlanırken, bu durumun sürdürülebilir olmasına çok dikkat edilmesi gerekiyor. Bazı kişilerin çok hızlı değişim beklediğinin altını çizen Prof. Dr. Arıkan, tedavinin yaşam tarzı değişikliğiyle desteklenmemesi durumunda, ilacı bıraktıktan sonra, verilen kiloların daha hızlı şekilde geri alınmasının kaçınılmaz olacağını vurgulayan Prof. Dr. Ender Arıkan “Hastalar sadece yağ kaybetmiyor, kas kaybı da olabiliyor. Bu özellikle ilerleyen yaşlarda büyük problem. Bu nedenle bu tedaviyi olanların her zaman protein tüketimini artırmaları ve düzenli direnç egzersizi yapmaları gerekir” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Obezitede hızlı artış yaşanıyor</strong></p>

<p>Modern çağın salgın hastalığı obezite dünya genelinde hızla artarken, tedavinin temelini ise öncelikle yaşam tarzı değişikliği oluşturuyor. Halen 1 milyardan fazla insanı etkileyen bu küresel sağlık sorununun, önlem alınmadığında çok daha fazla artacağını, yapılan çalışmalarda obez insan sayısının 2030 yılına kadar iki katına çıkmasının öngörüldüğünü belirten Prof. Dr. Ender Arıkan, obezite tedavisinde en iyi sonucun sağlıklı beslenme, düzenli hareket, uyku düzeni ve stres yönetimiyle alındığını, kilo verirken hedefin hızlı değil, sağlıklı ve sürdürülebilir olması gerektiğini söylüyor. Prof. Dr. Arıkan kilo kaybı için zayıflama iğnelerinin uzun vadeli etkilerinin hala araştırıldığını belirterek şöyle konuşuyor: “Mevcut çalışmalar kısa vadede önemli kilo kaybı ve metabolik iyileşmeler göstermiş olsa da, bu sonuçların uzun vadede sürdürülebilirliği daha fazla araştırmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu ajanların kardiyovasküler hastalık insidansı ve mortalite gibi uzun vadeli sağlık sonuçlarını nasıl etkilediğini araştırılmalıdır. Ayrıca, uzun vadeli güvenliğin de belirlenmesi gerekmektedir. Kapsamlı uzun vadeli çalışmalar, uzun süreli tedavinin risk-fayda oranının netleştirilmesine yardımcı olacaktır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 10 Dec 2025 17:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/12/obezitenin-5-yil-icinde-2-katina-cikmasi-bekleniyor-1765377921.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şiddetli karın ağrısının nedeni divertikülit olabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/siddetli-karin-agrisinin-nedeni-divertikulit-olabilir-83958</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/siddetli-karin-agrisinin-nedeni-divertikulit-olabilir-83958</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Divertikülozis olarak adlandırılan, kalın bağırsaktaki keseciklerin oluşma nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte, en büyük etkenin bağırsak içi basınç artışı olduğu düşünülüyor. Genellikle hiçbir belirti vermeyen bu kesecikler; hafif karın kramplarına, şişkinliğe ve gaz ya da dışkılama alışkanlıklarında değişikliklere (kabızlık veya ishal) yol açabiliyor. Ancak kesecikler iltihaplandığında (Divertikülit) tablo ciddileşerek; şiddetli karın ağrısı, ateş, titreme, mide bulantısı, kusma ve iştah kaybı gibi belirtiler ortaya çıkıyor.   Özellikle şiddetli karın ağrısı ve ateş durumunda vakit kaybetmeden bir doktora başvurulması hayati öneme sahip. </p>

<p>Lif yönünden fakir beslenmeye bağlı sürekli kabızlığın oluşması ve hareketsiz yaşam gibi faktörlerin hastalığa davetiye çıkardığını belirten <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Osman Anıl Savaş</strong>, aynı zamanda genetik faktörlerin ve yaşa bağlı olarak bağırsak duvarlarının zayıflaması sebebiyle de 60 yaş üstü bireylerde bu durumla sıklıkla karşılaşıldığının altını çiziyor. </p>

<p><strong>Divertikülit Tedavisinde Cerrahi Yöntemler </strong></p>

<p>Divertiküller genellikle başka bir sebeple yapılan taramalarda tesadüfen bulunurken, tanı için kolonoskopi ve bilgisayarlı tomografiden (BT) faydalanılıyor. Tedavi şekli ise hastalığın evresine göre değişmekte. Keseciklerin olduğu sessiz evrede (Divertikülozis), ilaç tedavisine gerek yokken, bu evrede yaşam tarzı değişikliği (bol lifli diyet, su tüketimi) yeterli oluyor. Hafif atakların başladığı evrede istirahat, sıvı ağırlıklı beslenme ve uzman doktorun reçete edeceği antibiyotikler kullanılıyor. Şiddetli ataklarda hastaneye yatış, damardan antibiyotik tedavisi ve bağırsağın dinlendirilmesi gerekebiliyor. Nadiren bağırsak delinmesi, iki defadan fazla tekrarlayan divertikülit atağı, sık tekrarlayan kanama gibi komplikasyonların gelişmesi gibi durumlarda ise cerrahi müdahale gerekebiliyor. Cerrahi yöntemler, hastalıklı (divertiküllü ve iltihaplı) bağırsak bölümünün çıkarılmasına ve kalan sağlıklı uçların birbirine dikilmesine dayanıyor. Ancak bu işlemin nasıl yapılacağı hastanın durumuna göre değişiyor. Cerrahlar, mümkün olan her durumda hastanın daha hızlı iyileşmesini sağlayan kapalı yöntemleri tercih ederken, bazı durumlarda açık cerrahiye de başvurulabiliyor. Karın bölgesine 3-4 adet çok küçük kesi açılarak yapılan laparoskopik cerrahi (kapalı yöntem); daha az ağrı, daha küçük ameliyat izi ve daha kısa hastanede yatış süresiyle hastaların normal hayatlarına daha hızlı dönmelerini sağlıyor. </p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Osman Anıl Savaş</strong>, cerrahi süreçte hastaların en büyük korkusunun, bağırsağın karın duvarına ağızlaştırılmasıyla dışkının bir torbaya (stoma) dolması olduğunu söylüyor. Oysa laparoskopik yöntemle gerçekleştirilen ameliyatlarda genellikle torba takılmıyor. Hastalıklı kısım çıkarılarak sağlıklı uçlar birbirine dikilebiliyor. Acil ameliyatlarda ise, eğer karın içi çok iltihaplıysa, dikişlerin tutmama riski yüksek olduğu için, hasta güvenliğini sağlamak amacıyla geçici olarak bağırsağın karın cildine ağızlaştırılması söz konusu olabiliyor. Ancak enfeksiyon temizlenip hasta iyileştikten yaklaşık 3-6 ay sonra ikinci bir küçük ameliyatla bağırsak içeri alınıyor ve torba iptal ediliyor.</p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Dec 2025 16:00:45 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/12/siddetli-karin-agrisinin-nedeni-divertikulit-olabilir-1765198845.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yiyeceklerin Görünüşü Dünyayı Kurtarır mı?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yiyeceklerin-gorunusu-dunyayi-kurtarir-mi-83950</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yiyeceklerin-gorunusu-dunyayi-kurtarir-mi-83950</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yiyeceklerin görüntüsünün sadece iştah açıcı olmadığını, çevreyi koruma konusunda da büyük bir rol oynayabileceğini biliyor muydunuz? Yeditepe Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü Başkanı Prof. Dr. Sibel Özilgen ve ekibi, yiyeceklerin görsel dokusunun tüketici davranışlarını nasıl etkilediğini araştırdı. Sonuç: Görsel dokuyu kullanarak hem karbon ayak izini azaltabilir hem de tüketicileri sürdürülebilir yiyeceklere yönlendirebilirsiniz!</p>

<p>En çarpıcı örneklerden biri, görsel dokusu katmanlı hale getirilen sütlaç. Bu yöntemle sütlacın karbon salınımı tam yüzde 31 azaldı. Üstelik bu sunum, tüketiciler tarafından daha çok tercih edildi.</p>

<p><strong>“Tatmadan, Görünüşüne Bakıp Satın Alıyoruz”</strong></p>

<p>Prof. Dr. Özilgen, yiyeceklerin görsel dokusunun tüketici seçimlerini büyük oranda etkilediğini söylüyor:</p>

<p>“Yumuşak, kıtır, çıtır ve köpüklü dokular tüketicilerin daha çok ilgisini çekiyor. Bu dokuları doğru kullanarak daha çevre dostu yiyecekler tasarlamak mümkün. Böylece tüketicileri sürdürülebilir yiyeceklere yönlendirebilirsiniz. Doğru kullanımdan çoğu zaman anlaşılan yenildiği zaman bu dokuların beğenilmesi. Ancak bizim yaptığımız bir tat çalışması değil, bilişsel (cognitive) bir çalışma. Gıdaları çoğu zaman tatmadan satın alıyoruz. Süpermarkette, çevrimiçi siparişlerde veya menülerde seçim yaparken hep görsellere dayanıyoruz. Beynimiz, bir gıdayı gördüğünde hafızamızdaki verilerle onu otomatik olarak algılıyor. Burada, yemeğin içindeki karbon salınımı yüksek olan ana malzemenin miktarını azaltırken, karbon salınımı daha düşük olan malzemelerin farklı dokularını belirli kombinasyonlarla kullanarak katmanlı görsel doku tasarımları oluşturduk ve beynin gıda algısını yönlendirmeye çalıştık. Hatta hafızamızda yer etmiş geleneksel bir tat olan sütlaç üzerinde bile bu yaklaşım başarılı oldu. Böylece tüketicilerin sürdürülebilir tercihlere yönelmesini sağlayabileceğimizi gördük—hem de herhangi bir indirim veya çevre dostu mesaj kullanmadan.”</p>

<p><strong>Kabuk, Sap ve Kökleri Toprağa Geri Kazandırın!</strong></p>

<p>Bir diğer ilginç bilgi ise gıdalardan geriye kalan kabuk, sap, kök gibi artıklarla ilgili. Prof. Dr. Özilgen, örneğin birçok kişinin kızartarak değerlendirdiği patates kabuklarının kompost yapılmasının daha çevre dostu olduğunu söylüyor:</p>

<p>“Patates kabuğunu kızartırken harcadığınız su, diğer malzemeler ve enerji, düşündüğünüzden daha fazla karbon salınımına ve kaynakların daha fazla tüketimine yol açıyor. Bunun yerine kompost yaparak toprağa geri kazandırın.”</p>

<p><strong>Her Bitkisel Gıda Masum Değil</strong></p>

<p>Bitkisel gıdaların çevre dostu olduğu düşünülse de durum her zaman öyle değil. Prof. Dr. Sibel Özilgen, örneğin pirincin küresel tarımsal metan emisyonlarının yüzde 30’unu oluşturduğunu hatırlatarak, seçimlerimizi daha dikkatli yapmamız gerektiğini vurguladı.</p>

<p>“2030’a kadar pirinç tarlalarından kaynaklanan sera gazı salınımının yüzde 60 artması bekleniyor. Bu nedenle bilinçli tercihler yapmalıyız.”</p>

<p><strong>Yerel Ürün Her Zaman Doğru Seçim Olmayabilir</strong></p>

<p>Yerel ürünlerin yerel halk ve ekonomi için çok önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Özilgen, ne yazık ki bunların her zaman çevre dostu olmadığını da hatırlatıyor. Eğer bu ürünler teknolojiyle desteklenmiyorsa, yanlış tarım uygulamaları yüzünden daha fazla karbon salınımına yol açabiliyor.</p>

<p><strong>“Mükemmel Görünmeyen Ürünlere Öncelik Verin”</strong></p>

<p>Gıda güvenilirliği açısından risk taşımayan, ancak görüntü açısından dezavantajlı olan gıdalara da dikkat çeken Prof. Dr. Özilgen, şunları kaydetti:&nbsp;</p>

<p>“Görünüşü mükemmel olmayan meyve ve sebzelerin mutlaka gıda tüketim zinciri içine katılmasının teşvik edilmesi gerekiyor. Tüketicinin bu konuda bilinçlendirilmesi ve alternatif yöntemler konusunda eğitilmesi çok önemli. Çalışmalarımızda bizim de kullandığımız gibi, örneğin, yumuşamış bir muz, ezilmiş bir armut, kararmış bir patlıcan, kıtırlaşmış ekmek, tat ve dokularından faydalanarak sürdürülebilir reçeteler oluşturmak için kullanılmalıdır. Ayrıca, son kullanma tarihi yaklaşmış olan gıdalar öncelikli olarak satın alınmalı ve tüketilmelidir. Bu noktada en büyük görev bu konunun iletişimini yapacak olan yetkililere, gıda mühendislerine ve eğitimli şeflere düşüyor.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 08 Dec 2025 15:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/12/yiyeceklerin-gorunusu-dunyayi-kurtarir-mi-1765198679.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>50 yaş üstü her erkek bu testi yaptırmalı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/50-yas-ustu-her-erkek-bu-testi-yaptirmali-83719</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/50-yas-ustu-her-erkek-bu-testi-yaptirmali-83719</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Erkeklerde en sık görülen kanser türlerinden biri olan prostat kanseri ilk evrelerde belirti vermeden sessizce ilerlediği için genellikle geç fark ediliyor. Oysa, erken yakalandığında tedavinin başarı oranları belirgin şekilde yükseliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem International Hastanesi Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman,</strong>&nbsp; &nbsp;düzenli yapılan testlerin erken tanıda son derece önemli bir rol üstlendiğine dikkat çekerek, “Basit bir kan testi ve ürolojik muayene, pek çok erkeğin yaşamını değiştirecek kadar kritik bir önem taşımaktadır. &nbsp;Hastalığın henüz belirti vermediği erken dönemde saptanması ve bu sayede tedavinin başarısının artması amaçlanmaktadır. Erken tanı için özellikle 50 yaş üstü erkeklerin, ailesinde prostat kanseri öyküsü bulunanların ve risk grubunda olanların taramaları aksatmamaları hayat kurtarıcı bir adım olmaktadır. Özellikle risk grubundaki hastaların yakın takibi ve taranmaları hastalığın ilerlemeden saptanmasını ve tedavi edilmesini olanaklı kılmaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Kanserle ilişkili ölümler arasında 3’üncü sırada! &nbsp;&nbsp;</strong></p>

<p>Prostat bezindeki hücrelerin kontrolsüz ve hızlı bir şekilde büyümesiyle ortaya çıkan prostat kanseri, güncel araştırmalara göre, her&nbsp;100 bin erkekten yaklaşık 35’inde görülüyor. Avrupa’da erkeklerde en sık rastlanan kanser olan prostat kanseri, kanserle ilişkili ölümler arasında 3’üncü sırada yer alıyor. Görülme sıklığı ise yaşlanmaya bağlı olarak artış gösteriyor. Genellikle 50 yaş üstü erkeklerde rastlanan prostat kanseri riski yaş ilerledikçe belirgin şekilde artıyor ve 65 yaş üstü erkeklerde daha yaygın görülüyor. Klinik bir çalışmaya göre; 30 yaş altındaki erkeklerde görülme sıklığı yüzde 5 iken, bu oran yaşla birlikte artarak 79 yaş üstünde yüzde 59’a yükseliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Aile öyküsünde risk 2 kattan daha fazla artıyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Ailesinde prostat kanseri öyküsü olan erkeklerin daha dikkatli olmaları gerekiyor. Çünkü, babasında prostat kanseri hikayesinin olması riski iki kattan daha fazla artırıyor. Prostat kanseri öyküsü olan bir erkek kardeş ise riski babası hasta olan erkeklerden daha fazla yükseltiyor. İlerleyen yaş ve aile öyküsünün dışında çevresel faktörler ve yaşam tarzı alışkanlıkları da prostat kanserinin riskleri arasında yer alıyor. Örneğin, aşırı kırmızı et ve işlenmiş gıda tüketimi, düşük sebze-meyve alımı, fiziksel aktivite eksikliği ve fazla kilo hormonal dengesizliklere yol açarak riski yükseltiyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Başlangıçta genellikle sinsice ilerliyor</strong></p>

<p>Erken evre prostat kanseri genellikle sinsi şekilde seyrediyor. Kansere bağlı semptomların sıklıkla hastalığın doğal seyri içinde geç dönemlerde ortaya çıktığını vurgulayan&nbsp;Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman,&nbsp;şunları söylüyor: “Erken evre prostat kanseri belirtileri ve semptomları; idrarda kan görülmesi, idrarın pembe, kırmızı veya kahverenginde olması, menide kan görülmesi, daha sık idrara çıkma ihtiyacı, idrarı başlatmada güçlük, geceleri daha sık idrara çıkma ihtiyacıdır. İleri evrede ise hastaların yakınmaları farklılık gösterir. İdrar kaçırma, sırt ve kemik ağrısı, sertleşme sorunları, yorgunluk hissi, istem dışı kilo vermek, kollarda veya bacaklarda güçsüzlük bu evredeki bulgu ve belirtilerin başında gelmektedir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Henüz belirti vermediği dönemde saptanabiliyor!</strong></p>

<p>Kanser erken evrede fark edildiğinde tedavi seçenekleri ve tedavi edilebilirlik oranı önemli ölçüde artıyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman erken tanı için 50 yaş ve üzeri tüm erkekler ile ailesinde prostat kanseri öyküsü olan 45 yaş ve üzeri erkeklere yılda bir kez PSA kan testi ile prostat muayenesinin önerildiğini &nbsp;vurgulayarak, “Bu programla hastalığın henüz belirti vermediği erken dönemde saptanması ve bu sayede tedavinin başarısının artırılması amaçlanmaktadır” bilgisini veriyor. Prostat kanserinin genellikle kandaki prostat spesifik antijen (PSA) &nbsp;testi ile erken teşhis edilebildiğini anlatan Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman, &nbsp;sözlerine şöyle devam ediyor: “Prostat kanserini tespit etmenin bir diğer yolu olan dijital rektal muayenede ise doktor prostat bezini muayene etmektedir. PSA ölçümünde veya muayenede şüphe varsa multiparametrik prostat MR planlanmaktadır. MR bulgularına göre şüpheli alanların varlığında MR füzyon biyopsi ile tanı konulabilmektedir. Son yıllarda multiparametrik prostat MR ile birlikte özellikle metastazı saptamakta kullanılan PSMA PET sintigrafi yöntemleri de güncel görüntüleme yöntemleri arasında yer almaktadır.”</p>

<p><strong>Robotik cerrahi güncel tedavi yöntemleri arasında</strong></p>

<p>Prostat kanseri tedavisindeki başarılı sonuçlardan da bahseden&nbsp;Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Ramazan Yavuz Akman,&nbsp;“Aktif gözetimin yanı sıra, robotik veya açık radikal prostatektomi, radyoterapi, minimal invaziv tedavi yöntemleri, hormon tedavisi ve kemoterapi de dahil olmak üzere prostat kanseri için&nbsp;çok çeşitli&nbsp;tedaviler mevcuttur” sözleriyle hastanın sağlık durumuna göre uygulanabilecek tedavi yöntemlerini sıralıyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Dec 2025 14:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/12/50-yas-ustu-her-erkek-bu-testi-yaptirmali-1764588348.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sırt Ağrısı Mesane Kanseri Habercisi Olabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/sirt-agrisi-mesane-kanseri-habercisi-olabilir-83716</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/sirt-agrisi-mesane-kanseri-habercisi-olabilir-83716</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Erkeklerde daha sık görülen ve çoğunlukla belirti vermeden ilerleyen mesane kanserine, idrar torbasının iç yüzeyini döşeyen hücrelerin kontrolsüz çoğalması neden oluyor. 50 yaşın üzerindeki bireylerde görülme riski daha fazla olan mesane kanserinin en önemli sebepleri arasında sigara kullanımı geliyor. Ağrısız şekilde idrarda kan görülmesi ile kendisini belli eden ve erken tedavi edilmediği takdirde mesane duvarının tüm katmanlarını tutabilen mesane kanseri, hayati risk faktörünü artıran daha agresif bir tabloya dönüşebiliyor. Mesane kanserinin tedavisinde son yıllarda robotik cerrahi önemli bir seçenek olarak tercih ediliyor. Robotik sistektomi ve tamamen kapalı yöntemle gerçekleştirilen yapay mesane uygulamaları hasta konforunu artırabiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Eyüp Veli Küçük, mesane kanseri ve robotik cerrahi uygulamaları hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Bu belirtileri ciddiye alın!</strong></p>

<p>Mesane, böbreklerden gelen idrarın depolandığı kas yapısında bir organdır. Mesane kanseri ise bu organın iç yüzeyini döşeyen hücrelerin kontrolsüz çoğalmasıyla ortaya çıkar. Hastalığın en sık görülen belirtisi idrarda ağrısız kanamadır. Tanı, genellikle sistoskopi ve patoloji incelemesi ile konulur. Erken evrelerde tümör yalnızca mesanenin yüzeysel kısmında sınırlı olabilir; ancak ilerleyen dönemlerde mesane duvarının tüm katmanlarını tutarak çevre organlara yayılabilir. Bu durumda hastalığı tamamen kontrol altına almak için radikal sistektomi, yani mesanenin cerrahi olarak çıkarılması gerekebilir. Bu nedenle mesane kanseri yayılmadan bu belirtiler dikkate alınarak hızlı bir şekilde uzman bir doktora başvurulması gerekir;&nbsp;</p>

<ul>
	<li>İdrarda kan&nbsp;</li>
	<li>Ayaklardaki şişlik</li>
	<li>Sırt ağrısı</li>
	<li>Kilo kaybı</li>
</ul>

<p><strong>Robotik cerrahiyle tümör eksiksiz çıkarılır ve çevre dokular korunur</strong></p>

<p>Mesane kanserinin tedavisi günümüzde robotik cerrahi sistemlerinin gelişmesiyle küçük kesilerden, kapalı yöntemle yapılabilmektedir. Robotik sistektomi sırasında cerrah, hastanın vücuduna yerleştirilen robotik kolları bir konsoldan yönetir. Bu teknoloji cerraha üç boyutlu büyütülmüş görüntü, milimetrik hareket hassasiyeti, titremeyi filtreleyen yüksek stabilite sağladığı için hem tümörün eksiksiz çıkarılması hem de çevre dokuların korunması güvenli hale gelir. Robotik cerrahi, kan kaybının azalmasına, yara enfeksiyonu riskinin düşmesine ve hastanın çok daha hızlı iyileşmesine olanak tanır.</p>

<p><strong>Kapalı yöntemle yapay mesane oluşturuluyor</strong></p>

<p>Mesanenin çıkarılmasından sonra idrarın vücuttan doğal yolla atılabilmesi için yeni bir yol oluşturmak gerekir. Bağırsaktan yapay bir mesane (ortotopik neomezane) yapılması yaşam konforunu korumaktadır. Robotik cerrahi ile bu işlem &nbsp; tamamen kapalı yöntemle gerçekleştirilebilir. Kapalı olarak yapay mesane oluşturulmasına “intrakorporeal ortotopik mesane” adı verilir. İnce bağırsaktan kısa bir segment alınarak özel bir teknikle yeni bir mesaneye dönüştürülür ve üretra yani idrar kanalına bağlanır. Böylece hasta, ameliyat sonrası doğal yoldan idrar yapmaya devam edebilir. Bu işlemin intrakorporeal, yani organların dışarı çıkarılmadan tamamen vücut içinde şekillendirilerek yapılması, robotik cerrahinin ileri düzey uygulamalarından biri olarak kabul edilir.</p>

<p><strong>Her hastaya ve tümör özelliklerine göre özel bir cerrahi planlama yapılır&nbsp;</strong></p>

<p>Robotik sistektomi ve intrakorporeal ortotopik mesane oluşturulması özellikle kas tabakasına ilerlemiş ama uzak organlara yayılmamış mesane kanserlerinde, uygun böbrek fonksiyonlarına sahip hastalarda, genel sağlık durumu ameliyata elverişli kişilerde tercih edilebilen bir yöntemdir. Cerrahi planlama her hastanın tümör özelliklerine ve genel durumuna göre bireysel olarak yapılır.</p>

<p><strong>Mesane kanserinde robotik cerrahinin 6 avantajı</strong></p>

<ol>
	<li>Estetik avantaj: Cerrahi izler minimaldir.</li>
	<li>Az kan kaybı ve ağrı: Küçük kesiler nedeniyle doku hasarı en aza iner.</li>
	<li>Hızlı iyileşme: Hastalar genellikle birkaç gün içinde mobilize olur ve kısa sürede günlük yaşamlarına döner.</li>
	<li>Düşük enfeksiyon ve komplikasyon riski: Kesi, yara alanı daha küçüktür, böylelikle yara enfeksiyonu riski de düşer.</li>
	<li>Hassas operasyon: Yüksek çözünürlüklü görüntü ve titremeyi engelleyen robot kolları sayesinde sinir ve damar yapıları iyi korunabilir. Bu durum özellikle idrar kontrolü ve cinsel fonksiyon açısından önemlidir.</li>
	<li>Tamamen kapalı yapay mesane: Bağırsakların dışarı çıkarılmadan şekillendirilmesi, bağırsak fonksiyonlarının hızlı toparlanmasını sağlar.</li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 01 Dec 2025 14:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/12/sirt-agrisi-mesane-kanseri-habercisi-olabilir-1764588326.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyabet Hastalarının En Sık Yaptığı 10 Beslenme Hatası</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/diyabet-hastalarinin-en-sik-yaptigi-10-beslenme-hatasi-83604</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/diyabet-hastalarinin-en-sik-yaptigi-10-beslenme-hatasi-83604</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em>Diyabet, yalnızca ilaçla değil, yaşam tarzı değişiklikleriyle de yönetilmesi gereken kronik bir hastalık. Ancak yapılan araştırmalar, hastaların önemli bir kısmının beslenmede farkında olmadan hatalar yaptığını gösteriyor. Diyetisyen Harika Özkaya Yurttadur, diyabet yönetiminde beslenmenin kritik bir rol oynadığını belirterek, “Basit görünen yanlış alışkanlıklar bile kan şekeri dengesini bozarak komplikasyon riskini artırabilir” uyarısında bulundu. Dyt. Yurttadur, diyabet hastalarının en sık yaptığı 10 beslenme hatasını ve doğru yaklaşımları anlattı.</em></p>

<p><strong>KAHVALTIYI ATLAMAK</strong></p>

<p>Kahvaltıyı atlamanın diyabet hastaları için kan şekeri kontrolünü olumsuz etkileyen en önemli beslenme hatalarından biri olduğunu belirten Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Harika Özkaya Yurttadur, “Gece boyunca uzun süren açlık süresi kan şekerinin düşmesine neden olurken, sabah saatlerinde vücut enerji ihtiyacını karşılamak için glikojen depolarından kana şeker salınımını artırır ve bu da ani yükselmelere yol açabilir” dedi. Kahvaltı yapılmadığında bu dalgalanmaların daha belirgin hale geldiğini ve gün boyu kan şekeri dengesini sağlamak zorlaştığını anlatan Dyt. Yurttadur, konuyla ilgili şu bilgileri verdi: “Yapılan araştırmalar, kahvaltıyı atlamanın diyabet yönetiminde olumsuz sonuçlar doğurduğunu göstermektedir. Nitekim 317 diyabet hastası üzerinde yapılan bir çalışmada, katılımcıların yaklaşık yüzde 7’sinin kahvaltı yapmadığı belirlenmiştir. Bu grubun, kahvaltı yapanlara kıyasla daha genç olduğu, sigara kullanımının daha yaygın olduğuna ve en önemlisi de HbA1c düzeyleri ile gün içindeki şeker dalgalanmalarının anlamlı biçimde yüksek seyrettiği saptanmıştır.’ Bu sonuçların kahvaltının diyabet kontrolünde vazgeçilmez bir rol oynadığını ve düzenli kahvaltı alışkanlığının kan şekeri dengesini korumada temel bir adım olduğunu gösterdiğini söyleyen Dyt. Yurttadur, önerilerini şöyle sıraladı: “Güne yumurta ve peynir gibi sağlıklı protein kaynakları, avokado, zeytin ve ceviz gibi sağlıklı yağlar ile tam tahıllı ekmek, yulaf, kepekli galeta gibi lifli karbonhidrat kaynaklarını içeren bir kahvaltıyla başlamak, kan şekeri kontrolünü destekleyecektir.”</p>

<p><strong>ŞEKERSİZ ÜRÜNLERE GÜVENMEK</strong></p>

<p>Diyabet hastaları arasında yaygın bir başka yanılgının da şekersiz ibaresi taşıyan her ürünün güvenli olduğu düşüncesi olduğunu belirten Dyt. Yurttadur, “Oysa birçok şekersiz gıda, kan şekerini etkilemeyen tatlandırıcılar içerse de, yüksek oranda karbonhidrat, yağ veya kalori barındırabilir. Bu ürünler, özellikle aşırı tüketildiklerinde kan şekeri dengesini olumsuz yönde etkileyebilir ve kilo artışına zemin hazırlayabilir.”</p>

<p>Ayrıca bazı şekersiz ürünlerde kullanılan yapay tatlandırıcıların, iştah artışına ve tatlı isteğinin sürmesine yol açabileceğine işaret eden Dyt. Yurttadur, “Bu nedenle şekersiz etiketi, bir ürünün diyabet dostu olduğu anlamına gelmez. Diyabet hastalarının ürün etiketlerini dikkatle okumaları, karbonhidrat ve kalori içeriklerini değerlendirmeleri büyük önem taşır. En doğru yaklaşım doğal ve dengeli beslenme planına sadık kalmak, işlenmiş şekersiz gıdaları ise içindekiler kontrolü yaparak ölçülü tüketmek olacaktır.”</p>

<p><strong>LİF TÜKETİMİNİ İHMAL ETMEK</strong></p>

<p>Diyabet hastalarında lif alımının yetersiz olmasının kan şekeri kontrolünü olumsuz etkileyen önemli bir beslenme hatası olduğunun altını çizen Dyt Yurttadur, bu gıdaların sağlığı yararlar konusunda şu bilgileri verdi: “Lifli gıdalar, özellikle çözünür lifler, sindirimi yavaşlatarak glikozun kana daha dengeli bir şekilde geçmesini sağlar ve ani kan şekeri yükselmelerini önler. Ayrıca lif, tokluk hissini artırarak aşırı yemeyi engeller ve kilo kontrolüne yardımcı olur. Ancak birçok diyabet hastası, sebze, meyve, tam tahıllar ve baklagiller gibi lif kaynaklarını yeterince tüketmemektedir. Bu durum, hem kan şekeri dalgalanmalarına hem de bağırsak sağlığının olumsuz etkilenmesine yol açabilir.</p>

<p>Çözünebilir lif yönünden zengin olan bezelye, kuru fasulye, barbunya, yulaf, bazı sebze ve meyveler diyabetlilerde, yemeklerden sonra kan şekerinin daha yavaş yükselmesini sağlar. Posalı besinler, çok çiğneme gerektirdiğinden yemek yeme zamanını uzatırlar, midedeki sindirimi ve mide boşaltma hızını yavaşlatarak tokluk hissini arttırırlar. Böylece tip 2 DM çok sık görülen şişmanlığın tedavisinde lif, ağırlık kaybedilmesinde de yardımcı olmaktadır.”</p>

<p><strong>PORSİYON KONTROLÜNÜ SAĞLAYAMAMAK</strong></p>

<p>En sık yapılan hatalardan biri sağlıklı besin tercihlerine rağmen porsiyon kontrolü yapılmaması olduğunu söyleyen Dyt. Yurttadur, “Ne yazık ki bazı diyabet hastaları, sağlıklı gıdalar tüketseler bile miktarlara dikkat etmedikleri için kan şekeri kontrolünde zorluk yaşayabiliyor. Aşırı yemek, özellikle karbonhidrat ve yağ açısından yoğun öğünler, kan şekerinde ani yükselmelere yol açabilir ve kilo artışına neden olabilir. Bu durum hem diyabet yönetimini hem de genel sağlığı olumsuz etkileyebilir” dedi.&nbsp;</p>

<p><strong>SIVILARDAN ALINA GİZLİ KALORİLER</strong></p>

<p>Dyt. Yurttadur, diyabet hastalarının fark etmeden sıvılardan yüksek miktarda kalori alabildiğini belirterek, sözlerine şöyle devam etti: “Çay, kahve, meyve suyu, gazlı içecekler ve hazır içeceklerdeki eklenen şeker ve krema, günlük kalori alımını hızla artırıyor. Çoğu kişi sıvının etkisi olmaz diye düşünse de bu küçük eklemeler kan şekerinde ani yükselmelere ve uzun vadede kilo artışına yol açabiliyor. Bu nedenle içeceklerin içeriklerini kontrol etmek ve mümkün olduğunca şekersiz, doğal seçenekleri tercih etmek büyük önem taşıyor.”</p>

<p><strong>KARBONHİDRAT KAYNAKLARINI BİLMEMEK</strong></p>

<p>Karbonhidrat kaynaklarını yeterince tanımamanın ve sadece ekmek, makarna veya pilavı karbonhidrat kaynağı olarak görmenin de sık yapılan bir başka yanılgı olduğunu anlatan Dyt. Yurttadur, yoğurt, süt, bazı sebzeler, meyveler ve hatta paketli atıştırmalıkların da kan şekerini yükselten karbonhidrat içerdiğini hatırlattı. Dyt. Yurttadur konuyla ilgili şu bilgileri verdi: “Bir dilim ekmeğin veya bir kâse pirincin karbonhidrat miktarı küçük görünebilir, ama bir öğünde birkaç karbonhidrat kaynağını bir arada tüketmek kan şekerinde ani yükselmelere yol açabilir. Paketli gıdalarda karbonhidrat miktarının farkında olmamak da yaygın bir sorun. Az şekerli veya şekersiz ürünler de yüksek karbonhidrat içerebilir, etiket okumak bu nedenle önemli. Meyve suları, smoothie’ler, sütlü içecekler gibi sıvılar da hızlı emilen karbonhidrat içerir ve bunlar genellikle göz ardı edilir.”</p>

<p>Bu gıdaların miktarı kontrol edilmediğinde, özellikle birden fazla karbonhidrat kaynağı aynı öğünde tüketildiğinde, kan şekerinin hızla yükseldiğine dikkat çeken Dyt. Yurttadur, “Bu nedenle hangi yiyeceklerin karbonhidrat içerdiğini bilmek ve miktarlarını düzenlemek, kan şekeri dalgalanmalarını önlemenin en etkili yollarından biridir” dedi.&nbsp;</p>

<p><strong>YETERSİZ SU TÜKETİMİ</strong></p>

<p>Diyabet hastaları için su tüketiminin çok kritik bir rol oynadığını söyleyen Dyt. Yurttatur, sözlerini şöyle sürdürdü: “Yeterli su almak, kanda biriken fazla glikozun idrar yoluyla atılmasını kolaylaştırır ve böylece hiperglisemi riskini azaltır. Bu nedenle diyabetlilerin, kan şekerini dengelemeye destek olmak için günlük en az 2,5 litre su içmeye özen göstermesi gerekir.”</p>

<p><strong>GÜN İÇİNDE ÖĞÜN ATLAMA VE SONRASINDA AŞIRI YEME / YANLIŞ ARA ÖĞÜN TERCİHİ</strong></p>

<p>Gün içinde öğün atlamak, diyabet hastalarının sık yaptığı hatalardan biri. Uzun süre aç kalmanın kan şekerinin düşmesine yol açtığını ve bir sonraki öğünde aşırı yemek yeme isteğini tetiklediğine dikkat çeken Dyt. Yurttadur, “Özellikle kahvaltı veya öğle öğününü atlayanlarda bu durum daha belirgin. Bir diğer sorun ise yanlış ara öğün tercihleri. Çikolata, paketli atıştırmalıklar veya şekerli içecekler, kan şekerini hızla yükseltiyor ve kısa süre sonra tekrar açlık hissi yaratıyor. Bu döngü, hem kan şekeri dalgalanmalarına hem de kilo kontrolünün zorlaşmasına neden oluyor. Diyabet yönetiminde, öğünlerin atlanmaması ve ara öğünlerde sağlıklı seçenekler tercih edilmesi, kan şekeri dengesini korumanın ve gün boyunca enerjiyi dengede tutmanın temel yollarından biri diyebiliriz.” şeklinde konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>YAĞ KAYNAKLARININ KALİTESİNE DİKKAT ETMEME</strong></p>

<p>“Diyabet hastalarının beslenmesinde sadece yağ miktarının değil, yağın kalitesinin de büyük önem taşıdığını anlatan Dyt. Yurttadur, “Doymuş ve trans yağlar açısından zengin besinler, hem kan damarlarını olumsuz etkileyerek kalp-damar hastalıkları riskini artırıyor hem de kilo kontrolünü zorlaştırıyor. Oysa zeytinyağı, avokado, fındık ve balık gibi sağlıklı yağ kaynakları, kan şekeri dengesinin korunmasına ve kalp sağlığının desteklenmesine yardımcı oluyor.” Dedi.&nbsp;</p>

<p><strong>PROFESYONEL DESTEK ALMAMAK</strong></p>

<p>“Diyabetli kişiler, beslenme konusunda kendi başlarına karar verdiklerinde yanlış alışkanlıklar geliştirebilir. Hangi besinleri ne miktarda tüketmeleri gerektiğini bilmemek, kan şekeri dalgalanmalarına ve uzun vadede komplikasyon riskine yol açabilir” diyen Dyt. Harika Özkaya Yurttadur, sözlerini şöyle tamamladı: “Uzman bir diyetisyenden alınacak kişiye özel öneriler, hem kan şekeri kontrolünü hem de sağlıklı kilo yönetimini destekler. Profesyonel rehberlik olmadan yapılan denemeler, sık yapılan beslenme hatalarının kalıcı hale gelmesine neden olabilir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 25 Nov 2025 13:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/11/diyabet-hastalarinin-en-sik-yaptigi-10-beslenme-hatasi-1764067512.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>25 Yıl İçinde 746 Milyon Çocuk Obez Olabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/25-yil-icinde-746-milyon-cocuk-obez-olabilir-83601</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/25-yil-icinde-746-milyon-cocuk-obez-olabilir-83601</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Düzensiz beslenme ve hareketsizlik nedeniyle toplumda hızla yayılan obezite çocukları da önemli ölçüde etkiliyor. 2050 yılında 5-19 yaş arasındaki çocuklarda obezite rakamlarının dünyada 746 milyona, ülkemizde ise en az 3.39 milyona ulaşabileceği tahmin ediliyor. Önlenebilen ölüm nedenleri arasında sigaranın ardından ikinci sırada yer alan obezitenin kalıcı tedavisi, multidisipliner yaklaşımlarla gerçekleştiriliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Obezite Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. M. Celal Kızılkaya, çocukluk çağı obezitesi ve tedavi süreci ile ilgili önemli detaylar hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Teknolojik gelişmeler obeziteyi tetikliyor</strong></p>

<p>Dünyada 5–19 yaş arası çocuklarda obezite prevalansı 1975 yılında %4 iken, 2022 yılında bu oran %20’ye ulaşmıştır. Obez çocuk sayısı 1975 yılında yaklaşık 11 milyon iken, 2022’de 65 milyon kız ve 94 milyon erkek olmak üzere toplam yaklaşık 159 milyona yükselmiştir. 2050 yılında dünya genelinde 746 milyon çocuk ve gencin aşırı kilolu/obez olacağı öngörülmektedir. Çocukluk çağı obezitesinde; çocukların akademik hayatta başarılı olma kaygısı, yaşanılan çevrenin güvenli olmaması, çocukların evde daha çok ekran karşısında vakit geçirmelerine ve fiziksel aktivitelerinin azalmasına neden olmaktadır. Diyetteki artmış yağ oranı, fazla karbonhidrat tüketimi ve şekerli içeceklerden zengin beslenme obeziteye yol açmaktadır. Bu şekilde beslenen çocukların çeşitli vitamin ve mineral yetersizlikleri açısından da risk altında oldukları bilinmelidir. Düzenli ve dengeli beslenme obezite gelişimini engelleyici bir faktördür. Öğün atlanmasının, özellikle de çocuklarda kahvaltı alışkanlığının olmamasının doğrudan obeziteye yatkınlığa yol açtığı çalışmalar ile gösterilmiştir. Ebeveynlerin her ikisi de obez ise çocukta şişmanlık riskinin belirgin olarak arttığı da kanıtlanmıştır.</p>

<p><strong>Çocuklarda obezite yatkınlığı, erişkinlerden farklı hesaplanıyor</strong></p>

<p>Çocuklarda obezite tanısında sıklıkla boy ve vücut ağırlığı değerleri kullanılmaktadır. İki yaşından küçük çocuklarda boya göre ağırlık değerlerine göre tanı konulmaktadır. Daha büyük çocuklarda ise vücut ağırlığı, boyun metre cinsinden karesine bölünerek vücut kitle indeksleri hesaplanmaktadır. Ancak erişkindekinden farklı olarak sabit bir değere göre karar verilmemektedir. Yaş ve cinsiyete göre oluşturulmuş eğrilerde&nbsp;vücut kitle indeksi yüzde değerleri %85 ile %95 arasına denk gelen çocuklar fazla tartılı, %95 ve üzerinde olanlar ise şişman olarak kabul edilmektedir. Yine bu çocuklarda bel çevresi değerleri de organ yağlanması ve metabolik risklerin ortaya konulmasında yardımcı olmaktadır.</p>

<p><strong>Çocukların obeziteden korunması için aktif yaşam şart!</strong></p>

<p>Genetik yatkınlığın haricinde erken yaşta şişmanlığa neden olan ya da ek bulguların eşlik ettiği nadir genetik hastalıklar da mevcuttur. Bu genetik hastalıkların ya da hormonal bozuklukların şüphe edildiği çocuklar, çocuk endokrinoloji hekimleri tarafından görülmeli ve izlenmelidir. Basit obezitenin söz konusu olduğu durumlarda ise tedavinin en önemli bileşeni yaşam tarzı değişiklikleridir. Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, uyku saatlerinin düzenlenmesi ve ekran (bilgisayar, televizyon, akıllı telefonlar vb.) başında geçirilen sürenin azaltılması önerilen yaşam tarzı değişiklikleri arasındadır. Bazı durumlarda ilaç tedavileri gündeme gelebilir, ancak bu yaşam değişiklikleri uygulanmadığı zaman ilaç tedavisinin de etkinliği sınırlı kalmaktadır. Erişkin dönemde uygulanan bariatrik cerrahi, çocukluk çağında öncelikli tedavi yöntemlerinden biri değildir ve bu konuyla ilgili araştırmalar devam etmektedir. Bu yöntem gelişimini büyük oranda tamamlamış, diğer tedaviler ile gelişme kaydedilemeyen, seçilmiş olgularda gündeme gelebilir ancak çocuk, bu konuda deneyimli, çocuk endokrinoloji dahil gerekli tüm branşların bulunduğu merkezlerce değerlendirilmelidir.</p>

<p><strong>Birçok sağlık profesyoneli bu takımın bir parçası</strong></p>

<p>Birçok faktörün etkilediği bir problemi ortadan kaldırmanın yolu probleme farklı açılardan bakabilme kabiliyetine sahip olmaktan geçmektedir. Dolayısıyla obezitenin kalıcı tedavisi ancak multidisipliner bir yaklaşımla mümkündür. Multidisipliner yaklaşım derken obeziteye neden olan faktörleri irdeleyen bilim dalları ile kollektif bir çalışma kastedilmektedir. Obezitenin tedavisinde ekipte yer alması gereken kişiler; obezite cerrahisi (genel cerrah), endokrinoloji, gastroenteroloji, psikiyatri, kardiyoloji, göğüs hastalıkları, beslenme ve diyet, psikoloji, fizyoterapi gibi alanlarda uzmanlar olarak sayılabilmektedir. Ayrıca ihtiyaç doğrultusunda diğer branşlar hasta bazlı olarak ekibe dahil olabilmektedir. Bu branşların hepsi ayrı ayrı hastayı değerlendirmekle birlikte, haftalık toplantılarla bir araya gelerek hasta için bütüncül bir yaklaşım ile en uygun tedavi şemasını belirlemektedir. Böylece hastaya özgü ve sağlık durumuna ve mevcut hastalıklarına göre uygun tedavi protokolü belirlenmiş olur. Bu şekilde izlenen hastalarda ömür boyu korunan tedavi başarısı şansı oldukça yüksektir.</p>

<p>Multidisipliner ekip ile tedavi edilemeyen ve kontrollerine uymayan hastalarda eski yaşam tarzına dönüşler ve geri kilo alımları çok sık gözlenmektedir. Öyle ki geri kilo alımı 10 yılda neredeyse yarı yarıya gibi yüksek bir orana ulaşmaktadır. Geri kilo alımı demek aynı zamanda kronik hastalıkların tekrar ortaya çıkması ya da kötüleşmesi demektir. Bu minvalde değerlendirerek obezitenin kronik bir hastalık olduğunu kabullenip, multidisipliner tedavinin önemini anlayarak tedaviye başlamak kilolardan şikayetçi her bireyin başlangıç noktası olmalıdır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 25 Nov 2025 13:44:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/11/25-yil-icinde-746-milyon-cocuk-obez-olabilir-1764067489.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bel ağrısı bel kaymasının belirtisi olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bel-agrisi-bel-kaymasinin-belirtisi-olabilir-83593</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bel-agrisi-bel-kaymasinin-belirtisi-olabilir-83593</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Onur Yaman, bel kaymasının nedenleri, belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Bel kayması farklı belirtiler gösterebilir!</strong></p>

<p>Bel kaymasının, alt omurlardan birinin diğerinin üzerine kayması sonucu ortaya çıkan klinik bir durum olduğunu aktaran Prof. Dr. Onur Yaman, “Kayan kemiğin veya diskin omuriliğe ya da bacağı besleyen sinirlere bası yapması, çeşitli belirtilere yol açabilir.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Bel kaymasının en sık görülen belirtisinin bel ağrısı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Yaman, “Kayan kemiğin sinirlere bası yapması durumunda bacaklarda ağrı, uyuşukluk ve kuvvetsizlik görülebilir. Daha ileri vakalarda idrar ve büyük abdest kontrolünde sorunlar yaşanabilir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Yaşlanmaya bağlı sorunlar bel kaymasının en sık görülen nedeni!</strong></p>

<p>Bel kaymasının çeşitli nedenlerle ortaya çıkabileceğini kaydeden Prof. Dr. Onur Yaman, “Yaşlanmaya bağlı olarak disk ve eklemlerde meydana gelen değişiklikler bel kaymasının en sık görülen nedenlerindendir.” dedi.</p>

<p>Ayrıca travmaların da bel kaymasına yol açabileceğine işaret eden Prof. Dr. Yaman, bazı durumlarda ise doğuştan gelen anatomik farklılıklar nedeniyle bel kaymaları gelişebileceğini ifade etti.</p>

<p><strong>Bel kayması, uygun tanı ve tedavi ile yönetilebilen bir durum!</strong></p>

<p>Bel kaymasının tedavisinde hem konservatif hem de cerrahi yöntemler uygulanabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Onur Yaman, “Konservatif tedavide bel ve kalça kaslarını güçlendiren egzersizler, korse kullanımı ve ağrıya yol açan nedenin ortadan kaldırılması amaçlanır.” dedi.</p>

<p>Bu yöntemlerin, birçok hastada cerrahiye gerek kalmadan semptomların kontrol altına alınmasını sağladığının altını çizen Prof. Dr. Yaman, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Cerrahi tedavi ise, konservatif yöntemlerle şikayetleri geçmeyen veya nörolojik defisiti olan hastalarda uygulanır. Cerrahi endikasyonu, özellikle bacaklarda kuvvetsizlik, idrar kontrol problemleri ve uzun süreli ağrı şikayetleri belirler.</p>

<p>Bel kayması, uygun tanı ve tedavi ile yönetilebilen bir durumdur. Erken tanı ve doğru tedavi yaklaşımı, komplikasyonların önlenmesi açısından büyük önem taşır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 25 Nov 2025 13:43:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/11/bel-agrisi-bel-kaymasinin-belirtisi-olabilir-1764067388.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her Yıl 25 Bin Akciğer Kanseri Vakası Önlenebilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/her-yil-25-bin-akciger-kanseri-vakasi-onlenebilir-83394</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/her-yil-25-bin-akciger-kanseri-vakasi-onlenebilir-83394</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Akciğer kanseri, bilindiği gibi tüm dünyada en fazla karşılaşılan kanser türü. Yılda 1,69 milyon kişinin kaybına neden olan bu hastalıkta en önemli risk faktörlerinden biri de tütün kullanımı. Özellikle ülkemizde akciğer kanserinin yüzde 90’ı sigara kullanımına bağlı olarak gelişiyor. Sık sigara içen kişilerde akciğer kanserine yakalanma riski yüzde 30’lara çıkarken, hiç sigara içmeyen kişilerde ise bu risk yüzde 1’in altına kadar düşüyor. Bu da sadece sigara tüketimini azaltarak, Türkiye’de her yıl 25 bin akciğer kanseri vakasının önlenebileceğini ortaya koyuyor.&nbsp;Tütün ürünleri dışında aile öyküsü, KOAH,&nbsp;hava kirliliği, asbest ve radon gazı gibi maddelere uzun süre maruz kalmak da akciğer kanseri riskini artırıyor.&nbsp;Bu kapsamda risk faktörlerine karşı önleyici tedbirlerin alınması ve hastalığın erken&nbsp;evrede teşhis edilmesi, akciğer kanseriyle mücadeledeki en kritik unsurlar.</p>

<p><strong>Sinsice İlerliyor, Geç Belirti Veriyor &nbsp;</strong></p>

<p>Akciğer kanserinde görülen belirtilerin oluşumu genellikle birkaç yıl sürüyor ve hastalık ileri evreye gelinceye kadar fark edilemiyor. Belirtiler, tümörün akciğer içindeki yerleşimine, büyüklüğüne, yayılım yerine ve yayılma derecesine göre değişebiliyor. En sık gözlenen belirtilerin başında; geçmeyen veya kötüleşen öksürük, kanlı balgam, nefes darlığı, öksürürken şiddetli göğüs ağrısı, tekrarlayan ve geçmeyen bronşit veya zatürre, iştahsızlık, halsizlik, yorgunluk ve kilo kaybı var. Hastalığın tanısı için fizik muayene, görüntüleme, bronkoskopi ve doku örneği incelemesi gibi yöntemler kullanılırken tedavisi için ise multidisipliner bir çalışma gerekiyor. Bu süreçte cerrahi hedefe yönelik tedaviler, radyoterapi, kemoterapi ve immünoterapi gibi farklı seçenekler mevcut.&nbsp;</p>

<p><strong>Akciğer Sağlımızı Koruyabiliriz!&nbsp;</strong></p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fidan Yıldız Ünal</strong>, akciğer kanserinin hastadan hastaya farklılık gösterebildiğini; tedavi kararında hastalığın yeri, evresi, hastanın yaşı ve diğer sağlık sorunlarının varlığı gibi birden fazla faktörün etkili olabildiğini söylüyor.&nbsp;<strong>Prof.</strong>&nbsp;<strong>Dr. Fidan Yıldız Ünal</strong>’ın akciğer sağlığımızı korumak için ise 5 önerisi var:&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Tütün ve tütün ürünlerinden uzak durun.&nbsp;</li>
	<li>Özellikle kapalı ortamlarda dumansız alanları tercih edin.&nbsp;</li>
	<li>Mesleki nedenlerden dolayı kimyasal maruziyetten korunmak için gerekli ekipmanları kullanmaya özen gösterin.&nbsp;</li>
	<li>Hava kirliliğinin yüksek olduğu günlerde mecbur kalmadıkça dışarı çıkmayın.&nbsp;</li>
	<li>Sağlıklı beslenin ve düzenli egzersiz yapın.&nbsp;</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Nov 2025 15:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/11/her-yil-25-bin-akciger-kanseri-vakasi-onlenebilir-1763384268.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her 10 bebekten 1 i dünyaya erken geliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/her-10-bebekten-1-i-dunyaya-erken-geliyor-83389</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/her-10-bebekten-1-i-dunyaya-erken-geliyor-83389</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Prematüre doğum dünya genelinde ve ülkemizde çok önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor.&nbsp;Yenidoğan bebek ölümlerinin yanı sıra uzun vadeli sağlık sorunlarının başlıca nedenlerinden biri olan prematüre doğumlar, aynı zamanda aileleri, toplumu ve ekonomiyi etkileyen çok yönlü sonuçlara neden olabiliyor.&nbsp;Dünya Sağlık Örgütü’nün&nbsp;verilerine göre; dünyada tüm doğumların yaklaşık yüzde 10’u preterm doğum olarak gerçekleşiyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi&nbsp;</strong><strong>Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi Sorumlu Neonatoloji&nbsp;Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar,&nbsp;</strong>dünyada her yıl yaklaşık 15 milyon bebeğin vaktinden önce dünyaya geldiğine dikkat çekerek, “Türkiye İstatistik Kurumu ve Sağlık Bakanlığı verileri de ülkemizde prematüre doğum oranının yüzde 10-12 arasında seyrettiğini ortaya koymaktadır. Buna göre, Türkiye’de her yıl 130-150 bin bebek prematüre olarak dünyaya gözlerini açmaktadır” diyor. Yürekleri ferahlatan haber ise geçmişte yaşama şansı çok düşük kabul edilen prematüre bebeklerin artık çok daha yüksek bir oranda hayata tutunabilmeleri. &nbsp;<strong>Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ve Neonatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Korkmaz</strong>&nbsp;<strong>Toygar,</strong>&nbsp;prematüre bebeğin sağlıklı bir şekilde yaşatılmasının çok büyük bir emek, sabır ve incelik isteyen oldukça uzun bir süreç olduğunu belirterek, “Bu süreçte en önemli kilometre taşları gelişmiş bir yenidoğan yoğun bakım ünitesinin yanı sıra bilgili, tecrübeli, kalplerinde insan ve bebek sevgisi, şefkat, merhamet, sabır, dikkat, özen ve fedakarlık hissi olan hekimler, hemşireler ve yardımcı sağlık personelidir. Yenidoğan yoğun bakım ünitesinden taburcu olduktan sonra özellikle 3 yaşına kadar olan dönem çok önemli olup, anne ve babanın işbirliği, bakımı, ilgisi ve sevgisi prematüre bebeklerin sağlıklı çocuklar olarak büyümeleri için çok önemlidir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>En önemli nedeni riskli gebelik!&nbsp;</strong></p>

<p>Normal gebelik süresi 37-42 hafta arasında oluyor. Gebeliğin 22. haftası ile 37. haftasından önce doğan bebekler “prematüre bebek” olarak adlandırılıyor. Prematüre doğumların en önemli nedeni ise yüksek riskli gebelikler. Annenin küçük ya da ileri yaşta olması, sık gebelik ve doğum, yetersiz beslenme, yetersiz gebelik izlemi, çoğul gebelikler, enfeksiyonlar, kronik veya gebelikte ortaya çıkan hastalıklar (hipertansiyon, preeklampsi, diyabet vb.) tütün ve bağımlılık yapıcı madde kullanımı gibi etkenler de prematüre doğum riskini arttırıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Yaşam oranlarında belirgin artış görülüyor</strong></p>

<p>Dünyada ve ülkemizde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’nın bir yandalı olan Neonatoloji (yenidoğan sağlığı ve hastalıkları) alanında yaşanan bilimsel ve teknolojik gelişmeler prematüre bebeklerin yaşama şansını belirgin şekilde artırıyor. Neonatologların sayılarının artması, ülke genelinde fizik-teknik ve personel altyapısının çoğalması, gelişmiş yenidoğan yoğun bakım ünitelerinin kurulması ve daha pek çok etken, prematüre bebeklerde yaşama şansını yükselten etkenleri oluşturuyor. Türk Neonatoloji Derneği’nin her yıl ülkemizde yaklaşık 60 hastanenin yenidoğan yoğun bakım ünitesi verileriyle yaptığı istatistiklere göre; 2024 yılında &nbsp;prematüre bebeklerde yaşama oranlarında dikkat çeken artışlar kaydedildi.&nbsp;</p>

<p><strong>Gebelik haftasına göre yaşama oranları</strong></p>

<p>Aşağıdaki veriler, gebelik haftası arttıkça yaşam şansının oldukça yükseldiğini ortaya koyuyor.</p>

<ul>
	<li>22-24 hafta: Yüzde 31 &nbsp;</li>
	<li>25-26 hafta: Yüzde 64&nbsp;</li>
	<li>27-28 hafta: Yüzde 82</li>
</ul>

<p><strong>Doğum ağırlığına göre yaşama oranları&nbsp;</strong></p>

<p>Özellikle 1000 gram üzerindeki bebeklerde yaşama oranlarının yüzde 94’e ulaşması, yenidoğan bakımındaki ilerlemelerin ne kadar etkili olduğunu gösteriyor.</p>

<ul>
	<li>&lt;500 gr : &nbsp;Yüzde 19</li>
	<li>500-749 gr: Yüzde 47&nbsp;</li>
	<li>750-999 gr: &nbsp;Yüzde 74&nbsp;</li>
	<li>1000-2499&nbsp;gr: Yüzde 94&nbsp;</li>
</ul>

<p><strong>En etkili önlem sağlıklı bir gebelik sağlamak&nbsp;</strong></p>

<p>Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar, prematüre bir bebekte gelişebilecek komplikasyonları önlemek veya azaltmak için en önemli önlemin öncelikle sağlıklı bir gebelik sürecini sağlamak olduğunu belirtiyor. Annenin gebelik öncesinde, sırasında ve sonrasında Kadın Hastalıkları ve Doğum hekimi tarafından düzenli aralıklarla tıbbi izleminin yapılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar, alınması gereken diğer önlemleri şöyle özetliyor: “Anne adayının doğru beslenmesi, alkol ve sigaradan uzak durması, hipertansiyon, enfeksiyon ve diğer tıbbi durumların erken tedavi edilmesi, erken doğum riskinin ortaya çıkması halinde doğumun geciktirilmesi için ilaç tedavisi, olası enfeksiyon varlığında antibiyotik tedavisi, anneye prematüre bebekte gelişebilecek akciğer hastalıklarının riskini azaltan steroid iğnesinin yapılması gibi &nbsp;yaklaşımlar önem taşımaktadır.”&nbsp;</p>

<p><strong>3 yaşına kadar yaşıtlarına ulaşabiliyor, ancak…</strong></p>

<p>Prematüre bebeklerin büyük çoğunluğu üç yaşına kadar, bir bölümü de ergenlik çağında kendi yaşıtlarının fiziksel ve nörogelişimsel durumuna ulaşabiliyorlar. Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar, ancak anne karnındaki dönemde ve yenidoğan döneminde ciddi solunum, nörolojik ve enfeksiyon hastalıklarından etkilenen prematüre &nbsp;bebeklerde yaşam boyu sürebilecek sorunların görülebileceğini anlatarak, “Bu nedenle, özellikle yüksek riskli prematüre bebeklerin yenidoğan yoğun bakım ünitesinden taburcu edildikten sonra birçok &nbsp;açıdan multidisipliner bir uzman grubu tarafından düzenli olarak izlenmeleri ve fizik tedavi, beslenme güçlüklerine yönelik tedaviler, &nbsp;nörogelişimsel tedaviler, görme ve işitme sorunlarına yönelik tedaviler ile özel eğitim gibi gerekli tedavi yaklaşımlarının erkenden başlatılması gerekmektedir” bilgisini veriyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Hayati önem taşıyan 7 kural!&nbsp;</strong></p>

<p>Prematüre bebeklerde hastaneden taburculuğun ardından ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken pek çok önemli nokta var. Prof. Dr. Ayşe Korkmaz Toygar, hayati önem taşıyan önerilerini şöyle sıralıyor:&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Bebeğin günlük bakımında el temizliğine çok dikkat edilmesi.&nbsp;</li>
	<li>Özellikle üst ve alt solunum yolu enfeksiyonlarından korunması için gerektiğinde maske takılması.</li>
	<li>Bebeğin öpülmemesi, hasta olan kardeşlerden ve kişilerden uzak tutulması.</li>
	<li>Bağışıklığının güçlenmesi ve nöropsikolojik gelişimi için mümkünse özellikle anne sütü ile beslenmesi.&nbsp;</li>
	<li>Düzeltilmiş yaşına uygun şekilde ek gıdalara geçildikten sonra aşırıya kaçmadan temel besin öğelerini alacak şekilde beslenmesi.</li>
	<li>Evde anne ve babanın birlikte sıcak bir ilgi ve sevgi ortamı oluşturmaları.</li>
	<li>Taburculuk sonrasında tıbbi izleminin düzenli ve doğru bir şekilde yaptırılması, motor, nörolojik ve gelişimsel fonksiyonların iyileştirilmesine yönelik uygulamaların erkenden başlatılması.</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Nov 2025 15:56:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/11/her-10-bebekten-1-i-dunyaya-erken-geliyor-1763384187.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>KOAH ın erken belirtileri yaşlanmayla karıştırılıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/koah-in-erken-belirtileri-yaslanmayla-karistiriliyor-83386</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/koah-in-erken-belirtileri-yaslanmayla-karistiriliyor-83386</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), genellikle orta ve ileri yaşlarda ortaya çıkan, yavaş seyreden ve belirtileri nedeniyle çoğu zaman yaşlanmanın ya da sigara içmenin etkileriyle karıştırılan ciddi bir solunum hastalığı. Nefes darlığı, öksürük ve balgam gibi şikâyetlerle kendini gösteren KOAH’ın, erken dönemde fark edilmediğinde yaşam kalitesini belirgin biçimde düşürebildiğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tayfun Çalışkan, “KOAH’lı hastalar genellikle bu semptomları sigara kullanımına veya yaşlanmaya bağlayarak doktora başvurmayı geciktiriyor. Oysa erken tanı, tedavi başarısını ve yaşam kalitesini önemli ölçüde artırıyor” dedi.</strong></p>

<p>KOAH’ın tanısında solunum fonksiyon testlerinin (nefes testleri) belirleyici olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tayfun Çalışkan, “Bu testler sayesinde hastalığın evresi ve akciğer kapasitesindeki kayıp net biçimde ortaya çıkar. Tedavide sigarayı bırakmaya yönelik medikal destekler, düzenli egzersiz ve solunum rehabilitasyonu büyük önem taşır. Ayrıca grip ve zatürre aşıları, oksijen tedavisi ve ileri evrelerde yapılan bazı özel akciğer girişimleri sayesinde hastaların nefes alma konforu ve günlük yaşamı belirgin biçimde iyileştirilebilir” açıklamasında bulundu.</p>

<p><strong>Hastalık hâlâ yanlış tanı ve eksik tedaviyle mücadele ediyor</strong></p>

<p>KOAH’ın gerek toplumda gerekse bazı hekimler arasında yeterince tanınmadığı için çoğu zaman doğru biçimde teşhis edilemediğini ve bu nedenle eksik ya da hatalı tedavi yaklaşımlarına maruz kalabildiğini belirten Doç. Dr. Çalışkan, “Oysa hastalığın erken evrede doğru biçimde tanımlanması, toplum sağlığı açısından son derece önemli. Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı, genellikle tütün ürünlerinin kullanımı veya zararlı gaz ve partiküllere uzun süre maruz kalma sonucu ortaya çıkar. Ancak doğru tedbirlerle büyük ölçüde önlenebilir ve erken tanı ile kontrol altına alınabilir bir hastalık olduğu unutulmamalı” dedi.</p>

<p><strong>Soba dumanına maruz kalmak KOAH riskini artırıyor</strong></p>

<p>Hastalığın uzun yıllar boyunca erkeklerde daha sık görüldüğünün düşünüldüğünü ancak son dönemde yapılan araştırmaların, KOAH’ın kadın ve erkeklerde neredeyse eşit oranda ortaya çıktığını gösterdiğini belirten Çalışkan, “Hatta artık kadınların sigara dumanının zararlı etkilerine karşı daha hassas oldukları biliniyor. Sigara, puro ve nargile gibi tütün ürünlerinin kullanımı, mesleki olarak; toz, duman veya kimyasal maddelere maruz kalmak, evde odun ya da saman gibi biyomas yakıtlarla ısınmak veya yemek pişirmek ve genetik yatkınlık, bu akciğer hastalığına yakalanma riskini artıran önemli faktörler arasında yer alıyor” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 17 Nov 2025 15:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/11/koah-in-erken-belirtileri-yaslanmayla-karistiriliyor-1763384154.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Estetikte Merdiven Altı Tehlikesine Dikkat Çekildi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/estetikte-merdiven-alti-tehlikesine-dikkat-cekildi-83374</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/estetikte-merdiven-alti-tehlikesine-dikkat-cekildi-83374</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:12pt"><strong><span style="font-size:14.0pt">Beylikdüzü Belediyesi, halk sağlığı günleri kapsamında düzenlediği farkındalık seminerinde estetik cerrahi alanındaki yanlış bilinen uygulamaları ve doğru yaklaşımları gündeme taşıdı. Merdiven altı estetik uygulamaların sağlık açısından ciddi riskler taşıdığına dikkat çekilen seminerde, bilinçli ve güvenli karar verme süreçlerinin önemi vurgulandı.</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:12pt">Beylikdüzü Belediyesi, halk sağlığı günleri kapsamında vatandaşları bilinçlendirmeye yönelik eğitim ve farkındalık seminerlerine devam ediyor. Bu kapsamda Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi’nde “Aynadaki Yansımam – Estetik Konusunda Doğru Bilinen Yanlışlar” başlıklı farkındalık semineri düzenlendi. Seminerde, estetik cerrahi alanında toplumda sıkça karşılaşılan yanlış bilgiler ve doğru yaklaşımlar ele alındı. Programın konuşmacısı Doç. Dr. Fatma Bilgen Bekerecioğlu, katılımcılara estetik cerrahinin tanımı, kapsamı ve bilimsel temellere dayalı uygulamalar hakkında önemli bilgiler aktardı.</span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="background-color:white"><strong>“İnsan sağlığı bu kadar ucuz olmamalı”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt">Bekerecioğlu, özellikle toplumda yaygın olan yanlış inanışlara ve bilinçsizce yapılan estetik müdahalelerin risklerine dikkat çekerek, “Bugün burada doğru sanılan yanlışları düzeltip insanları bilgilendirdik. Öncelikle botoks ve dolgu her yerde yapılacak işlemler değildir. Yanlış uygulamalar geri dönülmesi zor hasarlara, hatta körlüğe kadar gidebilen sonuçlara yol açabiliyor. Estetik işlemler şu anda trend olduğu için herkes çok merak ediyor. Elbette hepimiz genç kalmak istiyoruz, yaşlanmak istemiyoruz. Ancak bunun doğallığı bozmadan, sağlıklı bir şekilde ve uzman hekimler tarafından yapılması gerekiyor. Bizim düşük fiyatlara alamadığımız ürünlerle yapılan uygulamalar ciddi riskler taşıyor. İnsan sağlığı bu kadar ucuz olmamalı” ifadelerini kullandı.</span></p>

<p><span style="font-size:12pt">Seminerde ayrıca merdiven altı estetik uygulamaların doğurabileceği sağlık sorunlarına dikkat çekilerek, güvenli ve bilinçli karar verme süreçlerinin önemi vurgulandı. Etkinlik, katılımcıların sorularını yönelttiği interaktif bir bölümle sona erdi.</span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Nov 2025 17:21:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/11/estetikte-merdiven-alti-tehlikesine-dikkat-cekildi-1763130098.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünyada ve ülkemizde hala önemli bir tehdit</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dunyada-ve-ulkemizde-hala-onemli-bir-tehdit-83192</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dunyada-ve-ulkemizde-hala-onemli-bir-tehdit-83192</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Halk arasında zatürre olarak bilinen pnömoni, akciğer dokusunun iltihaplanması sonucu oluşan bir hastalık. Dünyada ve ülkemizde hala en sık görülen enfeksiyonlardan biri olan zatürre aynı zamanda en önemli ölüm nedenleri arasında yer alıyor. Öyle ki ülkemizde her yıl &nbsp; yaklaşık 300 bin kişiye zatürre tanısı konuluyor. Sağlık Bakanlığı’nın 2023 yılı verilerine göre; hastaneye en çok yatış gerektiren bir enfeksiyon olan zatürre ölüm sebepleri arasında ilk 10'uncu sırada olmaya devam ediyor. &nbsp;<strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran,&nbsp;</strong>&nbsp;sonbahar ve kış aylarında kapalı alanlarda daha fazla zaman geçirilmesi nedeniyle görülme sıklığı artan zatürrenin özellikle ileri yaşta ve kronik hastalığı olan kişilerde &nbsp;son derece ciddi ve ölümcül seyredebileceğine dikkat çekerek, “Enfeksiyon sebebiyle vücuttaki oksijen seviyesinin düşmesi tüm organları etkilemektedir. Bunun sonucunda akciğerin yanı sıra böbrek, kalp ile karaciğer yetmezlikleri gelişebilmektedir. Özellikle 65 yaş üstü ve kronik hastalığı olan kişilerde bu organlar çok daha kolay hasar görmektedir” diyor.&nbsp;<strong>Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran,</strong>&nbsp; dolayısıyla zatürreden korunmanın yaşamsal önem taşıdığını vurgulayarak, “Bu enfeksiyondan en etkili korunma yöntemi ise özellikle 65 yaş üstü ve/veya altta kronik hastalığı olanların düzenli yıllık grip aşısı ve 1 kez zatürre aşısı yaptırmalarıdır” diyor.</p>

<p><strong>Kapalı alanlarda hızla bulaşıyor</strong></p>

<p>Sonbahar ve kış aylarında zatürrenin görülme sıklığı belirgin şekilde artış gösteriyor. Bu artışın nedenleri arasında grip (influenza), RSV (Respiratuar Sinsityal Virüs), koronavirus gibi solunum yolu virüslerinin bu mevsimlerde daha yaygın olmaları yer alıyor. Virüsler akciğerlerin savunmasını zayıflatıyor ve bakterilerin yerleşip iltihap yapmalarını kolaylaştırıyor. Soğuk havada kapalı ortamlarda uzun süre zaman geçirilmesi de damlacık yoluyla bulaşan mikroorganizmaların hızla yayılmalarını kolaylaştırıyor. Aynı zamanda soğuk hava burun ve solunum sistemindeki savunma mekanizmalarını zayıflatıyor. Güneş ışığının az olması da D vitamini düzeylerinin düşmesine ve bağışıklık sisteminin zayıflamasına sebep olabiliyor. Bu etkenler zatürrenin görülme sıklığını dolaylı olarak artırıyor. KOAH, kalp yetmezliği ve diyabet gibi kronik hastalıklar da soğuk havalarda kötüleşerek zatürrenin gelişimini kolaylaştırıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Mikroplar oksijen seviyesini düşürüyor! &nbsp;</strong></p>

<p>Bakterilerin, virüslerin ve nadir olarak mantar enfeksiyonlarının akciğerlere ulaşmasıyla gelişen zatürre bulaşıcı ve hızlı ilerleyebilen bir hastalık. Çoğunlukla solunum yoluyla bulaşan zatürrenin bulaşma riski ise virüs veya bakterilerin türüne göre değişiyor. Hasta bir kişi öksürürken veya hapşırırken damlacıklar havaya karışıyor. Sağlıklı kişi bu damlacıkları soluduğunda mikroplar burun, boğaz veya soluk borusundan akciğerlere ulaşıyor. Normalde akciğerler kendini iyi koruyor; burun, soluk borusundaki tüyleri ve mukus ise mikropları dışarı atarken, &nbsp;bağışıklık hücreleri de mikropları yutuyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran, “Ancak &nbsp;grip ve soğuk algınlığı gibi üst solunum yolu enfeksiyonu sonrasında, sigara kullanımında, bağışıklık sistemi zayıfladığında, aşırı yorgunlukta veya beslenme bozukluğunda mikroplar akciğerin hava keseciklerine &nbsp;kadar ulaşmaktadır” uyarısında bulunuyor. Vücudun burada çoğalan mikropları yok etmek için iltihap karşıtı hücrelerini bölgeye gönderdiğini belirten Prof. Dr. Reha Baran, “Bu savaş sırasında alveoller, yani akciğer dokuları sıvı iltihap hücreleri ve bakterilerle dolmaktadır. Bunun sonucunda, vücutta oksijen seviyesi düşerken; ateş, öksürük ve göğüs ağrısı gibi sorunlar başlamaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Hafif öksürük ve ateş erken belirtisi olabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>Zatürre basit bir soğuk algınlığı gibi başlayıp, hızla ağırlaşabilen bir hastalık. Başlangıcında genellikle 38-40 derece ateş, titreme ve öksürük görülüyor. Önce&nbsp;kuru özellik sergileyen öksürük daha sonra sarı, yeşil veya pas renginde balgamlı hale geliyor.&nbsp;&nbsp;Nefes alırken göğüste batar tarzda ağrı, halsizlik, yorgunluk, hafif egzersizlerde veya konuşurken hissedilen nefes darlığı, özellikle virüs zatürrelerinde kas-eklem ağrıları, diğer belirtilerini oluşturuyor. &nbsp;Prof. Dr. Reha Baran, bu dönemde hekime başvurmanın yaşamsal önem taşıdığı uyarısında bulunarak, “Risk grubunda olanlarda ise sadece hafif öksürük ve ateş bile erken zatürre belirtisi olabilmektedir” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran,<strong>&nbsp;</strong>erken tanı konulduğunda enfeksiyonun akciğerin tamamına yayılmadan durdurulabildiğine işaret ederek, “Bu sayede solunum yetmezliği ve kan zehirlenmesi gibi komplikasyonlar önlenirken, hastaneye yatış ihtimali azalmaktadır. Özellikle yaşlılarda ve kronik bir hastalığı olanlarda erken tedavi ölüm riskini önemli ölçüde düşürmektedir” diye konuşuyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Bol sıvı alımı ve istirahat önemli!&nbsp;</strong></p>

<p>Zatürrenin tedavisinde amaç enfeksiyonu yok etmek, akciğer fonksiyonunu düzeltmek ve nefes darlığı ile organ yetmezliği gibi komplikasyonları önlemek. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Reha Baran,<strong>&nbsp;</strong>bakteri kaynaklı zatürrelerde tedavinin temelini antibiyotiklerin oluşturduğunu belirterek, “Viral zatürrelerde ise antibiyotik etkisizdir. Bu durumda; bol sıvı alımı, istirahat, ateş düşürücü ilaçlar ve gerekiyorsa oksijen desteği önemlidir. &nbsp;İnfluenza (grip) kaynaklı gelişen zatürrelerde özel bir antiviral ilaçlar ve covid-19 gibi enfeksiyonlarda ise kortizon kullanılabilir” bilgisini veriyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Zatürreden korunmak için 8 kritik kural!&nbsp;</strong></p>

<ul>
	<li>Zatürre ve grip aşılarınızı yaptırın.&nbsp;</li>
	<li>Sigara ve alkolü mutlaka bırakın.&nbsp;</li>
	<li>Ellerinizi sık sık sabunlu suyla en az 2 dakika boyunca yıkamayı alışkanlık edinin.</li>
	<li>Kapalı ortamlarda bulunmaktan kaçının, eğer mecbursanız mutlaka maske kullanın.&nbsp;</li>
	<li>Hastalar ile yakın temasta bulunmamaya özen gösterin.</li>
	<li>Bağışıklık sistemini güçlendirmek için<strong>&nbsp;</strong>dengeli beslenin, özellikle protein ve C vitamini yönünden zengin besinler tüketin, yeterli süre uyuyun, düzenli egzersiz yapın, stresi yönetmeye çalışın, &nbsp; kronik bir hastalığınız varsa düzenli olarak kontrolünü yaptırın.&nbsp;</li>
	<li>Odanızı her gün üç kez olacak şekilde 15’er dakika havalandırın. Ayrıca, nem oranı çok düşük ortamlarda bulunmamaya dikkat edin.</li>
	<li>Soğuk havada burundan nefes alın.&nbsp;Burun, soğuk havayı akciğerlere ulaşmadan önce ısıtır ve nemlendirir.&nbsp;</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 10 Nov 2025 16:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/11/dunyada-ve-ulkemizde-hala-onemli-bir-tehdit-1762781106.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Lenf Bezlerinde Kalıcı Büyüme Dikkate Alınmalı!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/lenf-bezlerinde-kalici-buyume-dikkate-alinmali-82887</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/lenf-bezlerinde-kalici-buyume-dikkate-alinmali-82887</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em>Seksenin üzerinde alt tipi olan lenfomada, yeni geliştirilen hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapiler sayesinde yüz güldürücü sonuçlar alınıyor. Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Elif Birtaş Ateşoğlu, “Lenfoma tedavi edilebilir bir hastalıktır. Bir kısmı yavaş seyirli olup sadece izlenebilirken, hızlı seyirli olanların erken tanıyla tedavi edilme oranı çok yüksektir” dedi.<strong>&nbsp;Lenfomanın artık korkulacak bir hastalık olmadığının altını çizen&nbsp;</strong></em><strong>Prof. Dr. Ateşoğlu,</strong><em><strong>&nbsp;</strong>doğru zamanda konulan tanı ve uygun tedavi planının hastalığın gidişatını tamamen değiştirebileceğine dikkat çekti.&nbsp;</em></p>

<p>Lenfomanın bağışıklık sisteminin doğal parçası olan lenf bezlerinden kaynaklanan bir hastalık olduğunu anlatan Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastaneleri Hematoloji Bilim Dalı Bölüm Başkanı ve Kemik İliği Nakli Direktörü Prof. Dr. Elif Birtaş Ateşoğlu, “Halk arasında lenf kanseri olarak biliniyor. Bir kısmı yavaş seyirlidir ve tedavisiz izlenebilir. Hızlı seyirli olanlarda ise tedavi edilme oranı yüksektir. Ancak doğru zamanda konulan tanı ve uygun tedavi planı hastalığın gidişatını tamamen değiştirebilir” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p>Prof. Dr. Ateşoğlu, “Seksenin üzerinde alt tipi olan lenfomanın erken tanıyla tedavi edilme oranı yüz güldürücüdür. Kalıcı lenf bezi büyümeleri, gece terlemeleri, açıklanamayan kilo kaybı ve ateş ihmal edilmemelidir” dedi.&nbsp;</p>

<p><strong>“ADI KANSER OLSA DA BİR KISMI YAVAŞ SEYİRLİDİR”</strong></p>

<p>Lenfomanın bir lenf bezi hastalığı olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Elif Birtaş Ateşoğlu, şunları söyledi: “Lenfoma, halk arasında ‘lenf kanseri’ olarak bilinen, lenf bezlerinin büyümesiyle kendini gösteren bir hastalıktır. Son yıllarda farkındalık günlerinin de etkisiyle toplumda tanınırlığı giderek artıyor. Bu çok önemli çünkü lenfoma tedavi edilebilir bir hastalıktır. Seksenin üzerinde alt tipi bulunur; bazıları tedavi gerektirmeden izlenebilir, bazıları ise daha hızlı seyrettiği için tedaviye ihtiyaç duyar. Bu nedenle her lenfoma tanısından korkmamak gerekir.”</p>

<p>“Adı kanser olsa da bir kısmı yavaş seyirlidir ve hızlı seyirli olanların da tedavisi mümkündür” diye konuşan Prof. Dr. Ateşoğlu, “Erken tanı ile erken tedavi sağlanır, bu da yüz güldürücü sonuçlara ulaşmamızı sağlar. Doğru zamanda, doğru biyopsi ve patoloji raporlarıyla konan tanı çok önemlidir çünkü her alt tipin tedavisi farklıdır. Yıllarca nüks etmeden yaşayan pek çok lenfoma hastası vardır.” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>“GECE TERLEMELERİNE DİKKAT”</strong></p>

<p>Lenf bezlerinin bağışıklık sisteminin doğal bir parçası olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ateşoğlu, şunları söyledi: “Lenf bezlerimiz vücudun savunma hattıdır. Enfeksiyonlarla savaşırken geçici olarak büyüyebilirler ve çoğu kişi bunu enfeksiyona bağlayarak önemsemez. Evet, her enfeksiyonda lenf bezi büyüyebilir ancak&nbsp;<strong>uzun süren, giderek büyüyen ve kaybolmayan lenf bezleri mutlaka araştırılmalıdır.&nbsp;</strong>Bu her zaman lenfoma anlamına gelmez, farklı nedenlerden de kaynaklanabilir ama sebebin netleşmesi için doktora başvurmak gerekir.” Prof. Dr. Ateşoğlu, şüphelenilmesi gereken bulgular konusunda şu bilgileri verdi: “Gece uykudan uyandıracak kadar yoğun terleme, istemsiz kilo kaybı, iştah azalması, nedeni açıklanamayan ateşler ve geçmeyen kaşıntılar bizim için önemlidir. Bu belirtiler enfeksiyon sırasında da görülebilir fakat enfeksiyon bittiğinde kaybolması beklenir. Eğer devam ediyorsa mutlaka hekime başvurulmalıdır.”</p>

<p><strong>“LENFOMADAN ŞÜPHELENMEK İÇİN İLERİ YAŞTA OLMAK GEREKMEZ”</strong></p>

<p>Lenfomanın bazı alt tiplerinin erkeklerde, bazılarının ise kadınlarda daha sık görüldüğünü belirten Prof. Dr. Elif Birdal Ateşoğlu, sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye’de bu konuda net bir veri tabanı yok ancak mevcut veriler, ülkemizdeki sıklığın Avrupa ülkelerine benzer olduğunu gösteriyor. Dünyanın farklı bölgelerinde bazı alt tipler daha sık görülebiliyor; Türkiye’deki dağılım Avrupa’ya yakın. Lenfoma genellikle ileri yaş hastalığıdır ancak gençlerde de görülebilir. Bu nedenle lenfomadan şüphelenmek için ileri yaşta olmak gerekmez.”</p>

<p><strong>“TEDAVİ BAŞARISI ERKEN TANIYA BAĞLI”</strong></p>

<p>Lenfoma tedavisinin evreye göre tedavi edilen bir hastalık olduğunu anlatan Prof. Dr. Ateşoğulu, tedavi yaklaşımları konusunda şu bilgileri aktardı: “Lenfomanın yavaş seyirli tipleri bazen yalnızca takip edilirken, agresif tiplerde tanıyı ne kadar erken koyarsak tedavi süresi o kadar kısalır ve başarı oranı o kadar yükselir. Geçmişte tedavi yalnızca kemoterapiyle yapılırken, bugün tedavi seçenekleri büyük ölçüde gelişmiş durumda. İmmünoterapiler bu alanda adeta bir çığır açtı. Lenfomaların iki ana tipi vardır: B hücreli ve T hücreli. Özellikle B hücreli tiplerde kullanılan hedefe yönelik ilaçlar tedavi yaklaşımını tamamen değiştirdi. Artık kemoterapi tek başına değil, immünoterapi ile birlikte uygulanıyor. T hücreli lenfomalarda da hedefe yönelik yeni ilaçlar geliştirildi ve hastalara daha etkili tedavi imkânı sağlanıyor.”<strong>&nbsp;</strong></p>

<p><strong>“KEMİK İLİĞİ NAKLİ NE ZAMAN GÜNDEME GELİR?”</strong></p>

<p>Lenfoma tedavisinde kemik iliği naklinden de yararlandıklarını anlatan Prof. Dr. Elif Birdal Ateşoğlu, konuyla ilgili şu bilgileri verdi: “Bazı agresif lenfomalarda, ilk tedaviden sonra hastalığın geri gelmesini önlemek için otolog (kendinden) kök hücre nakli yapılır. Bazı hastalarda ise nakil gerekmez, yalnızca hastalık tekrarladığında uygulanır. Dirençli ve genç hastalarda allojenik (vericiden) nakil seçeneği de gündeme gelebilir.”</p>

<p><strong>“ÖNÜMÜZDEKİ YILARDA TEDAVİDE ÇOK DAHA ETKİLİ SONUÇLAR BEKLİYORUZ”</strong></p>

<p>Lenfoma tedavisinin hızla geliştiği ve önümüzdeki yıllarda çok daha etkili sonuçlar alınabileceğinin altını çizen Prof. Dr. Ateşoğlu, “Yeni ilaçlar ve hedefe yönelik tedaviler sayesinde, daha önce dirençli olan hastalarda bile yüz güldürücü sonuçlar elde edilebiliyor. Özellikle CAR-T hücre tedavisi, kemoterapiye yanıt vermeyen hastalarda büyük bir umut haline geldi. Bağışıklık sistemini aktive ederek hastalığı yok etmeyi amaçlayan bu tedavilerin, önümüzdeki yıllarda çok daha etkili sonuçlar sağlaması bekleniyor.” diye konuştu.&nbsp;</p>

<p>Lenfoma bir kanser hastalığıdır ancak çok yavaş seyirli tipleri de vardır; bazı hastalar yıllarca sadece düzenli kontrollerle izlenebilir. Agresif tiplerde ise tedavi gerekir ve en iyi sonuçlar erken evrede tanı konulduğunda alınır. Tedaviden sonra hastalık tekrarlayabilir ama nüks en sık ilk iki yılda görülür; beş yıl sonrasında tekrarlama riski belirgin şekilde azalır. Sonuç olarak, lenfoma tedavi edilebilir bir hastalıktır. Gelişen tedavi seçenekleri sayesinde her geçen gün daha başarılı ve umut verici sonuçlar elde ediyoruz.”</p>

<p><strong>İŞARETLERİN FARK EDİLMESİNDE TOPLUMSAL FARKINDALIK ŞART!</strong></p>

<p>Erken tanıyla tedavide elde edilen başarının önemine işaret eden Prof. Dr. Elif Birtaş Ateşoğlu, bu konuda toplumsal farkındalığın artırılması gerekliliğini değinerek, “Bu konuda birçok sivil toplum kuruluşu da önemli çalışmalar sürdürüyor. Halen Lenfoma Bilimsel Alt Komite Başkanlığı görevini yürüttüğüm Türk Hematoloji Derneği’ nde de hem bilimsel hem de toplumsal çalışmaları ulusal ve uluslararası boyutta sürdürüyoruz. Amacımız tüm toplumlarda lenfomanın tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu ancak erken tanının ne denli önemli olduğunu anlatmak” diye konuştu</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Oct 2025 10:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/lenf-bezlerinde-kalici-buyume-dikkate-alinmali-1760428534.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kadınlarda İdrar Kaçırma Sorunu İçin 5 Öneri</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/kadinlarda-idrar-kacirma-sorunu-icin-5-oneri-82880</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/kadinlarda-idrar-kacirma-sorunu-icin-5-oneri-82880</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Her yaştan kadını etkileyen idrar kaçırma sorunu 40 yaşına gelen kadınların yaklaşık % 40’ında görülebiliyor. Hamilelik, doğum ve menopozdan kaynaklanan hormonal değişiklikler ile pelvik taban kaslarının zayıflaması ve mesaneye baskı yapması sonucunda ortaya çıkabiliyor. Doğru teşhis, kişiye özel tedaviler ve yaşam tarzı değişiklikleri sayesinde idrar kaçırmadan kurtulmak mümkün olabiliyor. Memorial Kayseri Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Mehmet Ak, kadınlarda sık görülen idrar kaçırma sorunu ile ilgili bilgi verdi.</p>

<p><strong>İdrar kaçırma sosyal yaşamdan uzaklaştırır</strong></p>

<p>İdrar kaçırma her yaştan ve her sosyal statüden kadın için önemli bir sorundur. Erkeklere oranla kadınlarda daha sık görülen bir sorundur. Kadınlar yaşlandıkça istemsiz şekilde ortaya çıkan idrar kaçırma sorunu, yaşlanmanın bir sonucu olarak görülmemelidir. Özellikle gebelik sırasında veya idrar yolu enfeksiyonları nedeniyle geçici olarak idrar kaçırma sorunu ortaya çıkabilmektedir. Bu durumlarda yaşam tarzı değişiklikleri (kilo vermek gibi), pelvik taban kas eğitimi ve menopoz sonrası dönemde yapılan müdahale ile sorun olmaktan çıkmaktadır. Günde 10- 15 kez idrara çıkan bir kadının yaşam kalitesi de olumsuz etkilenmektedir. Çünkü bu sorunu yaşayan her kadın sosyal hayattan da uzaklaşmaktadır.&nbsp;İdrar kaçırma günlük yaşamı olumsuz etkiliyorsa bir uzman doktordan destek alınmalıdır. &nbsp;</p>

<p><strong>Kadınlar bu sorunu erteliyor</strong></p>

<p>Kadınlar bu sorunu çoğu zaman sakladıkları için çözümünü de ertelerler. İdrar tutamama bazı nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar.&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Hapşırma ve öksürme, ağır eşyalar kaldırma, ağır egzersiz yapma gibi durumlarda mesaneye baskı uygulandığında idrar kaçağı ortaya çıkabilir.&nbsp;</li>
	<li>Yoğun bir idrar yapma isteğinin ertelenmesi sonucunda istemsiz idrar kaçırma kaçınılmazdır. Özellikle uyku sırasında gece boyunca sık sık idrara çıkma ihtiyacı olabilmektedir. Ayrıca enfeksiyona bağlı hastalıkta ya da nörolojik bir sorunda ve şeker hastalığı gibi daha ciddi bir sorun nedeniyle ortaya çıkabilmektedir.</li>
	<li>Taşma tipi idrar kaçırmada ise mesanenin tamamen boşalmaması nedeniyle sık sık veya sürekli idrar damla damla idrar çıkışı olabilmektedir.</li>
	<li>Fiziksel veya zihinsel sorunlar idrarı kaçırmaya neden olabilmektedir. Örneğin, şiddetli artrit söz konusu ise, zamanında tuvalete yetişmekte sorun çıkmaktadır.</li>
	<li>Karma tip idrar kaçırmada ise birden fazla idrar kaçırma türü vardır. Genellikle stres bağlı idrar kaçırma ile sıkışma sonucunda sorun olmaktadır.&nbsp;<strong>&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p><strong>Her 3 kadından 1’inde var&nbsp;</strong></p>

<p>İdrar kaçırma yani idrar veya mesane kontrolünün kaybı her üç kadından birinde görülmektedir. İdrar kaçırma sorunu belirtilere göre kişiye özel bir tedavi planıyla hareket edilmelidir ve yaşam kalitesinin yükseltilmesiyle çözülebilmektedir.&nbsp;</p>

<p>İdrar kaçırmanın tedavisi ise detaylı bir tıbbi öykü ve belirtilerin ayrıntılı bir şekilde uzman hekime anlatılmasıyla başlamaktadır. İdrar kaçırmanın ne zaman ve ne sıklıkla yaşandığı sorulmalıdır. Mesaneyi etkileyecek sorunun ve semptomlara neden olabilecek diğer durumlar hekim tarafından araştırılmadır. Bunun için fiziksel bir muayene de yapılabilmektedir. Bu muayenede mesane doluyken öksürme istenebilmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Kegel egzersizi öneriliyor</strong></p>

<p>Pelvik taban kasları yaşla ve daha az fiziksel aktiviteyle zayıflamaktadır. Pelvik taban kas eğitimi olarak da bilinen Kegel egzersizleri, stres kaynaklı idrar kaçırmayı önlemeye veya azaltmaya yardımcı olabilmektedir. Pelvik taban kasları çalıştıran egzersizlerdir. Pelvik taban kasları; rahmi, mesaneyi, ince bağırsağı ve rektumu destekler. Her 10 kadından 4’ünde Kegel egzersizlerini denedikten sonra idrar kaçırma sorununda azalma olduğu görülmüştür. Günlük olarak yapılan Kegel egzersizi özellikle hamilelik döneminde yararlı olabilmektedir. Hamilelik ve doğum sırasında sıklıkla görülen pelvik taban kaslarının zayıflamasını önlemeye yardımcıdır.&nbsp;</p>

<p><strong>Bu önerileri dikkate alın&nbsp;</strong></p>

<p>Yaşam tarzı değişiklikleri ve pelvik taban kas eğitiminin yanı sıra hem stres hem de sıkışma tipi idrar kaçırmanın tedavisinde günlük yapılacak basit uygulamalar da faydalı olabilmektedir.</p>

<ol>
	<li>Yaşam tarzı değişiklikleri sorunun çözümünde etkilidir. Özellikle sıvı alımı kontrollü olarak yapılabilir.&nbsp;</li>
	<li>Mesaneyi 2-3 saatte bir boşaltmak için tuvalete gidilmesi idrar kaçırma sorunu için etkili olabilir.</li>
	<li>Dışkılama sırasında zorlanmanın sorun olmaması için kabızlığın kesinlikle tedavi edilmesi gerekir.</li>
	<li>Kilo kontrolünün sağlanması sorunu azaltacaktır.</li>
	<li>Sigara kesinlikle bırakılmadır. Sigara içmek, pelvik taban rahatsızlığının gelişme riskini 2 kat artırmaktadır. Alkol ve kafein tüketimi de sınırlanmalıdır.</li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Oct 2025 15:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/kadinlarda-idrar-kacirma-sorunu-icin-5-oneri-1760357219.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kireçlenmeye karşı kalıcı çözüm: protez cerrahisi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/kireclenmeye-karsi-kalici-cozum-protez-cerrahisi-82873</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/kireclenmeye-karsi-kalici-cozum-protez-cerrahisi-82873</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kireçlenme, eklem kıkırdağının zamanla yıpranmasıyla ortaya çıkan ve özellikle diz, kalça, bel ve ellerde ağrı, tutukluk ve hareket kısıtlılığına yol açan önemli bir sağlık sorunu. Tamamen önlenemese de yaşam tarzı değişiklikleri ve düzenli takip ile ilerlemesini yavaşlatmanın ve yaşam kalitesini artırmanın mümkün olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Selim Şanel, “Diz eklemini harap eden ileri düzey kireçlenme özellikle orta ve ileri yaş grubunda günlük yaşamı ciddi şekilde kısıtlıyor. Yürümekte zorlanan, merdiven inip çıkmakta güçlük çeken ya da dinlenme halinde bile ağrı yaşayan hastalar için protez cerrahisi fark yaratan bir çözüm” dedi.</strong></p>

<p>Modern tekniklerle yapılan diz protezi ameliyatlarının günümüzde çok daha güvenli ve konforlu hale geldiğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı&nbsp;Prof. Dr. Selim Şanel, “Ameliyat kararı verildikten sonra hastaya detaylı tetkikler uygulanır ve anestezi ile reanimasyon uzmanları tarafından kapsamlı bir değerlendirme yapılır. Hazırlıkların ardından gerçekleştirilen operasyon ortalama bir ila bir buçuk saat sürer. Ameliyat sonrası temel amaç hastayı en kısa sürede ayağa kaldırmak ve yürütmektir. Çoğu hasta ameliyatın ertesi günü ilk adımlarını atabilse de bu süreçte fizik tedavi ve rehabilitasyon desteği de çok kıymetli” dedi.</p>

<p><strong>Cerrahi sonrası spor hayatına dönülebilir</strong></p>

<p>Gelişen implant teknolojisi sayesinde kullanılan protezlerin ortalama 15–20 yıl dayanabildiğini söyleyen Şanel, “Ameliyat sonrası hasta günlük yaşamına daha ağrısız ve rahat bir şekilde döner. Uygun kas ve vücut yapısına sahip olanlar; yürüyüş, yüzme, bisiklet hatta tenis gibi sporlara bile geri dönebilir” açıklamasında bulundu.&nbsp;</p>

<p>Her ne kadar protez teknolojisindeki gelişmeler hastalara büyük konfor sunsa da kireçlenmenin önlenmesi ve eklem sağlığının korunmasının hâlâ en etkili yaklaşım olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Selim Şanel, kireçlenmeye karşı alınabilecek önlemlerden bahsetti:</p>

<p><strong>Düzenli egzersizle kaslarınızı güçlendirin</strong></p>

<p>Fizik tedavi egzersizleri ve hafif direnç çalışmaları ile kaslarınızı güçlendirerek eklemlerin yükünü azaltın. Yürüyüş, yüzme, pilates veya bisiklet gibi eklemi zorlamayan aktiviteler de tercih edilebilir.</p>

<p><strong>İdeal kilonuzu koruyun</strong></p>

<p>Fazla kilo özellikle diz ve kalça eklemlerinde kireçlenmeyi hızlandıracağı için ideal kilonuzu korumaya özen gösterin.</p>

<p><strong>Sağlıklı beslenin</strong></p>

<p>Omega-3 içeren balık, ceviz, keten tohumu gibi gıdalarla, C ve E vitamini içeren besinleri sofranızdan eksik etmeyin.</p>

<p><strong>Bol su için</strong></p>

<p>Eklem kıkırdaklarının beslenmesi için günlük yeterli sıvı alımına özen gösterin.</p>

<p><strong>Eklem dostu alışkanlıklar edinin</strong></p>

<p>Uzun süre ayakta kalmaktan, diz çökme ve çömelme gibi zorlayıcı hareketlerden kaçının.</p>

<p><strong>Ortopedik ayakkabılar tercih edin</strong></p>

<p>Ayağınızı ve dizinizi destekleyen ayakkabılar eklem sağlığını koruyacağı için ortopedik olanları seçmeye dikkat edin.</p>

<p><strong>Sıcak-soğuk kompresten yararlanın</strong></p>

<p>Kireçlenmede sıcak kompres kasları gevşetip eklem sertliğini azaltırken, soğuk kompres iltihap ve şişliği hafifletir, ağrıyı azaltır. Bu nedenle eklemde şişlik yoksa sıcak, şişlik ve iltihap varsa soğuk kompres tercih edin.</p>

<p><strong>Düzenli doktor kontrolünü ihmal etmeyin</strong></p>

<p>Erken teşhis ve takip, kireçlenmenin ilerlemesini yavaşlatır bu nedenle doktor kontrollerinizi aksatmayın.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Oct 2025 15:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/kireclenmeye-karsi-kalici-cozum-protez-cerrahisi-1760357154.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme onarımıyla doğal görünüme yakın sonuçlar alınıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/meme-onarimiyla-dogal-gorunume-yakin-sonuclar-aliniyor-82867</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/meme-onarimiyla-dogal-gorunume-yakin-sonuclar-aliniyor-82867</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Dünya genelinde ve ülkemizde her 8 kadından 1’i yaşamının bir döneminde meme kanserine yakalanıyor. Meme kanserinin kadınlarda görülme oranı giderek artarken, tanı ve tedavisinde yaşanan önemli gelişmeler ise hayat kurtarıyor. Erken tanı yöntemlerindeki ilerlemeler ve tedavi seçeneklerinin çeşitlenmesi, artık birçok kadının memenin alınmasına gerek kalmadan iyileşmesini mümkün kılıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bülent Saçak,</strong>&nbsp;ancak yine de bazı durumlarda memenin kısmen veya tamamen alınmasının gerekebildiğini belirterek, “Kanserle savaşmak gibi zorlu bir mücadeleye meme kaybı da eklendiğinde, hastalarda özgüven kaybından derin duygusal etkilenmeye kadar uzanan psikolojik zorluklar gelişebilmektedir” diyor.<br />
&nbsp;</p>

<p>Son yıllarda meme onarımı (rekonstrüksiyon) ameliyatları sayesinde kadınların hem estetik hem de psikolojik açıdan büyük bir rahatlama yaşadıklarına dikkat çeken&nbsp;<strong>Prof. Dr. Bülent Saçak,</strong>&nbsp;“Meme onarımı yalnızca fiziksel bir yeniden inşa değil, aynı zamanda kadınların kendilerini yeniden bütün, güçlü ve özgüvenli hissetmelerini sağlayan uzun bir iyileşme sürecidir” diyor. Kanser tedavisindeki yeniliklere paralel olarak meme onarımının bütüncül meme tedavisinin ayrılmaz bir parçası haline geldiğini vurgulayan&nbsp;<strong>Prof. Dr. Bülent Saçak,</strong>&nbsp;sözlerine şöyle devam ediyor: ”Bugün hastalarımıza birbirinden farklı onarım seçenekleri sunabiliyoruz. Ancak, her seçenek avantajlar ve dezavantajlar barındırır. Hangi seçeneğin sizin için en uygun olduğuna, plastik cerrahınızla yapacağınız görüşme ve muayene sonrasında karar verilmelidir. En ideal sonuçlara ulaşmak doğru hastada doğru tedaviyi planlamakla, bazen birden fazla ameliyatla ve zamana yayılan bir süreçle mümkündür. Doğru zamanlama, uygun yöntem seçimi ve multidisipliner yaklaşım, hem estetik hem de psikolojik açıdan en tatmin edici sonuçlara ulaşmanın anahtarıdır." &nbsp;</p>

<p><strong>Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bülent Saçak</strong>, meme onarımı hakkında en çok merak edilen 7 soruyu yanıtladı.&nbsp;</p>

<p><strong>Meme onarımı için en ideal zaman nedir?<br />
&nbsp;</strong><br />
Cerrahi olarak tamamı veya bir kısmı alınan memenin tekrar bir bütün haline getirilmesi “meme onarımı” olarak adlandırılıyor. Meme onarımı; mastektomi (memenin alınması ameliyatı) ile aynı anda ya da daha sonra olmak üzere iki farklı dönemde yapılabiliyor. Onarımın zamanlamasında hastanın tercihi ve yaşam tarzı önemli olsa da; yaşı, genel sağlık durumu, kanserin evresi, ameliyat sonrası radyoterapi veya kemoterapi alıp almayacağı gibi pek çok faktör dikkate alınıyor. Prof. Dr. Bülent Saçak, “En ideal onarım, gerek kozmetik gerekse psikososyal üstünlükleri nedeniyle eş zamanlı onarımdır. Ancak onkolojik veya başka nedenlerle yapılamamışsa, geç dönemde de meme onarımı ameliyatı gerçekleştirilebilir” diyor.</p>

<p><strong>Mastektomi ile aynı anda onarım neden tercih ediliyor?<br />
&nbsp;</strong><br />
Mastektomi ile aynı anda yapılan onarımda, hastalıklı olmayan meme cildi ve bazı durumlarda meme ucu korunarak normale yakın ve oldukça tatmin edici bir meme görünümü elde edilebiliyor. Prof. Dr. Bülent Saçak, "Memenin alınması ile aynı operasyonda gerçekleştirilen onarımda meme cildinin korunabilmesi sayesinde hem estetik açıdan daha doğal bir görünüm elde edilir hem de hastalar meme kaybı yaşamadıkları için psikolojik olarak çok daha rahat bir iyileşme süreci geçirirler" bilgisini veriyor. Geç onarımda elde edilen estetik sonuçlar ise genellikle eş zamanlı onarımlara kıyasla daha az tatmin edici oluyor.<br />
&nbsp;</p>

<p><strong>Meme onarımı için seçenekler nelerdir?<br />
&nbsp;</strong><br />
&nbsp;Meme onarımı temel olarak üç ana seçenekten oluşuyor:</p>

<p>• &nbsp;Hastanın kendi dokusuyla onarım</p>

<p>• &nbsp;Silikon protez kullanımı</p>

<p>• &nbsp;Her iki yöntemin kombinasyonu<br />
<br />
<strong>Hastanın kendi dokusuyla onarım:</strong>&nbsp;Bu teknikte vücudun farklı bölgelerinden alınan dokular nakledilerek meme yeniden şekillendiriliyor. Dokuların yapısal benzerliği nedeniyle doğala en yakın sonuçlar elde edilirken, yabancı bir materyalin kullanılmaması sebebiyle uzun vadede en sorunsuz ve memnuniyet verici sonuçlar bu yöntemle sağlanıyor. En çok tercih edilen doku kaynağı karın bölgesi olmakla birlikte kalça, sırt ve uyluk bölgeleri de kullanılabiliyor.</p>

<p><strong>Silikon protezle onarım:</strong>&nbsp;Bu yöntemde meme, vücudun başka bir bölgesinden doku alınmadan, silikon protezlerle yeniden şekillendiriliyor. Silikon protezlerle onarım hastanın ve hastalığının durumuna göre tek seansta veya iki seansta tamamlanıyor. En uygun adaylar, vücudunda ek bir ameliyat istemeyen, cildi sağlıklı olan ve radyoterapi almamış veya almayacak olan hastalardır.<br />
<br />
<strong>Her iki yöntemin kombinasyonu:&nbsp;</strong>Protez ve özdoku tekniklerinin avantajlarını birleştirirken, her iki yöntemin risklerini de taşıyabiliyor. Bu nedenle günümüzde en son tercih edilen seçenektir.<br />
<br />
<strong>Meme ucunda hangi yöntemlere başvuruluyor?<br />
&nbsp;</strong><br />
Bazı hastalarda mastektomi sırasında meme ucunun da alınması gerekebiliyor. Bu durumda, ameliyattan veya radyoterapi tedavisinden 4–6 ay sonra yeni meme ucu oluşturulabiliyor. Prof. Dr. Bülent Saçak, meme ucunu çevreleyen ve “areola” olarak adlandırılan bölgenin ise dövme (tatuaj) işlemiyle memenin diğer kısmıyla uyumlu şekilde renklendirildiğini belirtiyor.<br />
<br />
<strong>Kemoterapi ve radyoterapi meme onarımını engeller mi?<br />
&nbsp;</strong><br />
Prof. Dr. Bülent Saçak, kemoterapi ve radyoterapi tedavisinin meme onarımı için engel olmadığını, ancak onarım metodu seçerken dikkate alınması gerektiğini, esas önemli olanın ise meme onarımının bu tedavileri aksatmaması olduğunu ifade ediyor; “Onarımın ardından gelecek radyoterapi veya kemoterapi tedavisinin gecikmemesi gerekir. Onarım sonrasında yara iyileşme problemleri tedavide gecikmelere yol açabilir. Bu nedenle, onarım yönteminin titizlikle seçilip uygulanması tedavi sürecinin güvenliği açısından önemlidir” diyor. Öte yandan, onarım sonrası uygulanan radyoterapi nihai estetik sonucu da olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle implant ile onarılmış memede radyoterapi önemli komplikasyonlara yol açabiliyor. Radyoterapi tedavisinin planlandığı durumlarda, uygulanacak onarım yönteminin buna uygun şekilde seçilmesi büyük önem taşıyor. Hastanın radyoterapi süreci ve olası etkileri konusunda önceden bilgilendirilmesi, hem estetik sonuçların hem de tedavi başarısının korunmasına yardımcı oluyor.<br />
<br />
<strong>Meme onarımı kanserin tekrarlamasını kolaylaştırır mı?<br />
&nbsp;</strong><br />
Prof. Dr. Bülent Saçak, meme onarımının kanserin tekrarlamasını kolaylaştırdığına veya teşhis edilmesini zorlaştırdığına dair bir kanıt bulunmadığını vurgulayarak, “Kanserin tekrarlama riski, hastalığın evresi ve uygulanan tedavi yöntemiyle yakından ilişkilidir. Bu nedenle, meme kanseri sonrasında taramalar eksiksiz sürdürülmelidir” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Günlük aktivitelere ne zaman dönülür?<br />
&nbsp;</strong><br />
Meme onarımı sonrasında günlük aktivitelere dönüş süresi, seçilen onarım yöntemine bağlı olarak değişmekle birlikte genellikle 3–4 haftayı buluyor. Yürüyüş gibi basit egzersizlere ilk günden itibaren başlanabilirken, pilates ve ağırlık kaldırma gibi daha kompleks egzersizler için yaklaşık 6 hafta beklemek gerekiyor. Prof. Dr. Bülent Saçak sözlerini, “Hastanın ilk 3 hafta içinde, işlem yapılan taraftaki omuz ve kol hareketlerini kısıtlaması iyileşmeyi hızlandırmakta ve ağrıyı azaltmaktadır” diyerek sonlandırıyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Oct 2025 15:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/meme-onarimiyla-dogal-gorunume-yakin-sonuclar-aliniyor-1760357090.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çalışanların %75 inin Duygu Durumunu Doğrudan İş Hayatı Etkiliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/calisanlarin-75-inin-duygu-durumunu-dogrudan-is-hayati-etkiliyor-82865</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/calisanlarin-75-inin-duygu-durumunu-dogrudan-is-hayati-etkiliyor-82865</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Meditopia, 2025 yılının ilk üç çeyreğinde topladığı verilerle hazırladığı Wellbeing Raporu’nda Türkiye’deki çalışanların duygu durumları, ağrı noktaları ve esenlik düzeylerini analiz etti. 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü’nde açıklanan veriler, iş yaşamında psikolojik dayanıklılığın ve duygusal esenliğin önemini yeniden hatırlattı. Türkiye genelinde 100 şirkette 150 bini aşkın çalışanın dahil olduğu Meditopia Çalışan Destek Platformu tarafından hazırlanan Meditopia 2025 Wellbeing Raporu, çalışanların stres ve kaygı düzeylerinin yüksek, mutluluk düzeyi ve uyku kalitesinin orta, hareket seviyesinin ise düşük seviyede seyrettiğini ortaya koydu. Verilere göre, çalışanların %93’ü duygularını en çok iş, eğitim veya yakın ilişkilerinin etkilediğini belirtirken esenlik dengesinin yıl boyunca dalgalı seyrettiği görülüyor.</strong></p>

<p>Sağlık ve esenlik, geçmişten günümüze, üzerine en çok çalışmaların gerçekleştiği konuların başında yer alıyor. Bu yüzden Dünya Ruh Sağlığı Günü, bireylerin ve kurumların psikolojik iyi oluş ve dayanıklılığa verdiği önemi yeniden düşünmeleri için güçlü bir hatırlatıcı oluyor. Meditopia, 2025’in ilk üç çeyreğini baz alarak hazırladığı Çalışan Wellbeing Raporu ile Türkiye’deki çalışanların hem ruhsal hem de bütüncül esenlik durumuna dair güncel tabloyu ortaya koydu. Ülke genelinde 15 bini aşkın çalışanın katılım sağladığı raporun sonuçlarına göre çalışanların genel esenlik seviyesinin 54,4 puanla orta düzeyde seyrettiği raporlandı. 100 puan üzerinden yapılan skorlamada 66 puanla stres ve 63,3 puanla kaygı indekslerinin ise yüksek seviyelerde olduğu vurgulanıyor. Meditopia uzmanlarına göre bu tablo, yılın farklı dönem ve aylarında değişkenlik gösteriyor ve çalışanların yıl boyunca duygusal dalgalanmalar yaşadığını ve destek mekanizmaları yetersiz kaldığında bu dengenin hızla bozulabildiğini ortaya koyuyor.</p>

<p>Çalışanların %49’u stres ve kaygılarının en büyük sebebi olarak gelecek belirsizliğini işaret ederken, %46’sı fiziksel sağlık ve uyku problemlerini, %40’ı ise kişisel zaman eksikliğini öne çıkarıyor. Bu veriler, çalışanların psikolojik desteğe ek olarak fiziksel ve sosyal açıdan da desteklenmeye ihtiyaç duyduklarını gözler önüne seriyor.</p>

<p><strong>Çalışanların Mutluluk Seviyesi 54,3 Puanla Orta Düzeyde</strong></p>

<p>Raporun en çarpıcı bulgularından biri, çalışanların duygusal durumları üzerindeki iş ve özel yaşam dengesinin belirleyici rolü oldu. Rapora göre katılımcıların %93’ünün duygularını en çok iş, eğitim veya yakın ilişkileri etkiliyor. %75’i ise bu dalgalanmaların merkezinde doğrudan iş hayatının yer aldığını belirtiyor. Bu veriler, işverenlerin çalışan esenliğinde üstlendikleri sorumluluğun büyüklüğünü bir kez daha ortaya koyuyor. İş yükü, performans baskısı, finansal zorluklar ve yönetici ilişkileri, stres ve tükenmişliğin en güçlü tetikleyicileri arasında geliyor. Mutluluk İndeksi bulgularına göre çalışanların mutluluk seviyesi 54,3 puanla orta düzeyde raporlandı. Araştırma süresi boyunca elde edilen sonuçlara göre her 10 çalışandan 1’i son bir ay içinde hiçbir zaman ya da neredeyse hiç bir zaman mutlu veya memnun hissetmediğini ifade ediyor.</p>

<p><strong>İş-Özel Yaşam Dengesindeki Bozulmalar Hareketsizliği Artırıyor</strong></p>

<p>Rapor, çalışanların yalnızca duygusal değil, fiziksel esenlik alanında da desteğe ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Uyku kalitesinin 50,6 ile orta, egzersiz indeksinin ise 37,1 puanla düşük seviyede kaldığı ise diğer bulgular arasında. Verilere göre katılımcıların %84’ü fiziksel ağrı yaşıyor olsa da %50’sinden fazlası hiç egzersiz yapmıyor. Meditopia verilerine göre düzenli hareket ve kaliteli uyku, genel esenlik skoruyla paralel dalgalanmalar gösteriyor. Ancak iş-özel yaşam dengesindeki zorlanmalar, çalışanların bu alanlarda sürdürülebilir bir rutin oluşturmasına engel teşkil ediyor.&nbsp;</p>

<p><strong>“Çalışan Sağlığı ve İyi Oluş, Kurum Kültürünün Ayrılmaz Bir Parçası”</strong></p>

<p>Bugün iş yaşamının profesyonel becerilerin ötesinde, duygusal dayanıklılığın da sınandığı bir alan haline geldiğini belirten Meditopia Kurucu Ortağı ve CEO’su Fatih Mustafa Çelebi, “Çalışanlar, artan tempo ve belirsizlik içinde fiziksel sağlıklarını, sosyal ilişkilerini ve kişisel alanlarını korumakta zorlanıyor. Hızla değişen koşullar, artan belirsizlikler ve sürekli tetikte olma hali, çalışanların içsel dengesini korumasını her zamankinden daha zor hale getiriyor. Kurumların çalışanlarının iyi oluşunu stratejik bir öncelik olarak ele almadıkları sürece sürdürülebilir bir başarı inşa etmeleri ise mümkün görünmüyor. Gerçek sürdürülebilirliğin, finansal büyüme ya da operasyonel verimlilikle sınırlı kalmaması, çalışanların ruhsal dayanıklılığının, yaşam dengesi ve aidiyet duygusuyla ölçülmesi gerektiği tartışılmaz bir gerçek. Meditopia olarak, bireylerin ve kurumların ruh sağlığına dair farkındalığını artırmak, bu alanı konuşulabilir ve erişilebilir kılmak için çalışıyoruz. Geliştirdiğimiz bütüncül çözümlerle çalışanların stres, kaygı, uyku, hareket ve mutluluk gibi temel wellbeing alanlarında ihtiyaç duydukları desteğe diledikleri anda ulaşmalarını sağlıyoruz. Çünkü bizce çalışanların sağlık ve wellbeing hizmetlerine erişebiliyor olması, kurum kültürünün ayrılmaz bir parçası.” açıklamalarında bulundu.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Oct 2025 15:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/calisanlarin-75-inin-duygu-durumunu-dogrudan-is-hayati-etkiliyor-1760357077.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dr. Yavuz Dizdar: Su ihtiyacı kola ile karşılanmaz</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dr-yavuz-dizdar-su-ihtiyaci-kola-ile-karsilanmaz-82849</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dr-yavuz-dizdar-su-ihtiyaci-kola-ile-karsilanmaz-82849</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası 15. Kocaeli Kitap Fuarı, birçok etkinlik ve söyleşileri ile Kocaeli Kongre Merkezi’nde misafirlerini ağırlıyor. Kamuoyunun sağlık alanında yakından tanıdığı Dr. Yavuz Dizdar, Selim Sırrı Paşa Salonu’nda “Sağlık ve Çocuklarımızın Geleceği” adlı söyleşisinde, “Su ihtiyacı kola ile karşılanmaz” dedi.</p>

<p><strong>“SUYUN KARŞILIĞINI DİĞER İÇECEKLERDE BULAMAZSINIZ “</strong></p>

<p>Kocaeli’nin okuyan ve okutan kent olarak anılmasına büyük katkılar sağlayan Uluslararası 15. Kocaeli Kitap Fuarı, sağlık alanında önemli bilgileri de kitap dostları ile paylaşıyor. Selim Sırrı Paşa Salonu’ndaki söyleşisini katılımcılarla soru-cevap şeklinde gerçekleştiren Dr. Yavuz Dizdar, su içme alışkanlığı üzerine gelen bir soruya, “Ben şahsen günde 7-8 litre su içiyorum. Çok su içmek iyi midir? İyidir ama ben bu kadar suyu sevdiğim için içiyorum. Ben sabahları iki tane kahve içiyorum, arkasında bir buçuk litre su içiyorum. Ben evden çıkana kadar toplamda iki litre su içmiş oluyorum. Hastanede de çay ve suyumu içiyorum. Akşamda üç tane bir buçukluk şişe sabaha kadar bitmiş oluyor. Şunu belirteyim ‘ben su değil ama çay içiyorum’ bu olabilir. Vücudun su ihtiyacı karşılanabilir. Ama ben su içiyorum ama onun yerine limonata veya kola içiyorum işte o olmaz. Yani suyun karşılığını diğer içeceklerle bulma şansınız yok. Su kesinlikle içeceksiniz” şeklinde cevapladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Oct 2025 17:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/dr-yavuz-dizdar-su-ihtiyaci-kola-ile-karsilanmaz-1760193482.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hijyen ve aşı hayat kurtarıyor! B ve C Hepatiti kronikleşebiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/hijyen-ve-asi-hayat-kurtariyor-b-ve-c-hepatiti-kroniklesebiliyor-82846</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/hijyen-ve-asi-hayat-kurtariyor-b-ve-c-hepatiti-kroniklesebiliyor-82846</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, hepatitin nedenleri, bulaşma yolları, belirtileri, kronikleşme riskleri, tedavi ve korunma yöntemleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Viral hepatitler, dışkı–ağız yolu ile kan ve vücut sıvıları yoluyla bulaşıyor!</strong></p>

<p>Hepatitin karaciğerin iltihaplanması olarak bilinen bir hastalık olduğunu hatırlatan&nbsp;Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Bu hastalık; virüsler, alkol tüketimi, bazı ilaçlar veya bağışıklık sistemi problemleri gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir.” dedi.</p>

<p>Viral hepatit yapan virüslerin, Hepatit A, B, C, D, E harfleri ile isimlendirildiğini aktaran&nbsp;Dr. Mamçu, “Viral hepatitler başlıca iki yolla bulaşır. İlki dışkı–ağız yoludur. Hepatit A ve Hepatit E virüsleri bu yolla bulaşır. Virüs taşıyan dışkı ile kirlenmiş su ve besin maddelerinin (sebze ve meyveler) ağızdan alınması suretiyle enfeksiyon gelişir. Virüsle kirlenmiş yüzeylere temas etmiş ellerin ağıza değdirilmesi de kişisel bulaşmada çok önemlidir. Diğer bulaş yolu da kan ve vücut sıvılarıdır. Hepatit B, Hepatit C ve Hepatit D virüsleri bu yolla bulaşır. Bu virüsleri taşıyan kişiler ile korunmasız cinsel temas, ortak enjektör, jilet, diş fırçası kullanımı, akupunktur, diş tedavisi veya sağlık çalışanlarında iğne batması başlıca bulaşma yoludur. Hastalığın, bu virüsleri taşıyan anneden bebeğe geçişi de mümkündür.” açıklamasını yaptı.&nbsp;</p>

<p><strong>B, C ve D virüslerinde kronikleşme riski yüksek!</strong></p>

<p>Hepatit virüslerinin belirti ve klinik tablolar açısından belirgin bir fark göstermemekle beraber, etkiledikleri yaş grupları, kuluçka süreleri, iyileşme şekilleri ve kronikleşme açısından fark gösterdiğini kaydeden&nbsp;Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Kuluçka süreleri A virüsü için 15-45 gün, B ve C virüsü için 30-180 gündür.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Hastaların yarısından fazlasında hastalık sırasında gözlerde ve ciltte sarılığın hiç olmaması ya da çok hafif olmasının mümkün olduğuna dikkat çeken&nbsp;Dr. Mamçu&nbsp;sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bu nedenle pek çok kişi sarılık hastalığı geçirdiğini fark edemez. Çocuklarda belirtiler daha hafif ve kısa süreli olduğundan, özellikle küçük yaş grubundaki çocuklarda hastalık teşhis edilmeden geçebilir. Hastaların bir kısmında ise kuluçka süresini takiben halsizlik, iştahsızlık, mide bulantısı, karnın sağ üst kadranında ağrı, derinin ve gözakının sararması ve idrarın koyulaşması ile başlar. Kısa süren ateş olabilir. Bulaşıcı sarılık genellikle 4-6 haftalık bir hastalıktır. A ve E virüsü ile olanlar sonunda şifa ile sonlanır ve kronikleşme göstermez. B, C ve D virüsleri ile oluşan sarılıklar kronikleşebilir. Bu oran, B virüsü için yüzde 5-10, C virüsü için yüzde 80 kadardır.”&nbsp;</p>

<p><strong>Hepatit A ve E, gıda hijyeni ve genel hijyenin iyi olmadığı koşullarda daha kolay bulaşıyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Hangi risk faktörlerinin hepatit bulaşma olasılığını artırdığına değinen&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Hepatit A ve E, el yıkama kurallarına uyulmadığı, gıda hijyeninin iyi olmadığı, tuvalet temizliğinin yeterince yapılmadığı koşullarda daha kolay bulaşır. Özellikle ilkokullarda toplu yaşanılan yerlerde salgınlar yapar.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Dr. Mamçu,&nbsp;Hepatit B ve C virüsünün bulaşma riskinin ise sağlık personelinde, virüsü taşıyan kişilerin aile fertlerinde, kan transfüzyonu yapılan kişilerde, damar yolundan ilaç bağımlılarında, diş tedavisi görenlerde, hemodiyaliz hastalarında ve çok eşli ilişki yaşayanlarda daha fazla olduğunu aktardı.&nbsp;</p>

<p><strong>Belirtilerin erken fark edilmesi yayılımın önlenmesi açısından çok önemli!&nbsp;</strong></p>

<p>Hepatitten şüphelenilmesi veya belirti görülmesi durumunda, sağlık kuruluşunda yapılacak virüse özgü kan testleri ile tanı konulduğunu dile getiren&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Belirtilerin erken fark edilmesi ve hastaların tanınması sağlam kişilere bulaşmayı engellemek ve yayılımın önlenmesi açısından çok önemlidir.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Hepatit B ve C için mevcut tedavi yöntemlerinden bahseden<strong>&nbsp;</strong>Dr. Mamçu, “Hepatit B ve C virüsünün çoğalmasını durduran veya yavaşlatan, karaciğerin iltihaplanmasını ve hasarını azaltan ilaçlar kullanılır. Bunlar en az 1 yıl ve genellikle daha uzun süre günde bir kez hap olarak alınır. Kronik Hepatit B enfeksiyonu tedavisinde hastanın durumuna ve virüsün yaygınlığına göre tedavi seçenekleri değişebilir. Takip ve tedavide en kritik nokta doğru hekim tarafından doğru zamanda ve doğru ilaç(lar) ile tedaviye başlanması ve hastaların izlenmesidir. Gastroenteroloji veya Enfeksiyon Hastalıkları klinikleri kronik hepatit hastalarını izler. Burada yapılan değerlendirme sonrası güncel kılavuzlara uygun olarak tedavi kararı verilir.” şeklinde konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>Risk grubundaki kişilerin aşılanmaları en önemli tedbir!&nbsp;</strong></p>

<p>Hepatit A ve B aşılarının koruyuculuklarının son derece yüksek olduğunu vurgulayan&nbsp;Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Risk grubundaki kişilerin mutlaka aşılanmaları en önemli tedbirdir.” dedi.</p>

<p>Virüsün bulaşma yoluna göre hijyen önlemlerinin de alınmasını öneren&nbsp;Dr. Mamçu, “Temizliğinden emin olunmayan çiğ gıda ve su tüketiminden kaçınmak, sık sık el yıkamak ve güvenli cinsel ilişki kurmak bulaşmayı önlemek açısından yeterlidir. Hepatit B ve C için bir başkasına ait kan ve vücut sıvılarına doğrudan temastan kaçınmak gerekir.” uyarısında bulundu.&nbsp;</p>

<p><strong>Hepatit B aşısı ömür boyu koruma sağlıyor!&nbsp;</strong></p>

<p>T.C. Sağlık Bakanlığı Bebek ve Çocuk Dönemi Aşı Takvimine göre Hepatit B aşısının doğumda, Hepatit A aşısının ise 18 aylıkken yapıldığını kaydeden&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Her iki aşı da ücretsizdir. Hepatit B aşısı güvenli olup ömür boyu koruma sağlar.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Çocukluk çağında aşılanmamış ve yüksek bulaşma riski taşıyan kişilere de aşı önerildiğini ifade eden&nbsp;Dr. Mamçu,&nbsp;sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Hepatit A aşısı olmayan erişkinlerde hijyen açısından riskli bölgelere seyahat öncesi aşı yapılmalıdır. Aşı öncesi antikor testiyle bağışıklık durumu kontrol edilebilir. Hepatit C, E ve D için aşı bulunmaz.&nbsp;</p>

<p>Hepatit B ve Hepatit C virüsü ile yaşayan kişiler, kan ve diğer vücut sıvıları ile hastalığı başkalarına bulaştırabileceğini bilmeli. Kan vermemeli ve korunmasız olarak (kondom kullanmadan) bağışık olmayan veya aşılanmamış kişilerle cinsel ilişkiye girmemeliler. Panik göstermemeli, fakat düzenli doktor kontrolünde olmalılar. Her 6-12 ayda bir karaciğer fonksiyon testlerini yaptırmalılar. Alkol almaktan kaçınmalı, herhangi bir nedenle ilaç almak zorunda kalırsa bunu doktora danışmalılar.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Oct 2025 17:37:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/hijyen-ve-asi-hayat-kurtariyor-b-ve-c-hepatiti-kroniklesebiliyor-1760193433.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zihinsel Yükler EMDR Terapisiyle Hafifletilebiliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/zihinsel-yukler-emdr-terapisiyle-hafifletilebiliyor-82802</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/zihinsel-yukler-emdr-terapisiyle-hafifletilebiliyor-82802</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Toplumda pek çok kişi yaşamlarının bir döneminde travmatik ya da zorlayıcı olan olaylara maruz kalıyor.&nbsp;Travmatik olayların başında çocukluk çağı ihmalleri, ani veya beklenmedik kayıplar, ağır hastalıklar, kaza ve doğal afetler ile sınav ya da performans baskısı gibi yüksek stres yaratan deneyimler geliyor.&nbsp;Bu tür travmatik olaylara maruz kalan kişilerin belleğinde bu olay sağlıklı bir biçimde işlenmeden "donmuş" olarak kalıyor. İşlenmeden kalan bu anılar tetikleyici durumlarla karşılaşıldığında; aşırı korku, kaygı, utanç ya da öfke gibi yoğun tepkilere yol açabiliyor. Bilimsel bir psikoterapi yöntemi olan EMDR terapisiyle bireyin rahatsız edici yaşam deneyimlerinden kaynaklanan duygusal sıkıntı ve semptomların hafifletilmesi sağlanabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Klinik Psikoloji Bölümü’nden Uz.Psi. Sevcan Aktaş, “10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü” nedeniyle zihinsel travmalar ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. &nbsp;</p>

<p><strong>Beynin psikolojik yaraları iyileştirme kapasitesini harekete geçiriyor</strong></p>

<p>Göz hareketleriyle duyarsızlaşma ve yeniden işlemleme (Eye Movement Desensitization and Reprocessing- EMDR) terapisi, rahatsız edici ya da zorlayıcı yaşam deneyimlerinden kaynaklanan duygusal sıkıntıların ve semptomların hafifletilmesine yardımcı olan bilimsel bir psikoterapi yöntemidir. Psikolojik travmanın beyindeki işlenme biçimine doğrudan temas eder. Tıpkı fiziksel yaralanmalarda vücudun doğal olarak iyileşme sürecine girmesi gibi, EMDR terapisi de beynin psikolojik yaraları iyileştirme kapasitesini harekete geçirmemizi sağlar.&nbsp;</p>

<p><strong>Taciz, aşağılanma ve başarısızlık gibi bazı zorlu anlar beyinde donmuş halde kalabiliyor</strong></p>

<p>Kaza, kayıp, taciz gibi travmatik olaylar ile aşağılanma veya başarısızlık gibi yoğun stres yaratan deneyimler, bazı durumlarda beyin tarafından sağlıklı biçimde işlenemez ve işlenmemiş biçimde bellekte depolanabilir.&nbsp;Bu da tetikleyici durumlarla karşılaşıldığında yoğun korku, kaygı, utanç ya da öfke gibi yoğun tepkilere yol açabilir. EMDR terapisi, bireyin doğal iyileşme sürecini başlatmak için özel olarak yapılandırılmış protokoller ve çift yönlü uyarım (göz hareketi, dokunsal veya işitsel uyarı) teknikleri kullanılır.</p>

<p><strong>Beyindeki işlenmeden donmuş durumlar EMDR terapisiyle yeniden işlenir</strong></p>

<p>Terapist ilk olarak danışanın geçmiş öyküsünü alır, güncel belirtileri değerlendirir ve gelecekteki hedeflerini anlamaya çalışır. Daha sonra birlikte çalışılacak anılar belirlenir. Bu anılar, olumsuz düşünceler, beden duyumları ve duygular eşliğinde terapide ele alınır. Terapi sırasında, danışanın beynindeki bilgi işleme sisteminin yeniden devreye girmesi hedeflenir. Zihinsel olarak bu anıyla bağlantılı rahatsız edici öğeler aktive edilirken, çift yönlü uyarım eşliğinde bu anı yeniden işlenir.&nbsp;</p>

<p><strong>Beyin “Bu zorlu süreç geçti artık güvendeyim” mesajını alır</strong></p>

<p>Bu uyarım,&nbsp;beynin sağ ve sol yarım küreleri arasında iletişimi güçlendirir. Bu süreç, tıpkı uykudayken rüya gördüğümüz REM evresinde olduğu gibi, beynin bilgiyi sınıflandırıp duygusal yükünü azaltmasına yardımcı olur. Beyin, olayı artık "şu anda yaşanan bir tehdit" olarak değil, "geçmişte yaşanmış bir deneyim" olarak algılamaya başlar.</p>

<p>Bu yeniden işlemleme sırasında kişi, anıya eşlik eden olumsuz düşünceleri ve yoğun duyguları daha gerçekçi biçimde değerlendirmeye başlar. “Ben güçsüzüm” gibi inançların yerini “O anda elimden geleni yaptım” gibi daha dengeli düşünceler alır. Duygusal yoğunluk azalır, bedensel gerginlik gevşer ve kişi kendini daha huzurlu hisseder.</p>

<p><strong>Hangi durumlarda EMDR uygulanabilir?</strong></p>

<p>Başlangıçta travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) için geliştirilmiş olsa da EMDR şu durumlarda etkili bir şekilde kullanılabilir:&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB)</li>
	<li>Kaygı bozuklukları</li>
	<li>Sınav kaygısı ve performans baskısı</li>
	<li>Yas ve kayıp sonrası yaşanan duygusal zorlanmalar</li>
	<li>Özgüven eksikliği, değersizlik düşünceleri</li>
	<li>Çocukluk çağı ihmal veya istismar deneyimleri</li>
	<li>Kaza, ameliyat gibi fiziksel travmalardan sonra gelişen duygusal sorunlar</li>
</ul>

<p><strong>EMDR, gelecekteki kaygı verici olaylarda da kişiyi rahatlatabiliyor</strong></p>

<p>EMDR terapisi sadece geçmişte yaşanmış travmalara değil, gelecekte kaygı uyandıran durumlara da uygulanabilir. Kimi zaman kişi henüz yaşanmamış bir olay hakkında yoğun stres yaşayabilir. “Sınavda yine panik olursam, toplantıda herkesin önünde konuşmam gerekirse…” gibi kişi de panik korku yaratan durumlarda EMDR terapistiyle gelecekte olmasını beklediği sahneyi zihninde canlandırır. Bu sırada yine çift taraflı uyarım (örneğin göz hareketleri) uygulanır. Zihin, bu "olasılık sahnesi"ni işlerken kişi, o duruma karşı verdiği yoğun tepkileri hafifletir ve yavaş yavaş duruma duyarsızlaşır. Yani kaygı, korku, panik gibi duygular azalır. Yerine daha dengeli, daha güvenli bir içsel yanıt gelişir. Bu çalışmada amaç, kişinin zihinsel olarak o olaya hazırlanmasını sağlamak, gerekli başa çıkma kaynaklarını harekete geçirmek ve beyni “bu durumu güvenle atlatabilirim” mesajına alıştırmaktır.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Oct 2025 14:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/zihinsel-yukler-emdr-terapisiyle-hafifletilebiliyor-1760094283.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme kanseri ile ilgili 5 şehir efsanesi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/meme-kanseri-ile-ilgili-5-sehir-efsanesi-82796</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/meme-kanseri-ile-ilgili-5-sehir-efsanesi-82796</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kadınlarda en yaygın kanser türü olan meme kanseri hakkında tüm farkındalık çalışmalarına rağmen hâlâ birçok yanlış inanış bulunuyor. İnternette, sosyal medyada veya kulaktan kulağa yayılan şehir efsaneleri, kadınların gereksiz endişe yaşamasına ya da tam tersine, erken tanı fırsatını kaçırmasına neden olabiliyor. Oysa bilimsel araştırmalar; deodorant kullanımı, silikon implantlar, mamografi ya da cep telefonlarının meme kanseriyle ilişkili olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmadığını gösteriyor. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Genel Cerrah Op. Dr. Kemal Raşa, “Memede ele gelen her kitle kanser değildir ancak fark edilen her değişiklik önemlidir. Kadınların kendi bedenlerini tanımaları, düzenli kontrollerini yaptırmaları ve doğru bilgiye güvenmeleri, meme sağlığını korumanın en etkili yolu” dedi ve meme kanseri ile ilgili merak edilen beş soruya açıklık getirdi.</strong></p>

<p><strong>Memede kitle, ağrı, akıntı ve şekil değişikliği meme kanseri belirtisi midir?</strong></p>

<p>Bu sayılanlar meme kanseri belirtileri değildir. Memede ele gelen her kitlenin kanser olduğu düşünülse de bu kitlelerin çoğu iyi huylu değişikliklerden kaynaklanır. Kişinin kendi fark ettiği bu kitleler, klinik ve radyolojik incelemelerde genellikle fibrokistik değişiklikler olarak değerlendirilir. Meme ağrısı da kanserin tipik bir belirtisi değildir aksine ağrı, çoğu zaman iyi huylu kitleleri düşündürür. Meme başı akıntılarının büyük kısmı da iyi huylu nedenlerle oluşur. Ancak akıntı kendiliğinden geliyorsa, yoğun ve kanlıysa ayrıca bunlara bir de kitle eşlik ediyorsa kanser olasılığı yüzde 20–25’e kadar çıkar. Bunun dışında sadece sıkınca gelen, az miktarda, şeffaf ya da beyazımsı akıntılar genellikle endişe verici değildir.</p>

<p><strong>Meme kanseri; cep telefonu, mikrodalga fırın veya benzeri eşyalardan yayılan elektromanyetik dalgalarla ilişkilendirilebilir mi?</strong></p>

<p>2025 yılı itibarıyla yapılan araştırmalara göre, cep telefonu kullanımı veya mikrodalga fırınlara maruz kalmanın meme kanseri ya da diğer kanser türlerinin gelişme riskini artırdığı veya hastalığın seyrini olumsuz etkilediğine dair bilimsel bir kanıt bulunmuyor.</p>

<p><strong>Mamografi gibi görüntüleme yöntemleri radyasyon içerdiği için uzun vadede meme kanseri riskini tetikler mi?&nbsp;</strong></p>

<p>Mamografi radyasyon içeren bir görüntüleme yöntemidir ancak modern tomosentez cihazlarında alınan radyasyon miktarı son derece düşüktür. (Tomosentez gelişmiş bir mamografi türüdür) Hatta bu doz, uzun bir uçuşta ya da bir doğa yürüyüşünde alınan radyasyonla neredeyse eş değerdir. Öyle ki, yıllık mamografi taramaları sayesinde erken evrede tanı koyabildiğimiz ve tedaviyle yüzde yüze yakın sağ kalım elde ettiğimiz çok sayıda hasta var. Bu nedenle mamografi zararlı olarak değil, 40 yaş üzeri kadınların kendi sağlıklarını korumak için atabilecekleri en önemli adımlardan biri olarak görülmeli.</p>

<p><strong>Meme kanseri; deodorant kullanmak, koltuk altını jiletle almak ya da terlemeyi önleyen ürünlerle ilişkili olabilir mi?&nbsp;</strong></p>

<p>Şu ana kadar yapılan bilimsel çalışmalar; antiperspirant deodorant kullanımı, sıkı sütyenler, balenli iç çamaşırlar veya terlemenin engellenmesi gibi durumların meme kanseri riskini artırdığını gösteren hiçbir kanıt ortaya koymadı. Yani elimizde fiziksel ya da kimyasal olarak memeye baskı uygulanması ya da toksinlerin “vücutta birikmesi” gibi nedenlerle meme kanseri geliştiğine dair bilimsel bir veri bulunmuyor.</p>

<p><strong>Meme estetiğinde kullanılan; slikon, protez ve implant gibi uygulamalar kanser teşhisini zorlaştırır mı?&nbsp;</strong></p>

<p>Hayır zorlaştırmaz. 1960–70’li yıllarda, meme radyolojisinin henüz gelişme aşamasında olduğu ve elimizdeki görüntüleme yöntemlerinin oldukça sınırlı kaldığı dönemlerde bu konuda bazı çekinceler vardı. Ancak günümüzde dijital tomosentez, kontrastlı mamografi ve meme MR’ı gibi yüksek çözünürlüklü modern görüntüleme yöntemleri sayesinde, yerleştirilmiş meme protezleri tümörün görüntülenmesini engellemiyor ya da zorlaştırmıyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Oct 2025 14:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/meme-kanseri-ile-ilgili-5-sehir-efsanesi-1760094216.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Antidepresan kullanımı son 10 yılda iki katına çıktı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/antidepresan-kullanimi-son-10-yilda-iki-katina-cikti-82791</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/antidepresan-kullanimi-son-10-yilda-iki-katina-cikti-82791</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ruh sağlığı sorunlarına dikkat çekmek için her yıl 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü olarak anılıyor. İstinye Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu, bugün vesilesiyle Türkiye’deki ruh sağlığını değerlendirirken, güncel verileri de paylaştı.</p>

<p><strong>Antidepresan kullanımı son 10 yılda iki katına çıktı</strong></p>

<p>Türkiye’de antidepresan kullanımının son 10 yılda neredeyse iki katına&nbsp;çıktığını belirten Şalcıoğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“2010’ların başında her 100 kişiden yaklaşık 3’ü düzenli antidepresan kullanırken, bugün bu sayı 6’ya yaklaştı. Pandemiyle birlikte bu artış daha da hızlandı: 2020 sonrası sadece iki yıl içinde piyasaya sürülen antidepresan miktarında yaklaşık 10 milyon kutuluk bir artış yaşandı. Bu veriler, toplumda ruh sağlığı sorunlarının artışıyla birlikte sosyal koşulları ve sağlık hizmetlerine erişimdeki farklılıkları da düşündürüyor.”</p>

<p><strong>Antidepresan kullananların yüzde 70’i kadın</strong></p>

<p>Antidepresan kullanımında en büyük farkın kadınlarda görüldüğünü belirten Prof. Dr. Şalcıoğlu, şöyle devam etti:</p>

<p>“Reçetelerin yaklaşık yüzde 70’i kadınlara yazılıyor. Yani antidepresan kullanan her 10 kişiden 7’si kadın. Bu fark, kadınların daha fazla ruh sağlığı sorunları geliştirmesinden mi yoksa erkeklere göre tedavi aramaya daha fazla açık olmalarından mı kaynaklanıyor, bu hâlâ tartışmalı bir konu. Yaş grubunda ise 35 yaş üstü bireyler öne çıkıyor. Özellikle 36-50 yaş aralığında kullanım yaygın. Ancak gençler arasında da son yıllarda artış olduğu gözleniyor. Bu gençlerin gittikçe daha fazla ruh sağlığı sorunları için risk altında olduğuna işaret ediyor. İllere göre dağılımda dikkat çeken farklar var: Büyükşehirlerde kullanım oranları daha yüksek. Bazı şehirlerde, özellikle batı ve iç Anadolu bölgelerinde, kişi başına düşen antidepresan kullanımı diğer illere göre iki kata kadar çıkabiliyor. Büyük şehirlerde yaşamın zorlukları burada belirleyici bir faktör olabilir.”</p>

<p><strong>Birçok kişi terapiye değil, sadece reçeteye ulaşabiliyor</strong></p>

<p>Prof. Dr. Şalcıoğlu, bu artışın nedenlerini ise şöyle özetledi:</p>

<p>“Ruh sağlığı sorunları hem Türkiye’de hem dünyada artıyor. Pandemi sonrası dönemde, ekonomik kriz, işsizlik, belirsizlik, göç ve doğal afetler gibi toplumsal koşullar, özellikle Türkiye’de kaygı, umutsuzluk ve depresyon gibi ruhsal sorunların daha görünür hale gelmesine yol açtı. Böyle bir ortamda antidepresan kullanımındaki artış bir yönüyle toplumun ruh sağlığına dair farkındalığının artması, damgalayıcı tutumların zayıflaması ve bireylerin yardım arayışına daha açık hale gelmesiyle ilişkili olabilir. Ancak madalyonun öteki yüzünde sistemsel sınırlılıklar var. Süresi kısıtlı poliklinik muayenelerinde, ilaç reçete etmek genellikle en hızlı müdahale biçimi haline geliyor. Birçok kişi terapiye değil, sadece reçeteye ulaşabiliyor.&nbsp;</p>

<p>İlaçların bir kısmı reçetesiz temin edilebildiği için, kendi kendine ilaca başlama veya sürdürme davranışı da yaygınlaşıyor. Bu durum, resmi kullanım verilerinin bile ötesinde bir tabloyu işaret ediyor. İlaç daha erişilebilir olsa da araştırmalar, özellikle bilişsel ve davranışçı terapi gibi bilimsel temelli psikoterapi yaklaşımlarının daha uzun vadeli ve kalıcı çözümler sunduğunu gösteriyor. Ne yazık ki hem maddi hem de yapısal engeller, toplumun geniş kesimlerinin bu tür bilimsel temelli terapilere ulaşmasını zorlaştırıyor. Bu noktada ilaç endüstrisinin rolü de göz ardı edilemez. Psikolojik sorunların yalnızca biyolojik ya da kimyasal temelli hastalıklar gibi çerçevelenmesi (medikalizasyon), antidepresanların yaygın biçimde önerilmesini kolaylaştırıyor. Elbette ilaç tedavisi bazı durumlarda gerekli ve faydalı olabilir. Ancak bu faydanın bireyler arası farkları, yan etkileri ve alternatif müdahale yolları göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gerekir.”</p>

<p><strong>Kişi başına düşen</strong>&nbsp;<strong>antidepresan tüketimi iki yıl içinde yaklaşık yüzde 25 yükseldi</strong></p>

<p>Pandemiyle birlikte Türkiye’de antidepresan kullanımının belirgin şekilde artığına değinen Profesör, “Kişi başına düşen tüketim sadece iki yıl içinde yaklaşık yüzde 25 yükseldi. Ancak aynı dönemde psikiyatri reçetelerinde düşüş gözlemlendi. Bu da birçok kişinin doktora başvurmadan, kendi kararıyla ilaç kullanmaya yöneldiğini gösteriyor. Nitekim pandemi sırasında dünya genelinde kendi kendine ilaç kullanma oranının yüzde 48’in üzerine çıktığını görüyoruz. Pandemi sırasında ilaç kullanımdaki artışın arkasında kapanmaların yol açtığı yalnızlık ve belirsizlik, hastalığa yakalanma korkusu, kayıplar, ekonomik zorluklar ve işsizlik gibi etkenler var. Ayrıca ev içi çatışmaların artması, kadınların artan bakım yükü ve sosyal desteğin zayıflaması da bu tabloyu derinleştirdi. Antidepresan kullanımındaki bu sıçrama toplumun kolektif olarak yaşadığı zorlanmayı yansıtıyor” diye konuştu.</p>

<p><strong>Türkiye’de antidepresan kullanımı birçok Avrupa ülkesinin gerisinde</strong></p>

<p>Türkiye’deki antidepresan kullanımını dünya genelinde değerlendiren akademisyen, şunları söyledi:</p>

<p>“Türkiye’de antidepresan kullanımı artıyor ama hâlâ birçok Avrupa ülkesinin gerisindeyiz. OECD verilerine göre Türkiye, üye ülkeler arasında antidepresan kullanım oranı en düşük ülkelerden biri. Örneğin, İzlanda, Portekiz, İngiltere ve Almanya gibi ülkelerde kişi başına düşen antidepresan kullanımı Türkiye’nin 3 ila 4 katı kadar. Ancak bu fark, Türkiye’de toplumun daha sağlıklı olduğunu değil, psikoterapiye ve psikiyatrik hizmetlere erişimin daha sınırlı olduğunu gösteriyor da olabilir. Batı ülkelerinde psikoterapi hizmetleri daha yaygın ve erişilebilir düzeyde olduğu için insanlar, Türkiye’de örneğindeki gibi, sadece ilaca yönelmiyor. Yani düşük oranlar her zaman olumlu bir tabloya işaret etmiyor.”</p>

<p><strong>Antidepresanların yanlış ya da gereksiz kullanımı riskli</strong></p>

<p>Antidepresan kullanım süresi ve miktarlarıyla ilgili de konuşan Şalcıoğlu,<strong>&nbsp;</strong>“Elimizdeki bilimsel kaynaklarda, Türkiye’de antidepresanların ortalama kullanım süresi ya da bireysel doz tercihlerine dair güvenilir bir veri bulunmuyor. Klinik rehberlerde genellikle 6 ay ve üzeri kullanım önerilir, ancak bu süre vakaya göre değişir. Genellikle kişilerin bu süreyi aştığını, yıllarca ilaç kullanabildiğini görüyoruz. Antidepresan kullanımını anlayabilmek için daha detaylı saha araştırmalarına ihtiyaç var” dedi. Gereksiz kullanımın riskler taşıdığını belirten Şalcıoğlu, şunları söyledi:</p>

<p>“Antidepresanlar yanlış ya da gereksiz kullanıldıklarında ciddi riskler taşırlar. Öncelikle biyolojik açıdan, yan etkiler (uyku bozuklukları, kilo değişimi, cinsel işlev sorunları, mide‑bağırsak yakınmaları vb.) görülebilir; bazı ilaçlarda ani kesilme sendromu yaşanabilir. Uzun süreli ve kontrolsüz kullanım, beynin kimyasal dengesini yapay biçimde değiştirebilir. Psikolojik açıdan ise en önemli risk, duygusal dayanıklılığın ve başa çıkma becerilerinin zayıflamasıdır. Kişi her zorlanmada ilaca yönelme eğilimi geliştirebilir; bu da psikoterapi veya yaşam koşullarını değiştirme gibi daha kalıcı çözümleri geciktirebilir. Toplumsal düzeyde ise, ‘hızlı çözüm’ kültürü ve sağlık sisteminin ilaca dayalı yapısı güçlenir; böylece ruhsal sıkıntıların altında yatan sosyo‑ekonomik nedenler görünmez hale gelir. Bu nedenle ilaçlar, doğru tanı, düzenli izlem ve gerektiğinde psikoterapi desteğiyle birlikte kullanıldığında anlamlı bir fayda sağlar.”</p>

<p><strong>Ruh sağlığı hizmetlerinin, psikoterapilerle desteklenmesi gerekiyor</strong></p>

<p>Prof. Dr. Şalcıoğlu ruh sağlığını korumak için atılması gereken adımlarla ilgili ise şöyle konuştu:</p>

<p>“Ruh sağlığını sadece bireysel değil, kamusal bir iyilik hali olarak görmek zorundayız ve bu da yapısal çözümler gerektiriyor. Önleyici adımlar bu çerçevede büyük önem taşıyor: Okullarda duygusal okuryazarlık eğitimlerinin verilmesi, sosyal bağları güçlendiren topluluk temelli programların hayata geçirilmesi, ekonomik güvencesizlikle mücadele edilmesi, bireysel dayanıklılığı artırmakla kalmaz, toplumsal ruh sağlığını da güçlendirir. Bu noktada Türkiye’de sayısı 100 bini aşan psikoloji lisans mezunu önemli bir kaynak oluşturuyor. Etkili psikoterapi yaklaşımları alanında eğitilen psikologlar farkındalık ve erken müdahale programlarında etkin biçimde değerlendirilerek toplum ruh sağlığına katkı sunabilir. Sorunlar ortaya çıktığında ise, müdahale kapasitesinin güçlendirilmesi gerekiyor. Bu aşamada yalnızca ilaca dayalı kısa süreli çözümler kalıcı iyilik halini sağlamak için yeterli değil. Ruh sağlığı hizmetlerinin, bilimsel etkinliği kanıtlanmış psikoterapilerle desteklenmesi gerekir. Bilimsel temelli psikoterapilerin sağlık sistemine entegre edilmesi ve bu alanda çalışan personelin psikolojik müdahale konusunda eğitilmesi, Türkiye’de ruh sağlığı hizmetlerinin ilaç odaklı yaklaşımdan iyileşme odaklı bir modele dönüşmesi için en kritik adımdır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Oct 2025 14:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/antidepresan-kullanimi-son-10-yilda-iki-katina-cikti-1760094172.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nedeni kalça eklemlerinizdeki bir sorun olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/nedeni-kalca-eklemlerinizdeki-bir-sorun-olabilir-82768</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/nedeni-kalca-eklemlerinizdeki-bir-sorun-olabilir-82768</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yürümek, merdiven çıkmak, bağdaş kurmak, hatta oturup kalmak bile sizin için ızdıraba mı dönüşüyor? Şiddetli ağrı nedeniyle günlük aktivitelerinizi yapmanızı önleyen bu yakınmalarınızın nedeni kalça eklemlerinizde gelişen bir sorun olabilir! Zira, vücudumuzun en önemli eklemlerinden biri olan kalça eklemleri çeşitli sebeplerden dolayı hasar görebiliyor. Kalça eklemlerinde en sık görülen problemlerden biri ise kıkırdak kaybına bağlı kireçlenme oluyor. Bu tablo, kalça eklemi çevresinde, özellikle de kasık bölgesinde ağrı ve hareket kısıtlılığıyla kendini belli ediyor. &nbsp;İlaç, fizik tedavi ve yürümeye destek olan cihazlarla kalça eklemlerindeki kireçlenmeye ve diğer problemlere çözüm sağlanabilse de bu yöntemler bazen yetersiz kalabiliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Sağlam,</strong>&nbsp;bu noktada kalça protezi ameliyatının gündeme geldiğini belirterek, “Son yıllarda bu ameliyatlar uygun hasta grubunda oldukça başarılı sonuçlar vermekte ve hastaların yaşam kalitelerini önemli ölçüde artırmaktadır. Üstelik, günümüzün yeni nesil protezleri daha kaliteli üretilmekte ve vücuda çok daha kolay uyum sağlamaktadır. Ayrıca, protezler modern ameliyat teknikleriyle artık milimetrik hassasiyetle vücuda yerleştirilmektedir. Bu gelişmeler sayesinde protezlerin ömrü 30 yıla kadar uzamaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Kalça kırıklarından kireçlenmeye…</strong></p>

<p>Kalça eklemleri, yaşam kalitemiz için vazgeçilmez eklemlerden biri olarak nitelendiriliyor. Ayakta dururken dengede kalmayı sağlıyor, yürürken çok yönlü hareketlere izin veriyor ve koşma sırasında ani yüklenmeleri yumuşatarak eklemleri koruyor. Ayrıca, diz ile kalçalara aşırı ve dengesiz yük binmesini önlüyor. Merdiven çıkmak, yürümek ve spor yapmak gibi günlük faaliyetlerimizde kalça eklemi büyük bir önem taşıyor. &nbsp; Dolayısıyla, kalça eklemlerinde gelişen hastalıklar veya kırıklar yol açtıkları şiddetli ağrı ve hareket kısıtlılığı nedeniyle yaşam kalitemizi ciddi boyutlarda düşürebiliyor. Kalça eklemlerinde oluşan sorunlarda ilaç, fizik tedavi ve ameliyat olmak üzere üç tedavi yönteminden faydalanılıyor. &nbsp;Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Sağlam,<strong>&nbsp;</strong>kalça protezi ameliyatına başvurulabilen sorunları “Kalça eklemi kireçlenmesi, doğuştan veya sonradan oluşan kalça çıkıkları, bazı romatizmal hastalıklar, kalça kırıkları, tümör, enfeksiyon veya avasküler nekroz gibi sebeplerle geri dönüşsüz olan kıkırdak ve eklem bozulmaları” olarak sıralıyor.</p>

<p><strong>Hastalar en çok şiddetli ağrıdan yakınıyor</strong></p>

<p>Kalça eklemi hastalıklarında en sık rastlanan ve hastaları en çok rahatsız eden sorun, hareketleri kısıtlayacak şiddete ulaşabilen ağrı oluyor. Ağrı genellikle kasık bölgesinde hissediliyor ve bazen dize kadar yayılabiliyor. Bununla birlikte, topallama ve eklemde hareket kısıtlılığı nedeniyle günlük aktivitelerde zorlanma gibi şikayetler de doktora başvurma sebeplerinden. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Sağlam, hastaların şikayetlerini genellikle “Kasığımda ve kalçamda ağrı var. Dizim ağrıyor, yürürken kilitleniyorum. Bazen kalçama &nbsp;bir şey takılıyor, topallıyorum. Bacağım diğerine göre kısaldı. Tam çömelemiyor, oturamıyor ve bağdaş kuramıyorum” &nbsp;gibi cümlelerle dile getirdiklerini söylüyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Protez hastaya ve hastalığa göre seçiliyor</strong></p>

<p>Kalça protezi ameliyatı hasar gören kalça ekleminin çıkarılması ve yerine yapay eklem yerleştirme ameliyatıdır.&nbsp;Hangi tür protezin yerleştirileceği ise hastaya ve hastalığa göre değişiyor. Genç ve kemik kalitesi iyi olan hastalarda genellikle çimentosuz ve uzun ömürlü protezler tercih ediliyor. Seramik-polietilen ve seramik-seramik yüzeyli protezler en sık tercih edilen türleri oluşturuyor. Standart protezlerin yeterli olmadığı nadir durumlarda ise kişiye özel protezler kullanmak &nbsp;veya düzenlemek gerekebiliyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Çok genç hastalar da ameliyat olabiliyor</strong></p>

<p>Kalça protezi ameliyatı için özel bir yaş sınırı bulunmuyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Sağlam,<strong>&nbsp;</strong>kalça protezi cerrahisine karar verilirken hastanın yaşından ziyade eklemin durumunun dikkate alındığını belirterek, “Genellikle orta ve ileri yaş grubunda daha çok başvuruluyor olsa da bazı hastalıklarda çok genç hastalarda da kalça protezi ameliyatı yapılmaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Yeni nesil protezlerin ömrü 30 yılı bulabiliyor</strong></p>

<p>Son yıllarda, yeni nesil protezler daha kaliteli malzemelerden yapılıyor; minimal invaziv, robotik ve navigasyon destekli ameliyatlar gibi hassas cerrahi teknikleri kullanılıyor. Bunların yanı sıra ağrıyı gidermeye yönelik uygulanan tedavilerdeki gelişmeler ameliyat sonrasında hızlı rehabilitasyonu mümkün kılıyor, böylece hastalar günlük yaşamlarına daha erken dönebiliyorlar. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Sağlam,<strong>&nbsp;</strong>&nbsp;tüm bu gelişmeler sayesinde günümüzde yeni nesil protezlerin ömrünün 30 yıla kadar uzadığını vurgulayarak, “Hastanın yaşı, yaşam tarzı, protezin kalitesi ve ameliyat tekniği protezlerin ömrünü etkileyen faktörleri oluşturmaktadır” bilgisini veriyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Ameliyat sonrasında spor yapmak mümkün, ancak…</strong></p>

<p>Hastalar ameliyat sonrasında ertesi gün ayağa kaldırılıyor ve yürüteç veya koltuk değneğinin desteğiyle, ağrının izin verdiği ölçüde yürütülüyor. Genel olarak, ameliyattan bir ay sonra da desteksiz yürümeye başlayabiliyor ve &nbsp;günlük yaşamlarına dönüş yapabiliyorlar. Kalça protezi ameliyatı olan hastaların spor yapmalarında bir sakınca görülmese de aşırı ve ani yüklenmelerden mutlaka kaçınmak gerektiği uyarısında bulunan Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Sağlam, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ameliyattan 6 hafta sonra yüzmekte, bisiklete binmekte ve ağırlıklarla kontrollü egzersizler yapmakta bir sakınca yoktur. 3-6 ay arasında hafif tempolu sportif aktiviteler güvenle yapılabilir. &nbsp;Ancak, düşme riski yüksek olan futbol ve basketbol gibi sporlardan uzak durulması önem taşımaktadır.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Oct 2025 11:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/nedeni-kalca-eklemlerinizdeki-bir-sorun-olabilir-1759998605.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Meme Kanserinin İlk Habercisi Olan Belirtiler</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/meme-kanserinin-ilk-habercisi-olan-belirtiler-82753</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/meme-kanserinin-ilk-habercisi-olan-belirtiler-82753</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türlerinden biri olmasına rağmen erken teşhis edildiğinde tedavi başarısı oldukça yüksektir. Çoğu zaman göz ardı edilen bazı belirtiler ise bu hastalığın ilk habercisi olabiliyor. Uzmanlar, özellikle tek taraflı ve kanlı meme başı akıntıların ihmal edilmemesi gerektiğini vurguluyor ve bu belirtiyi yaşayan kadın ve erkeklerin vakit kaybetmeden doktora başvurmaları gerektiğini belirtiyor. Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında Memorial Ataşehir Hastanesi Meme ve Endokrin Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Bülent Çitgez, meme kanserinin belirtileri ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Tek taraflı meme başı akıntısı önemli bir belirti</strong></p>

<p>Meme başı akıntısı yalnızca doğum ya da emzirme döneminde değil, hiç doğum yapmamış gebe olmayan kadınlarda veya erkeklerde de görülebilir. Özellikle tek taraflı, kendiliğinden ve kanlı akıntılar ciddi bir hastalığın belirtisi olabilir. Meme başı akıntısı birçok farklı nedenden dolayı oluşabilir. Bu akıntı aynı zamanda meme kanseri gibi ciddi bir hastalığın da belirtisidir. Teşhiste öncelikle kişinin yaşı ve genel sağlık durumu dikkate alınır. Daha sonra akıntının hangi dönemlerde, nasıl ve hangi sıklıkta oluştuğu incelenir. Meme başı akıntısının rengine de dikkat edilmelidir. Meme başı akıntısının nedenini belirlemek için meme ultrasonu, mamografi, duktografi, biyopsi, kan testlerine bakılabilir.</p>

<p><strong>Bu kişilerin yüzde 10’u meme kanseriyle karşı karşıya</strong></p>

<p>Son verilere bakıldığında ülkemizde kadınlar arasında en sık görülen kanserlerin başında yaklaşık yüzde 25 gibi bir oran ile meme kanseri gelmektedir. Bu nedenle düzenli kontrol, kendi kendine yapılan meme muayenesi ve şüpheli durumlarda zaman kaybetmeden tetkik yaptırmak büyük önem taşımaktadır. Patolojik incelemelere bakıldığında meme başı akıntısı olan kişilerin neredeyse yüzde 5-10’unda kanser saptanabilmektedir.</p>

<p><strong>Hangi renk akıntı meme kanserini işaret edebilir?</strong></p>

<p>Meme başı akıntısının rengi tanıda önemli ipuçları verir. Örneğin, en tehlikeli diyebileceğimiz pembe ve kanlı olan akıntıdır. Bu renkteki meme başı akıntıları iyi huylu tümör (intraduktal papillom) ya da meme kanseri belirtisi olabilir. Bunun dışında süt renginde beyaz ya da sarımsı akıntılar, hormonal değişiklikleri işaret edebilir. Emzirme sonrası normal kabul edilir. Yeşil veya kahverengi akıntılar da meme kanalı genişlemesi veya fibrokistik değişikliklerle ilgili olabilir. Son olarak şeffaf veya sarı meme başı akıntıları ise hormonal dengesizliklerden kaynaklanabilir.</p>

<p><strong>Ne zaman doktora gitmeliyim?</strong></p>

<p>Her kanlı akıntı hemen meme kanseri olarak yorumlanmamalıdır.&nbsp;Meme başı akıntısının sebebi iyi huylu tümoral oluşum da olabilir.&nbsp;Ancak bu, hemen doktor kontrolü gereken bir belirtidir.&nbsp;Özellikle tek bir memeden akıntı geliyorsa zaman kaybedilmeden doktora başvurulmalıdır.&nbsp;Tek memeden gelen, sürekli ve kendiliğinden olan kanlı akıntılar göz&nbsp;ardı edilmemelidir.</p>

<p><strong>Belirtileri fark etmek erken tanı için büyük şans</strong></p>

<p>Meme başı akıntısı tek taraftan geliyorsa, kanlıysa, memeye elle kontrolde ele gelen bir kitle hissediliyorsa, akıntı meme sıkılmadığı halde kendiliğinden geliyorsa meme kanseri olma ihtimali yüksektir. Bu belirtileri yaşayan kişi eğer erkekse bu normal bir durum değildir. Kadın ise bu durum normal olabilir; ancak yine de hemen doktora gitmesi ve gerekli tetkikleri yaptırması gerekir.&nbsp;Bu belirtilerin hemen fark edilmesi erken tanı için önemlidir. Böylelikle meme kanseri, daha başlangıç evresindeyken yakalanabilir. Bu noktada kendi&nbsp;kendine meme muayenesi yapmanın önemini ve düzenli meme kontrollerinin ihmal edilmemesini vurgulamak gerekir.&nbsp;40 yaşından sonra her kadının mamografi taraması yaptırmasını öneriyoruz.&nbsp;Ailesinde meme kanseri öyküsü olan kişilerin ise kontrollere daha erken yaşlarda başlaması gerekir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Oct 2025 14:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/meme-kanserinin-ilk-habercisi-olan-belirtiler-1759924727.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Yaşlı dostu şehirler ve evler” artık bir zorunluluk!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yasli-dostu-sehirler-ve-evler-artik-bir-zorunluluk-82744</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yasli-dostu-sehirler-ve-evler-artik-bir-zorunluluk-82744</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Sağlıklı Yaş Alma Çalışma Grubu Başkanı, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ömer Şevgin, yaşlıların yalnız yaşam sürmeleri ve “yaşlı dostu evler” konusuna değindi.</p>

<p><strong>Beş yaşlı bireyden biri kronik olarak yalnız&nbsp;</strong></p>

<p>Yalnızlık ve tek başına olma halinin sadece fiziksel değil zihinsel olarak da bir ‘izole olma algısı’ olarak tanımlanabildiğini kaydeden Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Yalnızlık yaş almış kişiler arasında sık görülen bir olgu ve neredeyse her üç kişiden birini etkiliyor. Ayrıca beş yaşlı bireyden biri kronik olarak yalnız olarak sınıflandırılmaktadır. Yaşlı nüfus tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de artış eğilimindedir. Ülkemizde son 1 yılda toplam nüfusun yüzde 10'unu geçen yaşlı nüfus giderek yalnızlaşıyor. Bu değişimin nedenleri arasında aile bağlarının zayıflaması, eşlerden birinin vefat etmesi, boşanmaların artması, çocuk sahibi olma isteğinin azalması, sosyoekonomik faktörler, çocukların bireyselleşme ve özgür yaşama istekleri sayılabilir. Bu ve benzeri faktörlerle yalnızlaşan yaşlılara yönelik stratejiler geliştirilmesi gerekmektedir.” dedi.</p>

<p><strong>“Yaşlı Dostu Şehirler” gereklilik haline geldi</strong></p>

<p>Yalnızlaşan yaş almış bireylerin bakım, ev içi aktiviteleri ve öz yeterlilikleri için gerekli konut tasarımı ve şehir planlamalarının elzem olduğunu ifade eden Doç. Dr. Ömer Şevgin, şöyle devam etti:</p>

<p>“Yaşlı dostu şehirler inşa edilerek yaşlılarımızın yaşam kalitesini arttırabiliriz. Aynı zamanda dikey yapılaşma yerine yatay mimari kullanarak üretilen doğa ile iç içe bir yaşamda hem bizim hem yaşlılarımızın yaşam standartlarını olumlu yönde etkileyecektir. Yollarda kaldırımların geniş ve düz zemin olması, kaldırımların kaydırmaz malzemelerden yapılması, yollarda sensörlü trafik ışıklarının bulunması, kaldırım kenarlarında bariyerlerin bulundurulması, üst geçitlerde asansörlerin olması gibi şehir planlamalarının yapılması gerekmektedir.”</p>

<p><strong>Ev kazaları yaşlılar için en büyük tehditlerden biri</strong></p>

<p>Yaş almış bireylerde en sık rastlanan kazaların ev içinde meydana geldiğini belirten Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Özellikle düşmeler, çarpmalar ve mutfak da yaşanan kesici delici malzemelerle meydana gelen kazalar en sık karşılaşılan kazalar diyebiliriz. Kazaların meydana geldiği ev bölümlerinde ilk sırada banyo, tuvalet ve merdivenler gelmektedir. Düşmelerin genellikle gece ve sabaha karşı olması da en sık karşılaştığımız tablo.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Evi yaşlıya uygun olarak dizayn etmek birçok kazanın ve yaralanmanın önüne geçiyor</strong></p>

<p>Kazaları önlemenin en etkili yolunun tedbir almak olduğuna işaret eden Doç. Dr. Ömer Şevgin, şunları kaydetti:</p>

<p>“Yaşlı bireylerde de bu kural değişmiyor. Evi yaşlıya uygun olarak dizayn etmek birçok kazanın ve yaralanmanın önüne geçecektir. Bu önlemlere örnek olarak; kaygan zeminlere yönelik kaydırmayan paspasların kullanılması, evdeki halıların çok gerekmedikçe kaldırılması (eğer kullanılacaksa çok ince halıların tercih edilmesi), koridorlarda duvara sabit tırabzanların yerleştirilmesi, koridorlara ve yatak odasına sensörlü ışıkların yerleştirilmesi, merdivenlerin basamaklarına kaydırmaz malzeme konulmasını sayabiliriz. Yeni bir ev alınacaksa evin güneş ışığını yeterince alması, çok yüksek bir katta bulunmaması, asansör sisteminin bulunması gibi özelliklerine de bakılmalıdır.”</p>

<p><strong>Ergonomik ve akıllı ev sistemleri yaşam kalitesini artırıyor</strong></p>

<p>Yaşlı dostu bir ev tasarımında ergonomik düzenlemelerin hayati önem taşıdığını dile getiren Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Ergonomik düzenleme olarak; mutfak tezgahının kişinin boyuna uygun olması, klozet yüksekliğinin yine kişiye uygun olması, kapı eşiklerinin olmaması, aydınlatmaların göz almayan gün ışığı formunda olması güvenli ev için gereklidir.” dedi.</p>

<p>Gelişen teknolojiyle birlikte akıllı ev sistemlerinin yaşlılar için önemli avantajlar sunduğunu da ekleyen Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Gelişen teknoloji ile birlikte akıllı ev sistemleri de bu konuda yaş almış bireyler için oldukça önemli işlevler yapmakta ve hayatları kolaylaştırmaktadır. Koku, duman sensörleri, akıllı kamera sistemleri, hatırlatıcı alarm sistemleri, akıllı robotik sistemler (süpürge, fırın, TV) ve aydınlatmalar bunlara örnek verilebilir.” ifadesinde bulundu.</p>

<p>Ruh sağlığı kişinin yaşadığı ortamla bağımsız düşünülemeyeceğini söyleyen Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Aydınlık ferah bir ev, açık renkli duvarlar, hatıralarını yad edebileceği duvara asılı portreler yaşlıların kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlayacaktır.” diye konuştu.</p>

<p><strong>Bağımsız yaşama arzusu sağlıklı olmakla mümkün</strong></p>

<p>Bağımsız yaşama arzusunu gerçekleştirmek için bireyin öncelikle sağlıklı olması gerektiğine vurgu yapan Doç. Dr. Ömer Şevgin, “Bu sağlık sadece fiziksel değil psikolojik, zihinsel sağlık anlamına da geliyor. Haftada en az 2 buçuk saat (150 dakika) fiziksel aktivite yapmak son derece önemli. Fiziksel aktivite yürüme, hafif egzersizler, parklardaki spor aletleriyle yapılan aktiviteler ile gerçekleştirilebilir. Toplulukla bir araya gelme, arkadaşlarla buluşma, çarşı pazarda gezinme sosyalleşme açısından, ruhsal sağlık açısından son derece önemlidir. Bulmaca çözme, torunları oynatma, bağ bahçe işleri ile ilgilenme yine yaş almış kişilerin sağlığı üzerine son derece olumlu etkiler yapmaktadır. Tüm bu aktiviteleri yapmak veya yapmaya çalışmak sağlıklı olmayı sağlıyor, sağlıklı olmak da bağımsız yaşamanın yolunu açarak bakım ihtiyacını en aza indiriyor.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Oct 2025 14:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/yasli-dostu-sehirler-ve-evler-artik-bir-zorunluluk-1759924534.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cep telefonundan sporda zorlayıcı hareketlere!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/cep-telefonundan-sporda-zorlayici-hareketlere-82725</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/cep-telefonundan-sporda-zorlayici-hareketlere-82725</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Şiddetli ağrı, hareket kısıtlılığı, işlerde zorlanma, uykudan uyandırma… Son yıllarda omuz ağrılarından şikayet edenlerin sayısı hızla artıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Göker Utku Değer</strong>&nbsp;“Yakın zamanda ülkemizde erişkinlerde ağrının incelendiği bir çalışmada; bireylerin yüzde 60’ında omuz ağrısı olduğu tespit edilmiştir ve bu hasta grubunda omuz ağrısının, bel-boyun ağrısından daha fazla görüldüğü bildirilmiştir” diyor.&nbsp;</p>

<p>Cep telefonlarının yoğun kullanımından masa başı çalışırken duruş bozukluklarına, spor yaparken zorlayıcı hareketlerden ağır sırt çantası taşımaya dek günlük yaşamda yapılan bazı yanlışların da omuz hastalıklarının artmasına neden olduğunu belirten Dr. Değer, artık gençlerde hatta çocuklarda da şikayetlerin yaygın görüldüğünü söylüyor.</p>

<p>Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Göker Utku Değer omuzlarda en sık ortaya çıkan hastalıkları ve tedavi yöntemleri ile omuzları tehdit eden hataları anlattı, alınması gereken önlemlere yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. &nbsp;</p>

<p>Kimi zaman ‘geçer’ diye beklendiği, kimi zaman da işlerin yoğunluğundan dolayı doktora başvurulması ötelendiği için omuzlarımızda ortaya çıkan sorunlar zamanla çok daha karışık bir hal alarak, basit bir tedavi yerine ameliyata kadar ilerleyebiliyor. Günlük yaşantının koşuşturmacasında yapılan bazı yanlış hareketlerin omuz sağlığını ciddi ölçüde tehdit ettiğini belirten Acıbadem Taksim Hastanesi Ortopodi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Göker Utku Değer “Omuz ağrısı ile kliniğe başvuran hastalarımızda; gömlek, ceket, sütyen vb. kıyafetleri giymekte, saçını taramakta, yemeğini yemekte, raflara uzanmakta zorlanma başlıca şikayet sebepleri olmaktadır. Hastalarımız tarafından ‘elimi belime götüremiyorum’, ‘bir yere uzanıp bir bardak dahi alamıyorum’, ‘omuzumun üstüne yatamıyorum, yatınca uyuyamıyorum’ veya ‘uykudan uyandırıyor’ gibi şikayetler de sıkça dile getiriliyor” diyor.&nbsp;</p>

<p>Omuz ekleminin vücudumuzdaki en fazla hareket açıklığına sahip, en komplike eklem olduğunu vurgulayan Dr. Değer sözlerine şöyle devam ediyor: “Omuz çevresinde birçok farklı anatomik yapıdaki problemler omuz ağrısına neden olabilmektedir. Doğru tedavi uygulanabilmesi için, öncelikle detaylı omuz muayenesi ve ardından gerekli görüntülemeler yapılması gerekmektedir. Aksi taktirde yetersiz veya yanlış tedavilerle kronikleşen durumlar ortaya çıkıp kas dengesinin bozulması ve kas kütle kaybı ile yeni problemler eklenebilir ve hastalıkların tedavisi daha zorlaşıp daha uzun sürebilmektedir.”</p>

<p><strong>Bu hatalardan kaçının!</strong></p>

<p>Günümüzde omuz hastalıklarının gençlerde de yaygınlaştığını hatta çocuk yaşlara kadar indiğini belirten Dr. Göker Utku Değer sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle spor esnasında tekrarlayan omuz hareketleri ile kola ve omuza ağır/ters yük binmesi, omuz ve çevresindeki problemlerin başlıca nedenleri arasında yer almaktadır. Toplumun spora olan ilgisinin artması ve erken yaşta profesyonel spora daha fazla yönelinmesi omuz ağrısını çocukluk yaşlarına kadar indirmiştir. Fitness salonlarının ve vücut geliştirme sporunun yaygınlaşması ile de gençlerde ağır veya yanlış egzersizlere bağlı omuz zorlanmaları ve yaralanmalarına bağlı ağrılar sıklıkla görülmektedir. Ayrıca masa başı çalışma esnasında saatlerce bilgisayar karşısında yanlış oturuş, cep telefonlarının yoğun kullanımı nedeniyle uzun süreli duruş bozuklukları, özellikle seyahatlerde uzun süre ağır sırt çantaları ile dolaşmak ve valizlerin taşınması esnasında yanlış hareketler de boyun ve sırt bölgesindeki kasları olumsuz etkileyerek postürün değişimine, ardından da hareket kısıtlılığı ve ağrılara neden olmaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>Omuzlarda en sık karşılaşılan hastalıklar!</strong></p>

<p>Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Değer omuz ağrısının bel ve boyun ağrısı ile birlikte toplumda ağrı şikayetinin en sık görüldüğü üç bölgeden biri olduğunu belirterek “Yapılan birçok çalışmada; omuz ağrısının toplumun yüzde 25-30’unda görüldüğü bildirilmiştir. Yakın zamanda ülkemizde erişkinlerde ağrının incelendiği bir çalışmada da; bireylerin yüzde 60’ında omuz ağrısı olduğu tespit edilmiştir ve bu hasta grubunda bel-boyun ağrısından fazla görüldüğü bildirilmiştir” diyor. Dr. Göker Utku Değer son yıllarda omuzlarda en sık karşılaşılan hastalıkları “Üst kol kaslarından biri olan biseps kasının tendonunun iltihaplanması (Biseps tendiniti), omuz sıkışması sendromu, omuzda ağrı/güç kaybı ve hareket kısıtlılığına yol açan Rotator manşet tendon zorlanmaları ve yırtıkları, donuk omuz, tekrarlayan omuz çıkığı, halk arasında kulunç olarak bilinen Miyofasiyal Bant, tendonun içinde kalsiyum birikmesi sonucu oluşan ve ağrıya/hareket kısıtlılığına neden olan Kalsifik tendinit ve kireçlenme olarak bilinen omuz eklem artrozu” olarak sıralıyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Doğru ve erken tanı kritik önem taşıyor!</strong></p>

<p>Omuz ağrısı tedavisinde doğru ve erken tanının çok büyük önem taşıdığını, tedavinin bu sayede hem daha kolay hem de daha kısa sürede başarıya ulaşacağını belirten Dr. Değer sözlerine şöyle devam ediyor; “Tedavi erken evrede basit olarak günlük kullanıma dikkat edilmesi, ağrı kesici ve ödem azaltıcı ilaçlar kullanılması ve soğuk uygulaması ile başlamaktadır. Hastanın şikayetinin süresinin veya şiddetinin artması ile hastalıklı dokuyu yenileyici veya yangıyı bastırıcı birtakım enjeksiyon yöntemleri uygulanılıp fizik tedavi uygulamaları ile tedavi kombine edilebilir. Sıklıkla hastalıkların ileri evrelerinde cerrahi tedavilere geçilmektedir. Ancak bazı hastalıkların başlangıç anında –örneğin; akut travmatik rotator manşet yırtığı- cerrahi tedavilere gereksinim duyulmaktadır. Günümüzde omuz ilişkili birçok hastalığa kapalı yöntemlerle cerrahi tedavi uygulamaktayız. Bu sayede ameliyat sonrasında daha az ağrı daha az ameliyat izleri ile hızlı iyileşme sağlanabilmektedir. Teknolojik gelişmeler ile hem cerrahi yöntemler pratikleşmekte hem de uygulanan materyallerin çeşitliliği ve dayanıklılığı artmaktadır.” Dr. Değer omuz çevresi, boyun ve sırt kaslarının bilinçli bir şekilde yapılacak egzersizle kuvvetlendirilmesi, doğru duruş alışkanlığının kazanılması ve omuzları riske atan yanlış hareketlerden kaçınılması ile omuz sağlığını korumanın mümkün olacağını vurguluyor.&nbsp;</p>

<p><strong>&nbsp;</strong></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Oct 2025 14:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/10/cep-telefonundan-sporda-zorlayici-hareketlere-1759748901.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gözü ovuşturmak görme kaybına yol açabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/gozu-ovusturmak-gorme-kaybina-yol-acabilir-82456</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/gozu-ovusturmak-gorme-kaybina-yol-acabilir-82456</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Göz sağlığı, yaşam kalitesini belirleyen en önemli unsurlarından biri. Ancak günlük yaşamda gözleri sık sık ovuşturmak gibi farkında olmadan yaptığımız bazı alışkanlıklar, kalıcı görme kayıplarına yol açabilen ciddi hastalıklara dönüşebiliyor. Gözlerini sıklıkla ve şiddetli bir şekilde ovuşturan kişilerde keratokonus hastalığının oluşabileceğini açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Burcu Usta Uslu,</strong>&nbsp;“<strong>Bu rahatsızlık, korneanın şekil bozukluğu ve incelmesi ile seyreden, ilerlediğinde görmeyi hatta gözün bütünlüğünü tehdit edebilen önemli bir sağlık sorunu” açıklamasında bulundu.</strong></p>

<p>Keratokonus, gözün en dış tabakası olan korneanın incelip sivrileşerek, doğal yuvarlak şeklini kaybetmesiyle ortaya çıkıyor. Düzgün sferik yapısını kaybeden korneanın görme kalitesini düşürebileceğinden bahseden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Burcu Usta Uslu, “Keratokonus, görme gücünü olumsuz etkiler ve bu durum ilerleyen aşamalarda görme kaybına kadar gidebilir. Hastalığın kesin nedeni bilinmese de gözü yoğun şekilde kaşımak gibi korneaya zarar veren küçük travmalar ve genetik yatkınlık önemli risk faktörleri arasında” dedi.</p>

<p><strong>Gözlük numarasının hızla değişmesi önemli bir sinyal</strong></p>

<p>Gözlük numarasının sıklıkla değişmesinin keratokonusun önemli bir belirtisi olduğunu belirten Uslu, “Bunun yanı sıra gözlükle tam netlik sağlanamaması ve kimi zaman bu şikâyetlerin uzun süre devam etmesi diğer önemli semptomlar. Uzun vadede ise hastalığın seyri ve şiddetine bağlı olarak farklı göz semptomları görülebilir. Korneadaki incelme ve dikleşme hızlı olduğunda görme kalitesinde belirgin azalma, ileri görme kaybı ve hatta korneanın delinmesine kadar gidebilecek ciddi sorunlar ortaya çıkabilir” uyarısında bulundu.</p>

<p><strong>Çocuklar ve hamileler risk grubunda</strong></p>

<p>Alerjik konjonktiviti olan ve sık sık gözlerini kaşıyan kişilerde bu hastalığın görülme olasılığının arttığına değinen Uslu, “Ancak kadınlar ve erkekler arasında görülme sıklığı açısından istatistiksel bir fark yok. Hastalık her yaşta teşhis edilebilse de çocukluk ve erken gençlik döneminde daha hızlı ve agresif ilerleme gösteriyor. Benzer şekilde, gebelik süreci de&nbsp;hastalığın daha hızlı ilerleyebildiği dönemlerden biri. Yaş ilerledikçe hastalığın hızı yavaşlayabilir ancak bu durumun her hasta için geçerli olmadığı bilinmeli. Buradaki önemli nokta düzenli doktor takibini ihmal etmemek, gözü şiddetli kaşımamak ve göz yüzeyini her türlü travmadan korumak” dedi.</p>

<p><strong>Düzenli kontrol ve gözlük kullanımı en temel tedavi</strong></p>

<p>Hastalığın tanısının, göz doktorunun muayene sırasında şüphelenerek istediği kornea topografisi ile kesinleştiğini ifade eden Uslu, “Tedavi yöntemleri ise hastalığın ilerleme hızına ve şiddetine, kornea topografisindeki bulgulara &nbsp;göre farklılık gösteriyor. Bu tedaviler arasında; düzenli doktor kontrolü ve gözlük kullanımı, özel tasarlanmış kontakt lensler (hibrid ve skleral lensler), &nbsp;korneanın güçlenmesini sağlayan crosslinking yöntemi, korneaya halka yerleştirilmesi ve son aşamada kornea nakli yer alıyor” dedi.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Sep 2025 17:22:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/09/gozu-ovusturmak-gorme-kaybina-yol-acabilir-1758550975.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>MS tedavisinde yenilikçi adımlar umut vadediyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ms-tedavisinde-yenilikci-adimlar-umut-vadediyor-82452</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ms-tedavisinde-yenilikci-adimlar-umut-vadediyor-82452</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, MS tedavisinde kullanılan yenilikçi tedavi yöntemleri ve umut vadeden araştırmalar hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Oral tedaviler, hastaların uyumunu kolaylaştırıyor!</strong></p>

<p>Son yıllarda, Multipl Skleroz (MS) tedavisinde birçok yeniliğin öne çıktığını dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “İmmünomodülatör ilaçlar ve biyolojik tedaviler, MS’in inflamasyonunu hedef alarak atakları azaltarak hastalığın ilerlemesini yavaşlatır.” dedi.</p>

<p>Özellikle oral tedavi seçeneklerinin, hastaların tedaviye uyumunu artırdığını ve tedavi sürecini daha erişilebilir hale getirdiğini kaydeden Tarlacı, “Ayrıca, hematopoetik kök hücre tedavisi (HSCT) gibi yenilikçi yöntemler, bağışıklık sistemini sıfırlayarak hastalığın ilerlemesini durdurmayı hedefler. Bu tedavi, özellikle tedaviye dirençli hastalar için umut verici bir seçenek olarak öne çıkıyor. Yeni biyomarkerlar ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımları, MS’in daha doğru bir şekilde izlenmesine ve tedaviye yanıtın hızla değerlendirilmesine olanak sağlıyor. Bu, hastaların tedavi süreçlerini daha etkili bir şekilde yönetmek için önemli bir adım.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Yenilikler, MS tedavisinde ilerleme ve daha iyi tedavi yanıtı sağlıyor…&nbsp;</strong></p>

<p>Bu tedavi seçeneklerinin yanı sıra, robotik terapi ve telerehabilitasyon gibi yeni nesil fizyoterapi yöntemlerinin, MS hastalarının yaşam kalitesini artırmak ve fiziksel işlevlerini iyileştirmek için kullanıldığını aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi:</p>

<p>“Son olarak, remyelinizasyon araştırmaları ilerlemekte olup, miyelin kılıfının yeniden yapılmasına yönelik tedavi seçenekleri, MS’in ilerlemesini durdurmak ve geri çevirmek için büyük bir umut taşıyor. Bu yenilikler, MS tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilmesine ve hastaların tedaviye daha iyi yanıt vermelerine yardımcı oluyor.”</p>

<p><strong>MS tedavisinde çok disiplinli destek şart!</strong></p>

<p>Multipl Skleroz (MS) tedavisinde, farklı disiplinlerin katkısının oldukça büyük olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “MS, merkezi sinir sistemini etkileyen bir hastalık olduğundan, tedavi süreci yalnızca nörolojiyle sınırlı kalmaz; hastaların yaşam kalitesini artırmak ve semptomları yönetmek için birden fazla uzmanlık alanından destek almak önemlidir.” dedi.</p>

<p>Fizyoterapi, ergoterapi ve psikolojik destek gibi disiplinlerin, MS hastalarının günlük yaşam aktivitelerini sürdürebilmeleri, bağımsızlıklarını koruyabilmeleri ve psikolojik iyilik hallerini artırabilmeleri için kritik rol oynadığının altını çizen Tarlacı, “Fizyoterapi, MS hastalarının kas gücünü artırmaya, dengeyi geliştirmeye ve hareketliliği iyileştirmeye yönelik çeşitli egzersizler sunar. Kas zayıflığı ve denge problemleri MS’in sık görülen semptomlarındandır, bu nedenle fizyoterapistler, hastaların fiziksel fonksiyonlarını en iyi şekilde kullanabilmesi için kişiye özel egzersiz programları oluşturur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Ergoterapi, MS hastalarının bağımsızlığını ve yorgunlukla başa çıkma becerisini destekler…&nbsp;</strong></p>

<p>Fiziksel terapinin ise kas spazmlarını azaltmaya, yorgunluğu yönetmeye ve düşme riskini engellemeye yardımcı olduğunu aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ayrıca, vücut sıcaklığındaki artış MS semptomlarını kötüleştirebileceği için fizyoterapistler, sıcaklık toleransı ve egzersiz stratejileri konusunda rehberlik eder.” dedi.</p>

<p>Ergoterapinin, MS hastalarının günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlıklarını artırmayı hedeflediğini de sözlerine ekleyen Tarlacı, “Bu disiplin, hastaların evde, işte ve sosyal yaşamda daha bağımsız olabilmesi için çevresel düzenlemeler, uygun yardımcı cihazlar ve adaptif stratejiler önerir. Ergoterapistler, hastaların motor becerilerini ve el-göz koordinasyonlarını geliştirerek, basit günlük işlerden daha karmaşık işlere kadar geniş bir yelpazede pratik çözümler sunar. Ayrıca, hastaların yorgunlukla başa çıkabilmesi için enerji yönetimi tekniklerini öğretir.” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>MS’in tedavisiyle ilgili yeni araştırmalar umut vadediyor!</strong></p>

<p>Son yıllarda yapılan araştırmaların, mikrobiyomun MS gelişimi ve seyrindeki rolünü araştırdıklarını vurgulayan Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bağırsak florası, bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde önemli bir etkiye sahiptir. MS hastalarında bağırsak mikroorganizmalarının yapısındaki değişiklikler, hastalığın gelişimini etkileyebilir. Mikrobiyomun düzenlenmesi, MS tedavisinde yeni bir alan açabilir ve bağışıklık sistemini dengelemeye yönelik yeni yaklaşımlar geliştirilmesine olanak tanıyabilir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Sep 2025 17:21:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/09/ms-tedavisinde-yenilikci-adimlar-umut-vadediyor-1758550880.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tatil Dönüşü Sendromuna Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/tatil-donusu-sendromuna-dikkat-82113</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/tatil-donusu-sendromuna-dikkat-82113</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz tatili iş ve okul hayatına ya da günlük yaşamın yoğun temposuna kısa bir ara vermek için önemli bir fırsattır<strong>.&nbsp;</strong>Çoğu insan bu dönemi en iyi şekilde değerlendirip tatilin keyfini çıkarabilmektedir. Ancak bazı insanlarda ise tatil ve tatil dönüşleri hayal edildiği kadar keyifli olmayabiliyor. Tatil dönüşünde bekleyen işler ve sorumluluklar, tekrar erken kalkma zorunluluğu ya da trafikte geçirilen zaman, kişide bıkkınlık ve isteksizliğe yol açarak tatil dönüşü sendromuna ya da yaz depresyonuna neden olabilir. Memorial Bodrum Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uzm. Psk. Semiha Alparslan, yaz depresyonu ve tatil dönüşü ruh sağlığı açısından dikkat edilmesi gereken noktalar hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Tatil dönüşü sendromuna yakalanmayın</strong></p>

<p>Uzun zamandır beklenen tatilin ardından depresif hissetmek oldukça yaygın bir durumdur. Rutinlerin bozulduğu, sorumlulukların bir süreliğine rafa kaldırıldığı tatil günlerinden sonra yeniden iş hayatına ya da günlük düzene dönmek zorlayıcı olabilir. Bu durum, “tatil dönüşü sendromu” olarak adlandırılır. Tatil sırasında dinlenmenin yanı sıra bolca keyif alınır, beyin sürekli yeni uyaranlarla karşılaşır. Ancak dönüşte bekleyen işler, yığılmış sorumluluklar, tekrar erken kalkma zorunluluğu ya da trafikte geçirilen zaman, kişide bıkkınlık ve isteksizlik yaratabilir. Bu süreçte “tatilden döndüm, artık hayat yine aynı sıradanlığa girdi” düşüncesi depresif bir ruh haline zemin hazırlayabilir.</p>

<p><strong>Tatil paylaşımlarına bakarken depresyona girmeyin</strong></p>

<p>Yaz depresyonunu tetikleyen unsurlar başında günümüzdeki sosyal medya paylaşımları önemli bir yer tutmaktadır. İmkanı olan kişilerin gittikleri tatil ve bu tatil dönemlerinin görsellerini sosyal medyada paylaşımları, tatile gidemeyen bireylerde eksiklik, yetersizlik ve kıyas duygularını artırarak depresif bir ruh haline yol açabilmektedir. Bu nedenle sosyal medyada sadece “en mutlu anların” paylaşıldığını, gerçeğin tüm yönleri göz önünde bulundurularak bu görseller incelenmesi gerekir.</p>

<p><strong>Tatili sorunlarınızın çözümü olarak görmeyin</strong></p>

<p>Depresyon çoğunlukla kış mevsimiyle ilişkilendirilse de yaz mevsiminde de görülebilir. Yaz mevsiminde depresyon için risk faktörlerine taşıyorsanız belirtiler günlük işlevselliğini etkiliyorsa öncelikle ruh sağlığı açısından uzman desteği almak gerekir. Tüm bunların dışında geçiş sürecini en iyi şekilde yönetebilmek için şu önlemler alınmalıdır:&nbsp;</p>

<p><strong>Beklentiyi gerçekçi tutmak:</strong>&nbsp;Tatilin tüm sorunları çözecek bir kaçış olmadığını bilmek önemlidir. Tatili bir mola olarak görmek, hayal kırıklığını azaltır.</p>

<p><strong>Geçiş süresi tanımak:</strong>&nbsp;Tatilden hemen sonra yoğun işlere girmek yerine bir–iki günü adaptasyon için ayırmak süreci kolaylaştırır.</p>

<p><strong>Dengeli bir serotonin salınımı için uygun saatlerde güneşe çıkın</strong></p>

<p>Depresyon üzerinde etkili olan serotonin ve melatonin hormonlarının salınımı da mevsimlere göre değişir. Yaz aylarında melatonin salgısının azalması uyku bozukluklarını tetikleyebilirken, yeterince güneşe çıkamamak serotonin düzeyini olumsuz etkileyebilir. Bu durum da depresif belirtilerin artmasına yol açabilir.</p>

<p><strong>Düzenli uyku ruh sağlığınıza iyi gelir&nbsp;</strong></p>

<p>Her mevsimin ruh halimiz üzerinde farklı etkileri olsa da, yaz depresyonunu önlemenin en etkili yollarından biri dengeli bir rutin oluşturmaktır. Bu kapsamda alınacak şu birkaç basit önlemle yaz depresyon riskini en aza indirmek mümkün;&nbsp;</p>

<ol>
	<li><strong>Uyku düzeni:</strong>&nbsp;Yazın melatonin salgısı azaldığı için uyku kalitesi bozulabilir. Belirli saatlerde yatıp kalkmak, serin ve karanlık bir ortamda uyumak uyku hijyenini destekler.</li>
	<li><strong>Beslenme:&nbsp;</strong>Ağır yiyecekler yerine hafif, sebze ve meyve ağırlıklı beslenmek ruhsal dengeyi korur.</li>
	<li><strong>Hareket etmek</strong>: Sabah ya da akşam serinliğinde yapılacak yürüyüşler serotonin salınımını artırır, ruh halini iyileştirir.</li>
	<li><strong>Küçük molalar:</strong>&nbsp;Tatile gidemeseniz bile gün içinde kısa aralar vermek veya hafta sonu küçük aktiviteler planlamak mini tatil etkisi yaratır.</li>
	<li><strong>Sosyal bağlar:</strong>&nbsp;Yakın çevreyle vakit geçirmek ve paylaşımda bulunmak yalnızlık hissini azaltır.</li>
	<li><strong>Çalışma alanı:</strong>&nbsp;Çalışma ortamını ferah ve motive edici hale getirmek, yazın sıkışmışlık duygusunu azaltabilir.</li>
</ol>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 Aug 2025 16:34:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/08/tatil-donusu-sendromuna-dikkat-1756215249.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tükettiğimiz Bazı Besinler İlaçlarımızın Etkisini Değiştiriyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/tukettigimiz-bazi-besinler-ilaclarimizin-etkisini-degistiriyor-82112</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/tukettigimiz-bazi-besinler-ilaclarimizin-etkisini-degistiriyor-82112</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sağlıklı olduğunu düşünerek tükettiğimiz bazı besin ve içecekler, kullandığımız ilaçlarla etkileşime girerek sağlık açısından beklenmedik etkiler doğurabiliyor. Özellikle; nar suyu, yeşil çay, greyfurt, süt ürünleri ve soya tüketimi ilaçlarla en fazla etkileşime giren besinler arasında.&nbsp;<strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Selin Yavuz</strong>, birden fazla ilaç kullanan bireylerin, kronik hastalığı olanların ve ileri yaş gruplarının besin-ilaç etkileşimleri konusunda daha dikkatli olmaları gerektiğine dikkat çekiyor. Yavuz, yapılan bilimsel araştırmalara göre tüketilirken dikkat edilmesi gereken besinler hakkında önemli bilgiler verdi.&nbsp;</p>

<p><strong>Nar Suyu&nbsp;</strong></p>

<p>Nar suyu; zengin antioksidan içeriği sayesinde faydalı görünse de bazı ilaçlarla birlikte alındığında vücutta istenmeyen durumlara yol açabilir. Çünkü nar suyu, ilaçları parçalayan bazı karaciğer enzimlerini yavaşlatabilir. Bu da ilacın vücutta daha uzun süre kalmasına, etkisinin artmasına ve yan etkilerin görülme ihtimaline neden olabilir. Özellikle epilepsi, tansiyon, diyabet ve kan sulandırıcı ilaç kullanan bireylerde bu etki daha da belirginleşebilir. Eğer düzenli olarak nar suyu içiyorsanız, kullandığınız ilaçlarla etkileşim ihtimalini mutlaka doktorunuza bildirin.&nbsp;</p>

<p><strong>Yeşil Çay&nbsp;</strong></p>

<p>Yeşil çay; içerdiği güçlü antioksidanlar sayesinde pek çok fayda sağlarken bazı ilaçlarla birlikte dikkatli tüketilmeli. İçindeki EGCG adlı bileşen, ilaçların vücutta işlenmesini sağlayan enzimleri yavaşlatabilir veya bazı ilaçların bağırsaktan emilimini engelleyebilir. Düzenli ilaç kullanıyorsanız yeşil çay tüketimini doktorunuza danışarak sınırlamanızda fayda var.</p>

<p><strong>Greyfurt Suyu&nbsp;</strong></p>

<p>İçeriğindeki bazı maddeler nedeniyle ilaçların parçalanmasını engelleyebilir. Bu durum, ilacın kanda birikmesine ve toksik düzeylere ulaşmasına yol açabilir. Özellikle kalp-damar hastalıkları, tansiyon, kolesterol, depresyon gibi durumlarda kullanılan ilaçlar greyfurttan etkilenebilir. Bilimsel araştırmalar, sadece bir bardak greyfurt suyunun bile bazı ilaçların etkisini değiştirebildiğini ve bu etkinin 12 saate kadar sürebildiğini gösteriyor. Greyfurtun etkisi bazen 72 saate kadar çıkabilmekte. Greyfurt veya greyfurt suyu tüketiyorsanız, özellikle ağız yoluyla aldığınız ilaçlarla birlikte alamamaya dikkat edin.&nbsp;</p>

<p><strong>Süt ve Süt Ürünleri</strong></p>

<p>Süt ve süt ürünleri de bazı ilaçların emilimini azaltabilen besinlerden. Bazı antibiyotikler, sütten gelen kalsiyum ve magnezyum gibi minerallerle birleşerek çözünemeyen yapılar oluşturabilir. Bu da ilacın bağırsaktan yeterince emilememesine ve tedavi etkinliğinin azalmasına yol açabilir. Antibiyotik kullanırken süt ürünlerinden uzak durmak, ilacı süt ürünlerinden en az 2 saat önce veya sonra almak en sağlıklısıdır.&nbsp;</p>

<p><strong>Soya&nbsp;</strong></p>

<p>Soya; doğal yapısında bulunan izoflavonlar sayesinde bazı hormon benzeri etkiler gösterirken, ilaçlarla da önemli düzeyde etkileşebilir. Soya tüketimi; bazı ilaçların parçalanmasını sağlayan karaciğer enzimlerini yavaşlatabilir ya da ilaçların bağırsaklardan emilmesini engelleyebilir. Eğer soya ağırlıklı bir diyetiniz varsa, ilaç etkilerinde değişim yaşanmaması için bu tüketimin sabit ve ölçülü olması önemlidir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 Aug 2025 16:34:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/08/tukettigimiz-bazi-besinler-ilaclarimizin-etkisini-degistiriyor-1756215243.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dikkat! Kalp hastalıklarında bazı sinyaller gözden kaçabiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dikkat-kalp-hastaliklarinda-bazi-sinyaller-gozden-kacabiliyor-81867</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dikkat-kalp-hastaliklarinda-bazi-sinyaller-gozden-kacabiliyor-81867</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sıcak havalar yorgunluk, nefes darlığı ya da halsizlik gibi şikayetleri artırabiliyor. Ancak kimi zaman bu belirtiler, sadece mevsim şartlarından değil, kalbin sessizce verdiği uyarılardan da kaynaklanabiliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar</strong>&nbsp;“Kalp hastalıklarında bazı belirtiler sıklıkla gözden kaçabiliyor. Oysa günlük yaşantıda yaz sıcaklarına, strese ya da yoğun çalışma temposu gibi farklı nedenlere yorduğunuz bazı şikayetleriniz kalp hastalıklarının göstergesi olabilir. Bazı belirtiler tek başına ya da başka belirtilerle ortaya çıkabilir. Kalp hastalıklarında erken fark edilen işaretler, hayati riskleri önlemenin en güçlü yoludur. Erken tanı ve tedavi, kalp sağlığınızı korumada kritik öneme sahiptir. Bu nedenle mutlaka bir doktora başvurmak gerekir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar kalp hastalıklarında gözden kaçabilen belirtileri ve kalpte alarm veren 9 sinyali anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. &nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Yorgunluk</strong></li>
</ul>

<p>Günlük aktiviteleri yapmak eskisine göre daha zor geliyor, merdiven çıkmak ya da kısa bir yürüyüş bile nefes nefese bırakıyor olabilir. Kalp, vücuda yeterince oksijenli kan pompalayamadığında, enerji seviyeleri düşer. Normalden fazla yorgunluk dinlenmeyle bile geçmiyorsa, kalp hastalıklarının erken bir işareti olabilir.</p>

<ul>
	<li><strong>Nefes darlığı</strong></li>
</ul>

<p>Doç. Dr. Onur Taşar “Günlük aktiviteler sırasında nefes darlığı yaşamaya başlamak, dinlenme halinde bile nefes almakta zorlanmak ya da gece uykudan nefes tıkanmasıyla uyanmak kalp sorunlarının hatta kalp yetmezliğinin bir belirtisi olabilir. Kalp zayıfladığında, akciğerlerde sıvı birikerek nefes almayı güçleştirir. Özellikle efor sırasında nefes darlığı artıyorsa vakit kaybetmeden değerlendirilmelidir” diyor.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Göğüs rahatsızlığı</strong></li>
</ul>

<p>Göğüs ağrısı dışında, göğüste sıkışma, baskı, yanma veya doluluk hissi kalp krizi öncesi en sık görülen uyarılardandır. Bu his bazen kola, çeneye, boyuna ya da sırta yayılabilir. Bu tür belirtiler gözden kaçabildiğinden dolayı özellikle eforla artan göğüs rahatsızlığı mutlaka dikkate alınmalı ve doktora başvurulmalıdır.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Bacaklarda veya ayaklarda şişlik</strong></li>
</ul>

<p>Özellikle ayak bilekleri, bacaklar ya da karında nedensiz şişlikler, kalbin dolaşımı yeterince sağlayamadığını gösterebilir ve kalp yetersizliği belirtisi olabilir. Yetersiz kan pompalama, vücutta sıvı birikmesine neden olur. Bu durum genellikle gün sonunda daha belirgin hale gelir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Hızlı veya düzensiz kalp atışı</li>
</ul>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar “Kalp ritminin aniden hızlanması, ritmin düzensizleşmesi ya da çarpıntı hissi ciddi ritim bozukluklarının işareti olabilir. Normalden hızlı atan kalp, yeterince verimli çalışmayabilir. Bu durum, bayılma ya da baş dönmesiyle birlikteyse acilen değerlendirilmelidir” diyor.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Baş dönmesi veya bayılma</strong></li>
</ul>

<p>Aniden gelen sersemlik hissi, bulanık görme ya da kısa süreli bilinç kaybı, beyne yeterli kan gitmediğinin işareti olabilir. Kalp ritim bozuklukları ya da ciddi kapak sorunları bu tabloya yol açabilir. Tekrarlayan bayılma atakları kesinlikle ihmal edilmemelidir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Uyku sorunu</strong></li>
</ul>

<p>Geceleri sık sık uyanmak, uykusuzluk ya da nefes darlığı nedeniyle oturur pozisyonda uyuma ihtiyacı hissetmek kalp sağlığına dair ipuçları verebilir. Kalp fonksiyonları zayıfladığında, yatarken akciğerlerde sıvı birikir. Bu da kaliteli uykuyu zorlaştırır.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Terleme</strong></li>
</ul>

<p>Ani ve aşırı terleme, özellikle soğuk soğuk terleme kalp krizi belirtisi olabilir. Vücut kalp üzerindeki baskıyı azaltmak için bu şekilde tepki verir. Vücut, kalp üzerindeki baskıyı azaltmak için bu şekilde tepki verir. Açık bir neden olmadan terleme yaşayan kişiler dikkatli olmalıdır.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Göğüs ağrısı</strong></li>
</ul>

<p>Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Onur Taşar “Göğüs bölgesindeki ani, şiddetli ya da uzun süren ağrı kalp kriziyle doğrudan ilişkili olabilir. Ağrı bazen mide ekşimesi ya da kas ağrısıyla karıştırılabilir ancak kalp kaynaklı olanı eforla artar ve dinlenmekle geçmez. Bu durum acil tıbbi müdahale gerektirir” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 15 Aug 2025 11:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/08/dikkat-kalp-hastaliklarinda-bazi-sinyaller-gozden-kacabiliyor-1755247937.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ortodontik Tedaviler İçin Ergenlik En İdeal Dönem</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ortodontik-tedaviler-icin-ergenlik-en-ideal-donem-81866</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ortodontik-tedaviler-icin-ergenlik-en-ideal-donem-81866</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Ergenlik dönemi hem kızlar hem de erkekler için,&nbsp;ortodontik&nbsp;tedaviler açısından&nbsp;en&nbsp;ideal&nbsp;dönem&nbsp;olarak&nbsp;kabul&nbsp;ediliyor.&nbsp;Dış&nbsp;görünüşe&nbsp;duyarlılığın yüksek olduğu ergenlikte gençler daha&nbsp;çok&nbsp;aparatlar&nbsp;(şeffaf&nbsp;braket,&nbsp;lingual&nbsp;sistem,&nbsp;şeffaf&nbsp;plak)&nbsp;tercih&nbsp;ederken; bu dönemde yapılan tedaviler, dişsel ve iskeletsel sorunların çözümünde oldukça başarılı sonuçlar getiriyor. Kızlar&nbsp;için&nbsp;genellikle&nbsp;10-13&nbsp;yaş,&nbsp;erkekler için ise genellikle 11-14 yaş arası, ortodontik tedavilere başlamak için önerilen yaş aralıkları.&nbsp;</p>

<p>Büyümenin devam ettiği bu&nbsp;dönemde&nbsp;süt&nbsp;dişlerinin&nbsp;genellikle&nbsp;düşmüş,&nbsp;daimi&nbsp;dişlerin ise&nbsp;sürmüş olması iki önemli avantaj. Böylece sabit ortodontik apareyler olarak bilinen ortodonti tedavileri rahatlıkla uygulanabiliyor. Özellikle metal veya seramik braketler sıklıkla kullanılırken; diş çapraşıklığı, aralık dişler veya diş yerleşim bozuklukları bu yaş döneminde daha hızlı düzeltilebiliyor. Hastada üst çene darlığı gibi sorunlar varsa yine bu dönem için çene genişletme apareyleri (RPE, MARPE gibi) de çok daha etkili sonuçlar veriyor. Üst veya alt çene önünde görülen iskeletsel bozukluklarda da fonksiyonel apareyler (Twin Block, Forsus, Herbst) ergenlik döneminde rahatlıkla kullanılabiliyor. Ancak iskeletsel düzeltmelerde, büyüme süreci tamamlandıktan sonra cerrahi desteğe ihtiyaç duyulabileceği unutulmamalı. Bu süreçte ortodonti uzmanı, hastanın iş birliğine göre lastik (elastik) veya mini vida gibi yardımcı ekipmanlar da önerebilir.&nbsp;</p>

<p>Tedavi boyunca ağız hijyeninin de çok önemli olduğunu hatırlatan&nbsp;<strong>İstanbul Okan Üniversitesi Tuzla Diş Hastanesi Ortodonti Anabilim Dalı’ndan Dr. Özlem Karaca</strong>, özellikle ergenlikte yaşanan hormonal değişikliklerin dişeti iltihabı riskini artırabileceğine dikkat çekiyor. Ortodontik tedavi gören ergenlerin düzenli fırçalama, ara yüz fırçası ve diş ipi kullanımı konusunda bilinçli olmaları, her 4-6 haftada bir ortodontist kontrolü yaptırmaları bu açıdan önemli. Tedaviye karşı motivasyonun korunması için aile desteği ve hekim-hasta iletişimi de yine dikkat edilmesi gereken hususlar arasında yer alıyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 15 Aug 2025 11:52:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/08/ortodontik-tedaviler-icin-ergenlik-en-ideal-donem-1755247931.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Antioksidan Deposu Üzümün 6 Önemli Yararı</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/antioksidan-deposu-uzumun-6-onemli-yarari-81589</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/antioksidan-deposu-uzumun-6-onemli-yarari-81589</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz mevsimiyle birlikte sofraları renklendiren üzüm,&nbsp;yüksek besin değeri ve antioksidan içeriği sayesinde ön plana çıkıyor.&nbsp;Anadolu’daki tarihi binlerce yıl öncesine uzanan bu değerli meyve, sadece lezzetiyle değil aynı zamanda vücuda sağladığı faydalarla da dikkat çekiyor. Yeşil, mor veya koyu mavi renkleriyle üzüm, dünyanın dört bir yanında yetiştirilebiliyor ve çekirdekli ya da çekirdeksiz olabiliyor. Memorial Kayseri Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dyt. Betül Merd, birçok yararı olan üzümle ilgili bilgi verdi.</p>

<p><strong>Sıcak iklim meyvesi üzüm</strong></p>

<p>İnce ya da kalın kabuklu ve sulu yapısıyla tatlı bir meyve olan üzüm, sıcak ve güneşli iklimlerde yetişir. Üzüm, cinsine göre yaz ortasında ve sonbahar sonuna kadar hasat edilir. &nbsp;En olgun hallerinde toplanan meyvenin beyaz, siyah, kırmızı, mor gibi pek çok rengi vardır. Her çeşidinin aroması kendine özgüdür. Tatlılığı doğal şekerlerden gelir ve bu nedenle hem enerji verir hem de ağızları tatlandırır. Üzüm yetiştiriciliğinde Türkiye, dünyada sayılı ülkeler arasında yer almaktadır. Ege Bölgesi başta olmak üzere Manisa, Denizli, İzmir gibi iller hem sofralık hem kurutmalık üzüm üretiminde ön plandadır. Sıcağı seven üzüm, aynı zamanda Akdeniz, Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu bölgelerinde de verimli şekilde yetiştirilebilir. Dünyada ise İtalya, Fransa, ABD ve Çin büyük üzüm üreticileri arasında yer alır.</p>

<p><strong>Vitamin ve mineral deposu</strong></p>

<p>Su oranı yüksek ve doğal şeker içeriği nedeniyle enerji veren üzüm bir meyvedir. 100 gram taze üzüm yaklaşık 70-80 kcal içerir. Ayrıca içeriğinde;&nbsp;</p>

<ul>
	<li>C vitamini, K vitamini, B6 vitamini</li>
	<li>Potasyum, bakır, manganez gibi mineraller</li>
	<li>Resveratrol ve flavonoidler gibi antioksidan bileşenler açısından da zengindir.</li>
</ul>

<p>Resveratrol, üzümün özellikle kabuğunda bulunan bir bileşiktir ve kalp sağlığı üzerindeki olumlu etkisiyle bilinmektedir.</p>

<p><strong>Üzümün birçok yararı var</strong></p>

<p>Uzun süreli ve dengeli tüketildiğinde üzümün birçok yararı bulunmaktadır.</p>

<ol>
	<li>Kalp sağlığını destekler, kan basıncını düzenlemeye yardımcı olabilir. Yapılan bir araştırmada üzümdeki resveratrol bileşiğinin antioksidan ve antienflamatuar özellikler içerdiği belirlenmiştir.</li>
	<li>Bağışıklık sistemini güçlendirir. Üzüm çok sayıda antioksidan içerir. Kuersetin, mor ve siyah üzümlere renklerini veren bir antioksidandır. Nörodejeneratif hastalıklara karşı koruma sağlar. Araştırmalar, üzümlerin Alzheimer hastalığının başlangıcına karşı bir miktar koruma sağladığını göstermiştir.</li>
	<li>Sindirim sistemini destekler, kabızlığa karşı faydalıdır. Ayrıca üzüm, kilo kontrolü sağlamaya yardımcı olabilecek besinler açısından zengin, düşük kalorili bir atıştırmalıktır.</li>
	<li>Cilt sağlığına katkı sağlar, özellikle çekirdekli türlerde anti-aging etkileri vardır. Bazı araştırmalar, üzümlerde bulunan bir bileşik olan resveratrolün yaşlanma sürecini yavaşlatabileceğini göstermektedir.</li>
	<li>Enerji verir, yorgunluk hissini azaltabilir. Üzümde eser miktarda melatonin bulunur. Melatonin, beyinde üretilen ve dinlendirici bir uykuyu destekleyen bir hormondur</li>
	<li>Üzüm kemikleri güçlendirir. K vitamini, kalsiyum, magnezyum ve potasyum açısından zengindir. Bu temel vitamin ve mineraller kemik sağlığını destekler. Bunları yeterli miktarda almamak kemik kırığı riskini artırabilir.</li>
</ol>

<p><strong>Tüketirken bu kurallara uyun</strong></p>

<ul>
	<li>Üzüm sağlıklı bir meyvedir ama porsiyon kontrolü çok önemlidir. Özellikle insülin direnci, diyabet ya da kilo kontrolü hedefi olan bireylerde aşırı tüketimi önerilmez.</li>
	<li>Taze üzüm için bir porsiyon yaklaşık 15-20 tane (bir küçük salkım) olarak düşünülebilir.</li>
	<li>Kuru üzüm ise yoğun şeker içerdiğinden, 1 yemek kaşığı kadar ile sınırlandırılmalıdır.</li>
	<li>Üzümü yanında çiğ badem ya da yoğurt gibi protein içeren gıdalarla birlikte tüketmek, kan şekerinin daha dengeli seyretmesini sağlar.</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Jul 2025 17:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/antioksidan-deposu-uzumun-6-onemli-yarari-1753798134.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hepatite kalkan: Aşı, temizlik, doğru bilgi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/hepatite-kalkan-asi-temizlik-dogru-bilgi-81569</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/hepatite-kalkan-asi-temizlik-dogru-bilgi-81569</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, hepatit hastalığının türleri, bulaşma yolları, belirtileri, aşı ve tedavi imkânları ile korunma yöntemleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Hepatitin en sık nedeni virüsler…</strong></p>

<p>Hepatitin karaciğerin iltihaplanması olarak bilinen bir hastalık olduğunu dile getiren&nbsp;Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Etkeni en sık virüslerdir.&nbsp;Hepatit A, B, C, D ve E virüsleri olmak üzere farklı virüs tipleri hepatit yapabilmektedir.” dedi.</p>

<p>Viral etkenler dışında&nbsp;alkol tüketimi, bazı ilaçlar veya bağışıklık sistemi problemlerinin de hepatite neden olabildiğini aktaran Mamçu, “Hepatit B ve Hepatit C virüsleri uzun vadede kronik karaciğer hastalığı, siroz veya karaciğer kanserine yol açabildiği için ayrı bir öneme sahiptir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kronikleşen viral hepatitler tedavi edilmezse siroz ve karaciğer kanseri gelişebilir!</strong></p>

<p>Hepatit virüslerinin belirti ve klinik tablolar açısından belirgin bir fark göstermemekle beraber, etkiledikleri yaş grupları, kuluçka süreleri, iyileşme şekilleri ve kronikleşme açısından fark gösterdiklerini kaydeden&nbsp;Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Kuluçka süreleri A virüsü için 15-45 gün, B ve C virüsü için 30-180 gündür.” dedi.</p>

<p>Hastaların yarısından fazlasında hastalık sırasında gözlerde ve ciltte sarılığın hiç olmaması ya da çok hafif olmasının da mümkün olduğunu ifade eden Mamçu, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bu nedenle pek çok kişi sarılık hastalığı geçirdiğini fark edemez, ancak o sırada tesadüfen bir kan tetkiki yapılırsa anlaşılabilir. Çocuklarda belirtiler daha hafif ve kısa süreli olduğundan, özellikle küçük yaş gurubundaki çocuklarda hastalık teşhis edilmeden geçip gidebilir. Hastaların bir kısmında ise kuluçka süresini takiben, halsizlik, iştahsızlık, mide bulantısı, karnın sağ üst kadranında ağrı, derinin ve gözakının sararması ve idrarın koyulaşması ile başlar. Kısa süren ateş olabilir. Bulaşıcı sarılık genellikle 4-6 haftalık bir hastalıktır, A ve E virüsü ile olanlar sonunda şifa ile sonlanır ve kronikleşme göstermezler.</p>

<p>B, C ve D virüsleri ile oluşan bulaşıcı sarılıklar kronikleşebilir. Bu oran, Hepatit B virüsü için yüzde 5 -10, Hepatit C virüsü için yüzde 80 kadardır. D virüsü hepatitinde de kronikleşme oranı yüksektir. Bunun sonucu olarak, Türkiye'de nüfusun yüzde 5 ila 7 kadarı (4 milyona yakın insan) B virüsünü, farkında olmaksızın taşır. Akut hepatitler genellikle iyi seyirli, kendini sınırlayan ve kronikleşmeyen hastalıklardır. Şifa ile iyileşip ve koruyucu bağışıklık bırakırken; kronikleşen viral hepatitlerde, tedavi edilmediği takdirde belirli oranda siroz ve karaciğer kanseri gelişebilir.”&nbsp;</p>

<p><strong>Hijyen kurallarına uymamak, Hepatit A ve E’nin salgınlara yol açmasına neden olabilir!</strong></p>

<p>Hijyenik el yıkama kurallarına uyulmaması, gıda hijyeninin iyi olmaması, tuvalet temizliğine dikkat edilmemesi durumlarında Hepatit A ve Hepatit E’nin daha kolay bulaştığına vurgu yapan&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Özellikle ilkokullarda, kreşlerde ve toplu yaşanılan yerlerde salgınlar yapar. Hijyen açısından sorunlu bölgelere yapılan seyahatlerde ek önlemler almak, temizliğinden emin olunmayan çiğ gıda ve su tüketiminden kaçınmak ve sık sık el yıkamak &nbsp; dışkı ağız yolu ile bulaşmayı önlemek için yeterlidir.” dedi.</p>

<p><strong>Risk grubundaki kişilerin aşılanmaları, hastalıktan korunmada en önemli tedbir!</strong></p>

<p>Dünyada ve ülkemizde Hepatit A ve Hepatit B’ye karşı aşı bulunduğunu hatırlatan Mamçu, “Her iki aşı da 1998 yılından beri Türkiye Cumhuriyeti Ulusal Aşı takviminde yer alır. Hayatın ilk bir yılında aşılanma tamamlanır ve ömür boyu koruyuculuğu devam eder. Aile Sağlık Merkezlerinde ve diğer sağlık kuruluşlarında yeni doğan döneminden itibaren tüm çocuklara ücretsiz olarak uygulanır.&nbsp;Hepatit C virüsüne karşı aşı henüz bulunmamakta. Ancak etkili tedaviler mevcut ve bu tedaviler Türkiye'de genel sağlık sigortası kapsamında ücretsiz olarak sunulmakta.” açıklamasını yaptı.</p>

<p>Mamçu ayrıca bu aşılarla ilgili yapılan çok büyük ölçekli çalışmalarda, koruyuculuklarının son derece yüksek olduğu ve herhangi bir yan etki görülmediğinin kanıtlandığına dikkat çekti ve risk grubundaki kişilerin aşılanmalarının hastalıktan korunmada en önemli tedbir olduğunu vurguladı.</p>

<p><strong>Hepatitlerin nasıl bulaştığının ve nasıl bulaşmadığının doğru bir şekilde bilinmesi gerekir!</strong></p>

<p>Viral hepatitlerin, dünya genelinde ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğunun altını çizen&nbsp;Dr. Dilek&nbsp;Leyla&nbsp;Mamçu, “Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından 28 Temmuz ‘Dünya Hepatit Günü’ olarak belirlenmiştir. DSÖ'nün hedefi, 2030 yılına kadar tüm ülkelerde viral hepatitleri ortadan kaldırmak için birlikte çalışmaktır.” dedi.</p>

<p>Kronik hepatit hastalığında son yıllarda çok önemli gelişmeler kaydedildiğini ve uygun tedavi seçeneklerinin ülkemizde de genel sağlık sigortası kapsamında ücretsiz olarak uygulanmaya başlandığını hatırlatan Mamçu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Özellikle risk altındaki kişilerin farkındalığının arttırılması ile bulaşma önlenecek, hastalığın erken tespiti ve tedavisi sağlanabilecektir. Bu nedenle Hepatit virüsü taşıyıcısı olan bireylerin takip ve tedavilerinin yapılacağı merkezlere başvurması hem kendi sağlıkları hem de toplum sağlığı açısından son derece önemlidir.&nbsp;Hepatit taşıyıcısı olan bireylerin toplumdan dışlanması<strong>&nbsp;</strong>konusunda eski yıllara göre oldukça mesafe kaydedilmiş olsa da yine de bazı ön yargılar olabiliyor. Hepatitlerin nasıl bulaştığının ve nasıl bulaşmadığının doğru bir şekilde bilinmesi gerekir. Diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi, bu konuda da farkındalığın ve bilginin artması yeterli.”&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 29 Jul 2025 17:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/hepatite-kalkan-asi-temizlik-dogru-bilgi-1753797914.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Göz kuruluğu riski en aza iniyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/goz-kurulugu-riski-en-aza-iniyor-81548</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/goz-kurulugu-riski-en-aza-iniyor-81548</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Uzağı veya yakını bulanık görme, baş ağrısı, göz yorgunluğu, daha iyi görebilmek için gözleri kısma… Yaşam kalitesini ciddi boyutlarda düşürebilen bu sorunların sebebi genellikle günümüzde en sık görülen görme bozuklukları olan miyopi ile astigmat oluyor. Son yıllarda ekran başında uzun zaman geçirilmesi nedeniyle görülme sıklığı giderek artan her iki kırma kusuru lazer göz ameliyatıyla düzeltiliyor ve bu sayede gözlük ile lens ihtiyacı ortadan kalkıyor. Üstelik, &nbsp;dünyada 2023 yılından bu yana ve ülkemizde de son bir yıldır uygulanmaya başlanan bıçaksız ve flepsiz SILK (Smooth Incision Lenticule Keratomileusis ) yöntemi hastalara önemli faydalar sağlıyor. &nbsp;<strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Coşar,</strong>&nbsp;günümüzün miyopi ve astigmat tedavisinde &nbsp;en yeni göz lazer yöntemi olan SILK ameliyatında tüm işlemlerin sadece 3-4 milimetrelik kesiden gerçekleştiğini ve korneanın doğal yapısının en iyi şekilde korunduğunu belirterek, “Bu sayede, hastalar daha konforlu ve hızlı iyileşme süreci yaşamaktadırlar. Operasyon sonrasında sadece birkaç saat süren hafif bir batma hissedilir. Hastalar ağrı ve sızı sorunu yaşamadıkları için aynı gün normal hayatlarına dönerler. Yöntem ayrıca kornea yapısını klasik yöntemlere nazaran daha çok koruması sayesinde ekstra güvenlik de sağlamaktadır” diyor. &nbsp;</p>

<p><strong>İşlem 3-4 milimetrelik kesiyle yapılıyor</strong></p>

<p>Flepli lazer cerrahisinde, kornea yüzeyinde ince bir flep (kapak) oluşturuluyor. Ardından bu flep kaldırılıyor ve hemen altında yer alan kornea dokusuna lazer uygulanıyor. Lazer, korneanın şeklini değiştirerek görme kusurlarını düzeltiyor. Son olarak flep yeniden yerine kapatılıyor. Bu yöntem, genellikle 25 – 30 milimetrelik kesiyle gerçekleştiriliyor.&nbsp;Bıçaksız ve flepsiz uygulanan SILK (Smooth Incision Lenticule Keratomileusis) yönteminde ise tüm işlemler sadece 3-4 milimetrelik küçük bir kesiyle yapılıyor. Flepli lazer yönteminin aksine, gözün ön tabakasında kapakçık (flep) oluşturmak yerine, kornea içinden ince bir doku (lentikül), ışığın retinaya doğru şekilde odaklanması için dışarı çıkarılıyor. İşlemin minimal bir kesiyle yapılması &nbsp; sayesinde gözün doğal yapısı korunmuş oluyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Flep kayması riski yaşanmıyor</strong></p>

<p>Flepli uygulanan lazer cerrahisinde flep adlı kapakçık yerinden kayabiliyor. Bu kayma, çoğunlukla ameliyat sonrasındaki erken dönemde flebin işlem sırasında tam oturmaması, gözün sert ovalanması, göze gelen travma veya enfeksiyon gibi sebeplerle oluşuyor. Flep kayması görme bulanıklığı, rahatsızlık, ağrı ve ışık hassasiyeti gibi sorunlara neden olabiliyor. Acil olarak müdahale edilmesi gerekiyor, aksi halde kalıcı görme sorunlarına neden olabiliyor. SILK yönteminde ise<strong>&nbsp;</strong>flep oluşturulmadığı için flep kayması gibi riskler yaşanmıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Göz kuruluğu önlenebiliyor</strong></p>

<p>Flepli lazer cerrahisinde sık görülen bir yan etki olan ameliyat sonrası kuru göz riski de bu yöntemle en aza iniyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Coşar,<strong>&nbsp;</strong>“Flepli lazer yönteminde, işlemlerin 25 – 30 milimetre gibi büyük bir kesiden yapılması nedeniyle, lazerin kurutucu etkisi artmaktadır. Operasyon sonrasında, ilk 6 ay içindeki göz kuruluğu riski, işlemler küçük bir kesiden yapıldığı için SILK yönteminde daha düşük oranda görülmektedir. Dolayısıyla, SILK yöntemi özellikle kuru göz şikayeti yaşayanlar için tercih sebebi olmaktadır” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Aynı gün normal hayata dönüş imkanı</strong></p>

<p>SILK operasyonunda iki göze yapılan işlemler toplam 15 dakika gibi kısa bir sürede tamamlanıyor. Miyopi 10 dereceye kadar, astigmat 5 dereceye kadar düzeltiliyor. &nbsp;Tam görme netliği birkaç günde kazanılıyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Banu Coşar, &nbsp; tüm işlemler sadece 3-4 milimetrik kesiden gerçekleştirildiği için yöntemin klasik lazer operasyonlarına nazaran daha konforlu ve hızlı iyileşme süreci sağladığını vurgulayarak, sözlerine şöyle devam &nbsp;ediyor: “Operasyon sonrasında gözlerde oluşan batma hissi birkaç saat içinde geçmekte ve hastalar aynı gün normal aktivitelerine dönebilmektedirler. İlk günlerde gözlerin şiddetli ovuşturulmaması, verilen damlaların düzenli kullanılması ve birkaç gün havuz ile denize girilmemesi, tedaviden etkin sonuç alınması için dikkat edilmesi gereken en önemli kuralları oluşturmaktadır.” &nbsp;</p>

<p><strong>Yöntem kimler için uygun?</strong></p>

<p>SILK (Smooth Incision Lenticule Keratomileusis ) yöntemi için her hasta uygun aday olmuyor. Genellikle 18 yaşını doldurmuş, göz numarası en az bir yıldır sabit olan ve kornea yapısı normal olan kişiler için ideal bir yöntem. Hamilelik, emzirme dönemi ile glokom gibi bazı göz hastalıkları olan hastalara ise iyileşme süreci etkilendiği için SILK yöntemi önerilmiyor. Yapılan göz muayenesinde; göz numarası, kornea kalınlığı ile haritası, göz tansiyonu ve detaylı kornea yapısı inceleniyor. Hastanın gözlerinin SILK yöntemi için uygun olup olmadığı bu testler sayesinde anlaşılıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Sonuçları yüz güldürüyor!</strong></p>

<p>SILK yönteminde başarı oranı da oldukça yüksek. Öyle ki yüzde 95 oranında başarı sağlanıyor, yani SILK lazer tedavisi olan 100 hastanın 95’inin gözlük ihtiyacı ortadan kalkıyor. Yöntem kalıcı bir çözüm sunuyor, ancak bazı kişilerde çok uzun vadede küçük numara değişimleri olabiliyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Jul 2025 17:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/goz-kurulugu-riski-en-aza-iniyor-1753711541.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Aylarında Çocuklarda Karın Ağrısına Dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yaz-aylarinda-cocuklarda-karin-agrisina-dikkat-81547</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yaz-aylarinda-cocuklarda-karin-agrisina-dikkat-81547</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Çocuklarda görülen karın ağrısı, çoğunlukla basit nedenlere bağlı olsa da, cerrahi müdahale gerektiren ciddi hastalıkların da belirtisi olabilir. Yaz aylarında artan sıcaklık ve enfeksiyon riskiyle birlikte bu şikayetler daha sık görülmeye başlamaktadır. Çocuklarda karın ağrısının altında yatan nedenin mutlaka dikkatle araştırılması ve tedavi planının buna göre belirlenmesi önemlidir. Memorial Bodrum Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Mithat Günaydın, çocukluk çağında karın ağrısına neden olabilecek hastalıklar ve dikkat edilmesi gereken durumlar hakkında bilgi verdi.</p>

<p>Çocukluk çağında karın ağrısına genellikle idrar yolu enfeksiyonu, ishal veya bağırsak parazitleri gibi ilaçla tedavi edilebilecek nedenler yol açar. Ancak karın ağrısına neden olabilecek yaklaşık 50 farklı hastalık bulunduğu unutulmamalıdır. Bu vakaların yalnızca %1 ila %3’ü cerrahi müdahale gerektiren durumlardır. Yine de, erken tanı hayati önem taşır.</p>

<p><strong>İnvajinasyon: Sessiz ilerleyen tehlike</strong></p>

<p>Cerrahi müdahale gerektiren karın ağrısı nedenlerinin başında akut apandisit ve invajinasyon (bağırsakların iç içe geçmesi) gelir. Özellikle invajinasyon, daha çok süt çocukluğu döneminde görülür ve ishal sonrası gelişebilir. Yaz aylarında bakteriyel ve viral ishallerin artmasıyla bu risk daha da yükselir.</p>

<p><strong>Belirtileri tanıyın, gecikmeden harekete geçin</strong></p>

<p>İshal sonrası ortaya çıkan kıvranır tarzda karın ağrısı, kusma, karında "sucuk gibi" kitlenin hissedilmesi ve zamanla çilek jölesi şeklinde kanlı dışkı görülmesi invajinasyonun habercisi olabilir. Bu durumda vakit kaybetmeden çocuk cerrahisine başvurulmalıdır. Tedavi edilmediği takdirde bağırsakta kangren gelişebilir ve çocuğun genel durumu hızla bozulabilir.</p>

<p>Tanıda; kan tahlilleri, direkt karın grafisi ve karın ultrasonu yardımcı olur. Tanı konduğunda ağızdan beslenme kesilir, mideye tüp yerleştirilir, sıvı-elektrolit tedavisine başlanır ve hasta yakından izlenir.</p>

<p>Tedavide öncelikle invajinasyonun kendiliğinden açılıp açılmadığı takip edilir. Açılmadığı durumlarda radyoloji eşliğinde su (hidrostatik) veya hava (pnömatik) redüksiyon yöntemleri uygulanır. Bu işlemlerde çocuk cerrahı ve deneyimli bir radyologun birlikte çalışması gerekir. Nadir durumlarda bağırsak delinmesi olabileceğinden cerrahi müdahale gerekebilir.</p>

<p>Cerrahi müdahale laparoskopik (kapalı) ya da açık yöntemle yapılabilir. Laparoskopide bağırsakların dolaşımı sağlıklıysa işlem burada sonlandırılır. Açık ameliyatta ise iç içe geçmiş bağırsaklar elle açılır; dolaşımı bozulmuşsa bu kısım çıkarılarak sağlıklı uçlar yeniden birleştirilir.</p>

<p><strong>Apandisit yaz aylarında daha sık görülüyor</strong></p>

<p>Yaz döneminde çocuklarda daha sık karşılaşılan bir diğer cerrahi durum ise apandisittir. Kalın bağırsağın başlangıcında yer alan apendiksin iltihaplanmasıyla oluşan bu tablo, genellikle göbek çevresinde başlayan ve sağ alt karna yerleşen karın ağrısı ile kendini belli eder. Ağrıya iştahsızlık, ateş ve bazen kusma eşlik edebilir.</p>

<p>Apandisit, öykü ve fizik muayene ile birlikte yapılan laboratuvar tetkikleri ve ultrasonografiyle teşhis edilebilir. Bazı durumlarda bilgisayarlı tomografi de gerekebilir. Tedavisi cerrahidir. Ameliyat açık ya da laparoskopik yöntemle yapılabilir. Patlamamış apandisit durumunda çocuk genellikle 1-2 gün içinde taburcu edilebilir.</p>

<p><strong>Ciddi hastalıkların habercisi olabilir</strong></p>

<p>Özellikle yaz aylarında karın ağrısı yaşayan çocuklar, cerrahi olasılık göz önünde bulundurularak dikkatle izlenmelidir. Gerekirse tekrar tekrar muayene edilmeli ve klinik tablo yakından takip edilmelidir. Erken tanı ve doğru müdahale sayesinde, ciddi komplikasyonların önüne geçilmesi mümkündür.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Jul 2025 17:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/yaz-aylarinda-cocuklarda-karin-agrisina-dikkat-1753711529.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Diyabet hastalarına 6 beslenme tavsiyesi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/diyabet-hastalarina-6-beslenme-tavsiyesi-81527</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/diyabet-hastalarina-6-beslenme-tavsiyesi-81527</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Uzun süreli yüksek seviye kan şekeri, sinir hücrelerine büyük zarar verir. Bu sinir hasarı da genellikle ayaklarda başlar ve zamanla yaralara sebep olur. Tedavi için geç kalındığında enfeksiyonlara hatta ampütasyona sürükleyebilen diyabetik ayak tehlikesinin; düzenli kontrol, doğru bakım ve beslenme ile çoğunlukla önlenebilir olduğunu vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Rıza Aytaç Çetinkaya, “Diyabetik ayaktan korunmanın ilk adımı kan şekerinin yükselmesini önlemektir. Bunun için de sağlıklı ve dengeli beslenme önem kazanır. Lif oranı yüksek, rafine şeker ve işlenmiş gıdalardan arındırılmış bir beslenme planı hem kan şekeri dalgalanmalarını önler hem de damar ve sinir sağlığını koruyarak ayak sağlığını korur” dedi.</strong></p>

<p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Rıza Aytaç Çetinkaya, diyabet hastalarının beslenme alışkanlıklarında dikkat etmeleri gereken önemli noktaları paylaştı:</p>

<p><strong>Baklagiller kan şekerini dengeliyor</strong></p>

<p>Diyabetik ayak yaralarının tedavisinde en önemli faktör, kan şekerinin kontrol altına alınması. Yüksek kan şekeri, vücudun iyileşme süreçlerini olumsuz etkileyebilir ve yaraların enfekte olmasına yol açabilir. Doğru beslenme, kan şekerini dengelemeye yardımcı olur. Örneğin karbonhidratlar, insülin seviyelerini doğrudan etkiler. Tam tahıllar ve baklagiller gibi yavaş sindirilen karbonhidratlar kan şekerinin dengede kalmasına yardımcı olur.</p>

<p><strong>Yüksek protein yara iyileşme sürecini hızlandırıyor</strong></p>

<p>Yaraların iyileşmesi için vücudun yeterli miktarda proteine ihtiyacı var. Proteinler, hücre ve doku onarımında önemli bir rol oynar. Yüksek kaliteli protein kaynaklarının başında; tavuk, hindi, balık, yumurta, baklagiller ve az yağlı süt ürünleri gelir.</p>

<p><strong>Sağlıklı yağlar enflamasyonu azaltıyor</strong></p>

<p>Somon, ceviz ve chia tohumu gibi omega-3 yağ asidi açısından zengin gıdalar, vücuttaki enflamasyonu azaltarak yaraların iyileşmesini hızlandırır.</p>

<p><strong>C ve E vitamini bağışıklık sistemini güçlendiriyor</strong></p>

<p>C vitamini ve E vitamini, bağışıklık sistemini güçlendiren ve yara iyileşmesini hızlandıran önemli antioksidanlardır. C vitamini bakımından zengin; portakal, kivi, biber ve brokoli gibi gıdalar, cilt onarımını ve kolajen üretimini destekler. E vitamininden zengin fındık, yeşil yapraklı sebzeler ve ay çekirdeği gibi gıdalar ise doku iyileşmesini teşvik eder ve oksidatif stresi azaltır.</p>

<p><strong>Magnezyum enerji üretimini artırıyor</strong></p>

<p>Mineraller yara iyileşmesinde önemli bir rol oynar. Özellikle çinko ve magnezyum, vücudun hücresel onarım süreçlerine yardımcı olur. Çinko; et, deniz ürünleri, kabak çekirdeği ve fasulye gibi gıdalarda; magnezyum ise koyu yeşil yapraklı sebzeler, fındık ve tam tahıllarda bolca bulunur.</p>

<p><strong>Rafine gıdalar kan şekerini hızlı yükseltiyor</strong></p>

<p>Şekerli ve rafine gıdalar, kan şekerini hızlı bir şekilde yükseltir bu da diyabetik ayak yaralarının iyileşmesini engeller. Yüksek şekerli besinlerden uzak durularak kan şekerinin kontrol altında tutulması önemli.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Jul 2025 17:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/diyabet-hastalarina-6-beslenme-tavsiyesi-1753711313.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zihinsel yük kadınları sessizce yoruyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/zihinsel-yuk-kadinlari-sessizce-yoruyor-81507</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/zihinsel-yuk-kadinlari-sessizce-yoruyor-81507</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, zihinsel iş yükünün özellikle kadınlar ve anneler üzerindeki görünmez etkilerinden bahsetti. </p>

<p><strong>Zihinsel iş yükü, tıpkı bir bilgisayarın arka planında çalışan uygulamalar gibi enerji tüketir…</strong></p>

<p>Zihinsel iş yükünün günlük yaşamın görünmeyen organizasyonu olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Evin işleyişini planlamak, eksikleri fark etmek, ihtiyaçları önceden sezmek, krizleri önlemek, detayları hatırlamak ve her bireyin yaşamını sürdürmesini kolaylaştırmak için sürekli tetikte olmak demektir.” dedi.</p>

<p>Bu yükün, genellikle fark edilmediğini aktaran Ülkü, “Çünkü ne fiziksel bir hareket içerir ne de kolayca gözlemlenebilir. Ancak zihin sürekli çalışır. Tıpkı bir bilgisayarın arka planında çalışan uygulamalar gibi; dışarıdan belli olmasa da enerji tüketir, yorucu olur ve uzun vadede sistemi yavaşlatır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Kadınlar, anneliği kutsal bir sorumluluk olarak gördükleri için zihinsel yükü içselleştirir!</strong></p>

<p>Özellikle annelerin, bu zihinsel yükü çoğu zaman sorgulamadan ve doğal bir görevmiş gibi üstlendiklerine işaret eden Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Çünkü çocuk doğduğu andan itibaren anneden ‘bilmek’, ‘ön görmek’, ‘düzenlemek’ ve ‘yetişmek’ beklenir. Annelik kutsal bir sorumluluk olarak kodlandığı için kadınlar bu görünmez yükü taşımayı çoğu zaman içselleştirir.” dedi.</p>

<p>Bir annenin zihnindeki günlük iç sesin nasıl olabileceğine örnekler veren Ülkü, şunları söyledi:</p>

<p>“Sabah kahvaltıda ne yapsam? Çocuğun montu küçülmüş müydü? Hafta sonu misafir gelecek, eksik malzemeleri almalıyım. Eşim yorgundu, akşam daha sessiz olayım. Kayınvalidem aramıştı, dönmeyi unutmayayım. Doğum günü yaklaşıyor, ne hediye alsam? Okulun veli toplantısı vardı, tarihini tekrar kontrol etmeliyim… Bu cümleler size tanıdık geliyorsa, zihinsel yükün tam da merkezindesiniz demektir.”</p>

<p><strong>Zihinsel yük görünmezdir, bu nedenle takdir edilmez…</strong></p>

<p>Sürekli plan yapmanın, hatırlamanın ve organize etmenin zihinsel enerjiyi tükettiğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Bu da uzun vadede stres, tükenmişlik, dikkat dağınıklığı, uyku bozuklukları, duygusal patlamalar, sinirlilik ve depresyon gibi ruhsal sorunlara zemin hazırlar.” dedi.</p>

<p>Çoğu annenin ‘yorgunum ama nedenini bilmiyorum’ dediğini kaydeden Ülkü, “Fiziksel olarak bir şey yapmasa da zihni hiç durmaz. Bu sürekli tetikte olma hali, hem bedeni hem de zihni tükenme noktasına getirir. Zihinsel yük çoğu zaman takdir edilmez, görünmezdir. Bu da annede değersizlik hissi yaratır. Kendisini yalnız, anlaşılmamış ve tükenmiş hissetmesine neden olur.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Yardım etmek değil, birlikte sorumluluk almak hedeflenmeli!</strong></p>

<p>Toplumun, zihinsel iş yükünü genellikle kadınlara atfettiğini yineleyen Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Kadın, evin düzenleyicisi, planlayıcısı, ‘her şeyi bilen kişisi’ rolüne sıkıştırılır. Erkeklerin ise çoğunlukla yalnızca fiziksel olarak yaptığı yardımlar görünür hale gelir. Ama asıl yük planlamakta, takip etmekte ve hatırlamakta gizlidir.” dedi.</p>

<p>“Erkek ‘yardım eder’, kadın ise ‘sorumludur’. Aradaki bu fark, zihinsel yükün adil biçimde paylaşılmasının önündeki en büyük engeldir.” diyen Ülkü, sözlerine şöyle devam etti:</p>

<p>“Üstelik bu sadece bireysel ilişkilerin değil; kültürel kodların, medyanın, eğitim sisteminin ve yetiştirilme biçimlerinin sonucudur. Erkek çocuklara ‘sorumluluk alma’ değil ‘yardım etme’ öğretilir. Kadınlar ise küçük yaştan itibaren ‘ayrıntıları düşünme’ sorumluluğuyla büyür.</p>

<p>‘Eşim istersem yapıyor zaten’ veya ‘söylediğimde yardım ediyor’ cümleleri zihinsel yükün halen kadında olduğunu gösterir. Çünkü bir kişinin görev alması için ona görev verilmesi gerekiyorsa, sorumluluk hâlâ o kişinin değildir. Zihinsel yükün eşit paylaşımı, ancak iki tarafın da aktif şekilde görev üstlenmesiyle mümkün olur. Baba sadece çocuğu parka götüren kişi değil; okul kayıt tarihini bilen, beslenme çantasını düşünen, kıyafet alışverişini planlayan kişi de olmalıdır. Yardım etmek değil, birlikte sorumluluk almak hedeflenmelidir.”</p>

<p><strong>Yükün ne kadarını kendi isteğimizle, ne kadarını alışılmış rollerle taşıdığımızı görmek gerekir!</strong></p>

<p>Zihinsel yükle baş etmek için ilk adımın fark etmek olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Yükün ne kadarını kendi isteğimizle, ne kadarını alışılmış rollerle taşıdığımızı görmek gerekir.” dedi.</p>

<p>İkinci adımın ise bu yükü paylaşma konusunda açık iletişim kurmak olduğunu kaydeden Ülkü, “Suçlayıcı değil; ihtiyaç odaklı bir dille konuşmak önemlidir. ‘Bu konuları hep ben düşünüyorum, bu beni yoruyor. Senin de aktif katkına ihtiyacım var’ gibi cümleler etkili olabilir. Üçüncü adım ise mükemmeliyetçiliği bırakmaktır. Her şeyi eksiksiz yapma isteği, zihinsel yükü daha da artırır. ‘Yeterince iyi anne’ olmak, ‘kusursuz anne’ olmaktan daha gerçekçidir. Ayrıca annelerin kendi kişisel alanlarını yaratmaları, dinlenmeye ve duygusal destek almaya hakları olduğunu kabul etmeleri gerekir. Gerekirse psikolojik destek alınmalı. Unutmayın, ruh sağlığınız sizin için de çocuğunuz için de kıymetli.” önerilerinde bulundu.</p>

<p><strong>Sessizlik, bir tür görünmezliğe dönüşür!</strong></p>

<p>Zihinsel yükün dile getirilmediğinde, zamanla öfkeye, kırgınlığa, içe kapanmaya, kaygıya ve depresyona dönüşebildiğinin altını çizen Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Kadınlar çoğu zaman içten içe ‘bunu neden sadece ben düşünüyorum?’ sorusunun cevabını bulamaz ve kendini yalnız hisseder. Sessizlik, bir tür görünmezliğe dönüşür. Ne yaşadığını kimse anlamaz çünkü söylemez. Bu da kadını iç dünyasında izole eder, ilişkilerde mesafe yaratır, tükenmişlik hissini artırır.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 28 Jul 2025 16:57:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/zihinsel-yuk-kadinlari-sessizce-yoruyor-1753711042.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Klima Serinletirken Sağlığınızı Bozmasın</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/klima-serinletirken-sagliginizi-bozmasin-81499</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/klima-serinletirken-sagliginizi-bozmasin-81499</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Klimaların neden olduğu hastalıklardan en önemlisi kuşkusuz atipik pnömoni olarak da bilinen zatürre. Ancak sadece bu değil; baş ağrısı, kas tutulmaları, yüz felci ve bazı alerjik sorunlarda da klimaların etkisi büyük. Oysa klimaların doğru kullanımı, olası hastalık risklerinin düşürülmesini sağlıyor.&nbsp;</p>

<p><strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Fidan Yıldız Ünal</strong>, klimaların periyodik bakımlarının ihmal edilmemesi gerektiğini belirterek, olası klima hastalıklarına yönelik belirtiler olduğunda&nbsp;mutlaka doktora başvurulması gerektiğine dikkat çekti.&nbsp;</p>

<p><strong>Uzun Süre Çok Düşük Isıda Kullanmayın</strong></p>

<p>İnsan vücudu, ani ısı değişikliklerinden kolaylıkla etkilenebilir. Örneğin soğuk bir ortam, vücudun direncini düşürür, bakterilerin varlıklarını göstermesine neden olur. Özellikle sıcak ortamdan soğuk ortama geçiş, hiç istediğimiz bir durum değildir. Bu yüzden klima ısı derecelerinin çok iyi ayarlanması ve düşük ısılarda kullanılmaması gerekir.</p>

<p><strong>Yüz Felci Geçirme İhtimalini Unutmayın&nbsp;</strong></p>

<p>Çocukları, yaşlılar, üst ve alt solunum yolu ile ilgili rahatsızlığı olan kişiler klima kullanımı konusunda daha dikkatli davranmalı. Klimalardan yüze direkt gelen soğuk hava üflemesi, yüzün sinir kılıfına etki edebilir, ödem ve yüz felçleri ile sonuçlanabilir.</p>

<p><strong>Alerjik Rahatsızlığı Bulunan Kişiler Dikkat!</strong></p>

<p>Klimalar üflediği soğuk hava ile beraber ortama toz da yayar. Bu durum özellikle, alerjisi olan kişilerin şikayetlerini artırır ve krizlerini tetikler. Şiddetli kuru öksürükler, yaşamayı istemeyeceğimiz bir durum. Bu nedenle alerjik bir bünyeniz varsa, ani ısı değişimlerine karşı dikkatli olmanız ve çok soğuk ortamlarda bulunmamanız gerekir.</p>

<p><strong>Sigara Kullananlar Risk Altında</strong></p>

<p>Büyük otellerde çalışan kişiler, havalandırma görevlileri ve sağlık personelleri risk altında olan gruplardır. Bebek, çocuk ve yaşlılar, diyabet hastaları, alkol kullananlar, kortizon tedavisi görenler, kemoterapi tedavisi alanlar, böbrek yetmezliği ve KOAH hastalığı olan kişiler çok dikkat etmeli ve sigara kullanımından kaçınmalıdırlar.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 23 Jul 2025 17:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/klima-serinletirken-sagliginizi-bozmasin-1753279591.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dikkat! Diyabette bu hatalar yazın yaygın yapılıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dikkat-diyabette-bu-hatalar-yazin-yaygin-yapiliyor-81490</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dikkat-diyabette-bu-hatalar-yazin-yaygin-yapiliyor-81490</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, hareketsiz yaşam tarzı ve obezitenin etkisiyle son yıllarda görülme sıklığı hızla artan diyabet, artık çocuk yaşlarda da kapıyı çalıyor. Yaz mevsiminde yapılan bazı yaygın hatalar ise hastalıkla ilgili riski daha da artırabiliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sinan Kırım</strong>, diyabetin hem dünyada hem de ülkemizde çılgın bir hızla arttığını belirterek “Yapılan çalışmalar, diyabeti olan bireylerin yaklaşık yarısının hastalığının farkında bile olmadığını göstermektedir. Oysa diyabet tedavi edilmediğinde hayati risklere yol açabilir. Yaz aylarında farkında olmadan yapılan küçük hatalar da, diyabetli bireyler için ciddi sonuçlar doğurabilir” uyarısında bulunuyor. Doç. Dr. Sinan Kırım, diyabette en yaygın yapılan ve tehlikeyi artıran 6 yaz hatasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Yeterince su tüketmemek</strong></li>
</ul>

<p>Doç. Dr. Sinan Kırım “Yazın hem hava sıcaklığının hem de açık havada fiziksel aktivitenin artması nedeniyle vücutta sıvı kaybı riski çok artmaktadır. Vücudun susuz kalması kan şekerini sanılandan çok daha fazla yükseltir. Dehidrasyon bazen çok yavaş gelişebildiğinden fark edilemeyebilir. Aşırı sıcaklarda yeterince su tüketmemek, çay, kahve, bira ve meyve sularının ise kaybedilen sıvıyı yerine koyacağını düşünmek büyük bir yanılgıdır. Vücudun sıvı ihtiyacı çoğunlukla su ile karşılanmalıdır. Günde bir-iki bardak maden suyu ya da ayran da tüketilebilir” diyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Sıcak kumsalda yalınayak yürümek</strong></li>
</ul>

<p>Sıcak kumsalda yalınayak yürümek çok sık yapılan yanlışlardandır. Çünkü çıplak ayakla yürümek çok ciddi riskler içermektedir. Özellikle sinir hasarları olan hastalar kumdaki aşırı sıcaklığı hissedemedikleri için tabanlarının yanmasına neden olmaktadırlar. Yine kum içindeki cam kırıkları, iğne vs gibi yabancı cisimler ayak tabanına batarak yara ve enfeksiyona neden olabilirler. Bu nedenle diyabeti olanların kumsalda kesinlikle terliksiz gezmemesi gerekir. Deniz tabanında da keskin kaya kenarları ya da sivri cisimler olabileceği için denize de mutlaka deniz ayakkabısı ile girilmelidir.&nbsp;&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Yaz önlemlerini ihmal etmek</strong></li>
</ul>

<p>Diyabette yaz mevsimine yönelik bazı kurallara dikkat etmek gerekse de pek çok hasta bu önlemleri göz ardı edebilmektedir. Örneğin; kumsalda uzun süreler güneşe doğrudan maruz kalmamak, bol, rahat ve havalandırması güzel olan giysiler giymek, şapkasız ve terliksiz güneşe çıkmamak gerekir. Diyabet hastalarında katarakt riski arttığından dolayı UV koruması da bulunan güneş gözlükleri terich edilmelidir. Kapalı ortamlarda klima kullanırken ısı 24 derece civarında tutulmalı, daha düşük derecelerden kaçınılmalıdır. &nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>İlaçları yaz sıcağına maruz bırakmak</strong></li>
</ul>

<p>Yazın ilaçların aşırı sıcaklara ve güneşe sıkça maruz bırakılabildiğini belirten Doç. Dr. Sinan Kırım “Özellikle insülin kullanan hastalar soğuk zincire daha fazla dikkat etmelidirler. Hava sıcaklığının yüksek olması nedeniyle dışarda kalan insülin daha çabuk bozulabilir. İnsülin pompası aşırı sıcakta ve güneşte kaldığında pompadaki insülinin etkisi azalabilmektedir. Yazın cilt ısısı da artacağı için ya da egzersizin artırılması nedeniyle insülin kana daha çabuk karışıp önce şeker düşmesine, çabucak kullanılıp bittiği için de daha sonra şekerin yükselmesine neden olabilir. O nedenle insülin enjeksiyonu doğrudan güneş ışığı almayan bölgelere ve daha az kas hareketi olan bölgelere yapılmaldır. Örneğin; koşmayı planlayan bir hasta bacağına yapmamalıdır” diyor</p>

<ul>
	<li><strong>Meyve tüketiminde ölçüyü kaçırmak</strong></li>
</ul>

<p>Yaz meyveleri iştah kabarttığından tüketiminde sıkça aşırıya kaçılabilmektedir. Ancak bol sulu ve serinletici etkileri olsa da şeker içeriği zengin olduğundan meyve tüketiminde günde iki porsiyonu geçmemek ve avuç içi kadar tüketmek gerekir. Akşamları özellikle meyve yedikten sonra hareketsiz kalınırsa, örneğin uyunursa, hem kan şekeri hem de kolesterol değeri yükselir. Bu nedenle gündüz saatleri idealdir. Yaz lezzetlerinin vazgeçilmezlerinden dondurmanın da fruktoz şurubu kullanılanarak yapılanlarından uzak durulmalı, doğal şekerle yapılanları tercih edilmelidir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Şekerli içecekler tüketmek</strong></li>
</ul>

<p>Doç. Dr. Sinan Kırım “Yaz aylarında şekerli ve gazlı içecekler ile alkol tüketiminde artış diyabetli bireyler için büyük risk oluşturmaktadır. Şekerli içecekler, alkol ve kokteyllerde kullanılan meyve sularının kan şekerini önce yükseltip sonra düşürebileceği akılda tutulmalıdır. Alkol tüketimi, diyabet hastalarında şeker düzeyinde tehlikeli düşmelere ve sıvı kaybına yol açabilmektedir. Bu nedenle alkol sınırlandırılmalı ve aç karnına kesinlikle tüketilmemelidir” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 23 Jul 2025 17:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/dikkat-diyabette-bu-hatalar-yazin-yaygin-yapiliyor-1753279437.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Baş ağrısıyla geri dönen kanserlere dikkat</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bas-agrisiyla-geri-donen-kanserlere-dikkat-81481</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bas-agrisiyla-geri-donen-kanserlere-dikkat-81481</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Beyin metastazının, vücudun başka bir bölgesinde başlayan kanserin beyin dokularına, zarlarına veya kafatasına yayılması anlamına geldiğini açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroşirurji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Kanser hücreleri, genellikle kan dolaşımı yoluyla beyne ulaşır ve burada yeni bir tümör oluşturur. Beyin metastazlarının belirtileri, tümörün büyüklüğüne, yerine ve çevre dokular üzerindeki etkisine bağlı olarak değişebilir. En yaygın belirtiler arasında ise; baş ağrısı, bulantı ve kusma, epileptik ataklar, görme bozuklukları, kol veya bacaklarda güçsüzlük veya uyuşma, hafıza sorunları veya dikkat kaybı, kişilik ya da davranış değişiklikleri, denge bozuklukları, konuşma veya hareket bozuklukları yer alır. Bu belirtilere sahip kanser atlatmış hastaların beyin metastazı şüphesi ile bir sağlık merkezine başvurması önemli” dedi.</strong></p>

<p>Beyin metastazlarının genellikle; akciğer, meme, melanom yani cilt, böbrek ve kolorektal kanser türlerinde oluştuğunu ifade eden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroşirurji Uzmanı Prof. Dr. Selçuk Göçmen, “Multidisipliner yaklaşımın, kişiye özel tedavide kilit bir rolü var. Kanser hastalarına multidisipliner bir yaklaşım gerektiği için şüpheli bir hastanın değerlendirilmesinde Beyin ve Sinir Cerrahisine ek olarak Tıbbi Onkoloji, Radyasyon Onkolojisi, Radyoloji, Nöroloji ve Patolojinin kanıta dair görüşleri alınır. Bu uzmanlıklardan oluşan nöro-onkoloji tümör kurulundaki değerlendirme sonucunda hasta için en uygun tedavi planı seçilir. Örneğin kanama riskine sahip bazı beyin metastazlarında ani şekilde genel durum bozukluğu oluşabilir. Bu tür riskler varsa cerrahi tedavi önceliklenir” dedi.</p>

<p><strong>Şüpheli durumlarda biyopsi şart</strong></p>

<p>Hastaların kanser taramalarında adını sıklıkla duyduğu PET-CT’nin, beyin metastazlarını göstermede yetersiz kalabileceğine vurgu yapan Göçmen, “Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) bu alandaki en önemli yöntemdir. Ayrıca Bilgisayarlı Tomografi (BT) de yardımcı bir görüntüleme yöntemi olarak tercih edilebilir. Şüpheli lezyonlarda ise kesin tanı için beyin biyopsisi şarttır. Kan testleri ve diğer görüntüleme yöntemleri ise tanıya destek ve tedavi takibi amaçlı kullanılır. Tedavi; metastazların sayısına, boyutuna, hastanın genel sağlık durumuna ve kanserin türüne bağlı olarak değişir. Beyindeki metastazların büyümesini durdurmak ya da küçültmek için de radyoterapiden faydalanılır. Bunların yanında kemoterapi, hedefe yönelik tedavi ve immünoterapi de kullanılır. Hastanın şikayetlerini hafifletmek ve yaşam kalitesini artırmak için ise palyatif bakımdan destek alınır” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Erken tanı her zaman hayat kurtarıyor</strong></p>

<p>Erken tanının, beyin metastazlarının etkili bir şekilde tedavi edilmesinde kritik rol oynadığının altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroşirurji Uzmanı Dr. Emre Zorlu, “Belirtiler fark edildiğinde bir uzmana başvurmak hayati önem taşıyor. Belirli risk faktörleri varsa örneğin hasta daha önce akciğer kanseri atlatmışsa, belirli aralıklarla nörolojik muayene ve görüntüleme ile mutlaka izlenmeli. Karmaşık bir sağlık problemi olduğu için multidisipliner bir yaklaşım gerektiren beyin metastazlarında erken tanı, etkili tedavi ve hasta yönetimi bu yüzden çok önemli" dedi.</p>

<p><strong>Hasta yakınlarının desteği kıymetli</strong></p>

<p>Beyin metastazı tanısı alan bir hastanın hem kendisinin hem de ailesinin tedavi sürecinde aktif rol alması gerektiğini vurgulayan Zorlu, “Doktorun önerdiği tedavi planına uyum sağlamak ve düzenli kontrolleri aksatmamak tedavi başarısını artırabilir. Beyin metastazlarıyla mücadele zorlayıcı bir süreç olsa da doğru tedavi ve destekle yaşam kalitesini artırmak mümkün. Esas tedavi planına ek olarak psikolojik destek almak ve sağlıklı bir yaşam tarzını benimsemek, bu süreçte büyük fark yaratabilir” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 23 Jul 2025 17:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/bas-agrisiyla-geri-donen-kanserlere-dikkat-1753279313.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her diş kaybı implant gerektirir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/her-dis-kaybi-implant-gerektirir-81456</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/her-dis-kaybi-implant-gerektirir-81456</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, diş implantlarının uygulanma süreci, ömrü, çene kemiği erimesi ve diş kaybı ile ilgili riskler hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Uzun süre dişsiz kalan hastalarda ciddi çene kemiği erimesi meydana geliyor!</strong></p>

<p>Çene kemiklerinin erimesinin farklı sebepleri olduğunu dile getiren&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Basit bir diş çekiminden sonra bile beyin, ‘biz orayı artık kullanmıyoruz dolayısıyla yıkıma başlayabiliriz’ gibi bir komut veriyor. Bu nedenle uzun süre dişsiz kalan hastalarda ciddi anlamda bir çene kemiği erimesiyle karşılaşılıyor.” dedi.</p>

<p>İmplant yapım aşamalarından bahseden Altop, “Çene kemiğinin hacmi standart implant yapımı için uygun değilse o zaman zigomatik, kemikten ve bunun yan duvarından destek alacak şekilde bir tasarım yapılır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ağız hijyeni ve sigara kullanımı, implant enfeksiyon riskini etkiler!&nbsp;</strong></p>

<p>Hareketli protezlerin implantın alternatifi değil, mecburiyet olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “İnsan ömrü uzadığı için o hareketli ve konforsuz dişlerle de uzun yıllar yaşamak istemiyor insanlar. Dolayısıyla sabit bir protez beklentisi oluyor.” dedi.</p>

<p>Daha iyi bir çiğneme fonksiyonu isteyen ve estetik açıdan da daha yüksek beklentileri olan hastalara, kişiye özel tasarlanan implant tedavisi uygulandığını kaydeden Altop, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Kanal tedavili dişlerde apse gibi bazı sorunlar görülebiliyor ama implantlar zaten sağlıklı kemiğin içerisine yapıldığı için rutin bir takip gerekli. Ancak hastanın ağız hijyeni çok kötüyse, çok yoğun sigara kullanımı varsa, bir takım başka faktörlerle birlikte nasıl diş kaybı meydana gelebiliyorsa implantta da yine o tipte bir enfeksiyon meydana gelebilir.”</p>

<p><strong>İmplant tedavisi, kişiye özel uygulanır!</strong></p>

<p>Çene kemiği erimesine genetik faktörler, kontrolsüz diyabet, erken yaşta diş kayıpları, sendromlar veya travmaların neden olabileceğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Bir tümör operasyonu ya da bir kist operasyonu da o bölgedeki kemik kaybına neden olabiliyor.” dedi.</p>

<p>İmplant uygulamasının 3 boyutlu bir tomografi analizi ile başladığını dile getiren Altop, “Kemik yüzeyi ile diş etinin arasına yerleştirilecek implantlar için 3 boyutlu bir tomografi analizi yapılır ve kemiğin en uygun olduğu noktalar analiz edilir. Yani en yoğun olduğu, anatomik oluşumlardan uzak olan ve vidaların en uygun nokta atışı yerleri tespit edilir. Sonrasında da kişiye özel olarak üretimi yapılır. Birkaç haftalık bekleme süresinin ardından genel anestezi altında bir operasyonla hastalara uygulanır. Aynı seansta geçici diş de yine aynı şekilde yapılabiliyor. 3 hafta sonrasında da yumuşak doku tamamen iyileştikten sonra da esas kalıcı dişler hastalara uygulanabiliyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Ciddi kemik yıkımı varsa standart implant yapılamaz, ileri cerrahi yöntemler gerekebilir!</strong></p>

<p>Diş kaybının belirtisi olabilecek durumlara değinen&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Bir dişin kaybına sebep olan şeyler, derin çürük gibi enfekte bir takım oluşumlar ve kırık dişler olarak karşımıza çıkıyor.” dedi.</p>

<p>Her diş kaybının implant gerektirdiğine işaret eden Altop, “Ancak kırık dişle uzun süre yaşıyor olmak o bölgede bir enfeksiyonu da aynı zamanda başlatabilir ve kemikte bir yıkıma sebep olabilir. Konumuz aslında standart implant yapabiliyor olmak. Fakat bölgede çok ciddi bir yıkım oluştuysa o zaman mevcut haliyle implant yapılamıyor. Başka seçeneklerin değerlendirilmesi gerekiyor. Kemik ekleme ameliyatı, zigomatik implant gibi ya da bu tipte son 5 yıldır dünyada tekrar gündeme gelen subperiostal implant gibi daha ileri cerrahi işlemlere geçmek durumunda kalınabiliyor.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İmplantların ömrü ortalama 20 yıl!&nbsp;</strong></p>

<p>İmplantların ömür boyu kullanılabileceğini söylemenin doğru olmadığının altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Ortalama sağkalım süresi yaklaşık 20 yıl civarındadır. Ancak bu süre; hastanın yaşı, sistemik hastalıkları ve ağız bakımına gösterdiği özen gibi faktörlere bağlı olarak değişebilir.” dedi.</p>

<p>İmplant tedavisinin ilk bakışta maliyetli gibi görünse de, sağladığı çiğneme konforu, estetik katkısı ve psikolojik etkileri göz önüne alındığında uzun vadede değerli bir yatırım olduğunu kaydeden Altop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Diş sıkmak, tek başına diş kaybına yol açmaz ancak mikro travmalara neden olarak diş yüzeylerinde aşınmalara yol açabilir. Bu nedenle diş sıkmak, diş kaybı için hazırlayıcı bir faktör olarak değerlendirilebilir.</p>

<p>Kök hücre ve genetik çalışmalar gibi biyoteknolojik gelişmeler hâlen araştırma aşamasındadır. Ancak önümüzdeki 20-25 yıl içinde, hastaların suya koyarak kullandığı hareketli protezlere ihtiyaç duymayacağı öngörülüyor.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 23 Jul 2025 16:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/her-dis-kaybi-implant-gerektirir-1753279022.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beyin Sağlığı Yaşla Değil, Yaşam Tarzıyla Belirleniyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/beyin-sagligi-yasla-degil-yasam-tarziyla-belirleniyor-81390</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/beyin-sagligi-yasla-degil-yasam-tarziyla-belirleniyor-81390</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Bu yılın 22 Temmuz Dünya Beyin Günü teması “Her Yaşta Beyin Sağlığı.” Çünkü beyin, yalnızca yaşlandıkça değil, hayatın her döneminde özen istiyor.</p>

<p>Dünya Nöroloji Federasyonu tarafından belirlenen bu tema, beyin sağlığının sadece yaşlılık dönemine özgü bir konu olmadığını; yaşamın her aşamasında dikkat edilmesi gereken çok önemli bir konu olduğunu hatırlatıyor.</p>

<p>Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, konuyla ilgili şunları söyledi:</p>

<p>“Beyin sağlığı, sadece unutkanlık başladığında düşünülmesi gereken bir konu değildir. Anne karnındaki gelişimden çocukluğa, yetişkinlikten ileri yaşlara kadar beynimiz her dönemde korunmaya ihtiyaç duyar. Çünkü beynimiz hayatımızın merkezidir: düşünür, karar verir, duygularımızı yönetir, hatırlar ve öğrenir. Onun sağlığı da yaşam kalitemizi doğrudan etkiler.”</p>

<p><strong>Beyin Sağlığı için En Güçlü İlaç Yaşam Tarzı!</strong></p>

<p>Küresel verilere göre, bugün dünyada her iki kişiden biri hayatının bir döneminde bir nörolojik hastalıkla karşılaşıyor. Bu hastalıklar arasında epilepsi, migren, inme, parkinson, alzheimer, dikkat eksikliği ve otizm gibi çok farklı sorunlar yer alıyor.</p>

<p>Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, konuyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:</p>

<p>“Çocuklar, gençler, yetişkinler, yaşlılar… Her yaş grubunun karşı karşıya kaldığı farklı riskler var. Beyin sağlığı dediğimiz şey, yalnızca bir hastalık ortaya çıktığında devreye giren bir tedavi süreci değil; tam tersine, bu hastalıkları oluşmadan önce önleyebilme becerisidir. Ve bu beceri, günlük yaşam alışkanlıklarımızla doğrudan ilişkilidir.”</p>

<p><strong>Beyin Sağlığını Korumak İçin 6 Öneri</strong></p>

<p>Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, sağlıklı bir beyin için şu önerilerde bulunuyor:</p>

<ul>
	<li><strong>Beslenme:&nbsp;</strong>“Akdeniz tipi, doğal besinlere dayalı bir beslenme modeli, beyin dostu bir tercihtir. Renkli sebzeler, meyveler, balık, zeytinyağı, ceviz ve tam tahıllar hem bedenimizi hem zihnimizi korur.”</li>
	<li><strong>Hareket:&nbsp;</strong>“Her gün yapılan 30 dakikalık tempolu yürüyüş bile beyne giden kan akışını artırır. Bu da öğrenme, dikkat ve hafıza üzerinde olumlu etki yapar.”</li>
	<li><strong>Uyku:&nbsp;</strong>“Beyin, uykuda kendini yeniler. Yetişkinler için ideal olan her gece 7-8 saat kesintisiz, kaliteli uykudur.”</li>
	<li><strong>Stres Yönetimi:&nbsp;</strong>“Stres, beynin düşmanıdır. Onu tamamen hayatımızdan çıkaramayız ancak yönetmeyi öğrenebiliriz. Derin nefes almak, doğada zaman geçirmek, sevdiğiniz bir işle uğraşmak bu konuda etkili olur.”</li>
	<li><strong>Zihinsel Aktivite:&nbsp;</strong>“Beyin kullanılmazsa körelir. Kitap okumak, bulmaca çözmek, yeni bir beceri öğrenmek beynin canlı kalmasına yardımcı olur.”</li>
	<li><strong>Sosyal İlişkiler:&nbsp;</strong>“İnsan sosyal bir varlıktır. Sevdiklerimizle vakit geçirmek, sohbet etmek, birlikte gülmek sadece ruhu değil, zihni de besler.”</li>
</ul>

<p><strong>Beyin Sağlığı Her Yaşta Farklı Şekilde Desteklenmeli!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Aykut Bingöl, her yaşın beyin sağlığı açısından farklı ihtiyaçlar taşıdığına dikkat çekiyor:&nbsp;</p>

<p>“Bebeklikte beyin gelişimi için sağlıklı bir gebelik süreci ve güvenli bir doğum çok önemlidir. Çocukluk döneminde ise koruyucu bir çevre ve nitelikli bir eğitim sistemi beyin gelişimini destekler. Ergenlikte duygusal dengeyi sağlayacak ruhsal destek gerekirken, yetişkinlikte sağlıklı yaşam alışkanlıkları ön plana çıkar. İleri yaşlarda ise sosyal bağların güçlendirilmesi ve düzenli sağlık kontrolleri, beyin sağlığının korunmasına katkı sağlar.”</p>

<p><strong>Beyin Sağlığı Yaşam Önceliği Olmalı!</strong></p>

<p>Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, beyin sağlığının önemine şu sözlerle dikkat çekti:</p>

<p>“Beyin sağlığı bir lüks değil, bir yaşam önceliğidir. Herkes, her yaşta, kendi hayatında küçük ama etkili adımlarla beynine iyi bakabilir. Bugün atacağımız adımlar, hem bugünkü hem de gelecekteki zihinsel sağlığımızı belirler. Dünya Beyin Günü vesilesiyle herkesi bu konuda düşünmeye ve harekete geçmeye davet ediyorum.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Jul 2025 16:33:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/beyin-sagligi-yasla-degil-yasam-tarziyla-belirleniyor-1753104780.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Körlüğün Birinci Nedeni: Diyabetik Retinopati</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/korlugun-birinci-nedeni-diyabetik-retinopati-81388</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/korlugun-birinci-nedeni-diyabetik-retinopati-81388</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Washington Üniversitesi Sağlık Ölçüm ve Değerlendirme Enstitüsü'nün yaptığı araştırmada 2050'de yılına kadar diyabet vakalarının 1,3 milyarı aşacağı öngörülürken önümüzdeki 30 yıl içinde hiçbir ülkenin diyabet oranında düşüş görülmesi beklenmiyor.</p>

<p>Diyabetin ömür boyu süren kronik bir hastalık olmasının yanı sıra küçük damarları etkileyen bir hastalık olduğunu hatırlatan Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Fevzi Akkan, “Diyabet, retinanın küçük damarlarını tıkayarak beslenmesini engeller. Diyabetik retinopati denilen bu durum eğer zamanında müdahale edilmezse retinanın tamamen kaybına ve körlüğe kadar ilerleyebilir. Geçici görme bozukluklarından kalıcı görme kaybına kadar birçok göz sorununa yol açan diyabet, özellikle sebep olduğu diyabetik retinopati hastalığıyla Türkiye’de ve dünyada 50 yaş altı körlüğün birinci nedeni olarak karşımıza çıkıyor” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Diyabet göze sinsice zarar veriyor!</strong></p>

<p>Diyabetik retinopatinin erken başladığını ancak göze yavaş yavaş hasar verdiğini belirten Op. Dr. Fevzi Akkan, “Retinadaki kılcal damarların yapısını bozan diyabet, hücre kaybına yol açarak damar geçirgenliğinin bozulmasına, sarı nokta bölgesinde sıvı ve yağlı maddelerin birikmesine ve beraberinde kılcal damarların tıkanarak beslenmeyen alanların ortaya çıkmasına neden olur. Beslenmeyen alanlardan salgılanan bazı faktörler ise retinada yeni küçük damarların gelişmesine yol açar. Normal retina damarlarından farklı olan bu küçük damarlar çok kolay kanama eğilimindedir. Göz içindeki bu kanamalar, retina yüzeyinde zarların gelişmesi ve retinanın yerinden ayrılması gibi birçok sorunu da beraberinde getirir” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>10 yıllık diyabet hastasında görülme riski yüzde 90</strong></p>

<p>Diyabetik retinopatinin gelişmesindeki temel faktörün hastalığın süresi olduğuna vurgu yapan Op. Dr. Fevzi Akkan, hastalık yaşı uzadıkça diyabetik retinopatinin gelişme riskinin de arttığına dikkat çekiyor. 5 yıldan bu yana diyabet hastası olan bir kişide diyabetik retinopati gelişme riskinin yüzde 50 olduğunu söyleyen Op. Dr. Fevzi Akkan, 10 yıllık bir diyabet hastasında ise bu oranın yüzde 90’lara kadar çıktığını belirtiyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Gebelik ve hipertansiyon hastalığın tablosunu ağırlaştırıyor</strong></p>

<p>Diyabetik retinopatide kan şekeri kontrolünün önemli bir faktör olduğunu söyleyen Op. Dr. Fevzi Akkan, “Kan şekerinin düzensiz seyretmesi, ani kan şekeri yükselmesi ve düşmesi, retinanın bozulmasını ve hastalığın ilerlemesini kolaylaştırırken; gebelik, hipertansiyon, kan yağlarının yüksekliği (hiperlipidemi) ve böbrek hastalıkları ise retinopatiyi ağırlaştıran diğer faktörler arasında yer alıyor” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Diyabet hastaları için göz dibi muayenesi şart!</strong></p>

<p>Diyabetin komplikasyonlar oluşmadan kontrol altına alınması gerektiğine dikkat çeken Op. Dr. Fevzi Akkan, Tip 1 diyabet hastalarının hastalığın beşinci yılından itibaren, Tip 2 diyabet hastalarının ise tanı konur konmaz göz muayenesine gitmesi gerektiğini belirtiyor. Op. Dr. Fevzi Akkan, diyabetik retinopati tanısı konulduğunda hastaların zaten yaklaşık 5 yıldır fark edilmemiş diyabeti olduğunun da altını çiziyor. Özellikle diyabetik retinopati teşhisi konulan hastaların 3-4 ay aralıklarla kontrole gitmesi gerektiğini söyleyen Op. Dr. Akkan, “Diyabetik retinopati düzenli takip edilmesi gereken ciddi bir hastalıktır. Retinada meydana gelen değişikliklerin erken safhada tespit edilebilmek ve tedavideki başarı oranını korumak için özellikle diyabet hastalarının göz dibi muayenelerini aksatmamaları büyük önem taşıyor” diyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Jul 2025 16:32:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/korlugun-birinci-nedeni-diyabetik-retinopati-1753104741.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Miyomlar kansere dönüşebilir mi?</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/miyomlar-kansere-donusebilir-mi-81332</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/miyomlar-kansere-donusebilir-mi-81332</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde kadınların en sık karşılaştıkları sorunlardan birini miyomlar oluşturuyor. Bazen hiçbir belirti vermeyerek sinsice ilerleyen miyomlar, bazen de şiddetli ağrı ve kanama ile günlük yaşamı kabusa çevirebiliyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen</strong>&nbsp;ülkemizde her 4 kadından 1’inin miyomun yol açtığı şikayetlerle başvurduğunu belirterek “Ülkemizde özellikle 30 yaş ve üzerindeki kadınlarda miyom sorunu oldukça yaygındır. Modern çağda sağlıksız yaşam alışkanlıkları, aşırı kilo, kırmızı et ağırlıklı beslenme, düzenli egzersiz yapmama ve hormonal değişikliklerin de etkisiyle miyomların görülme sıklığı son yıllarda hızla artmaktadır. Özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda miyom görülme oranı yüzde 70’lere ulaşabilmektedir” diyor. Ailede anne, teyze ya da abla gibi birinci derece akrabalarında miyom olan kişilerde hastalığın görülme riskinin 2,5 kat arttığını, düzenli jinekolojik kontrollerin, miyomların erken tanı ve tedavisi açısından önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Görgen “Halk arasında ‘ur’ olarak adlandırılan miyomlar, rahimde görülen normal dışı düz kas dokusu büyümeleridir. Bazen büyüme o kadar fazla olur ki, hasta ve yakınları gebelikten şüphelenebilir. Miyomlar genellikle iyi huylu tümörlerdir ve çoğu durumda kansere dönüşmezler. Ancak, büyüklükleri ve yerleşim yerlerine bağlı olarak ciddi sağlık sorunlarına yol açabilirler” diye konuşuyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen miyomlar hakkında en sık sorulan soruları ve tedavide yeni nesil yöntemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<p><strong>SORU: Miyomlar kansere dönüşebilir mi?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong>&nbsp;Miyomlar genellikle iyi huyludur ve kanserleşme riski çok düşüktür. Menopoz öncesi miyom nedeniyle rahimde belirgin büyüme saptansa bile, bu durumun kötü huylu bir tümöre işaret etmesi oldukça düşük olasılıktır. Ancak menopoz sonrası, özellikle eşlik eden ağrı ve kanama varsa, kötü huylu olma olasılığı göz önünde bulundurularak ileri tetkik yapılmalıdır.</p>

<p><strong>SORU: Miyomlar hamile kalmayı engeller mi?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong>&nbsp;Rahimin içine doğru yani bebeğin yerleşeceği yere doğru büyüyen miyomlar rahim iç yüzeyini bozar ve embriyonun tutunmasını engelleyebilir. Bu tip miyomlarda&nbsp;gebelik oranlarıının yaklaşık yüzde 70 azaldığı görülmüştür. Bu miyomların ameliyat ile alınması doğurganlığı arttırır.&nbsp;Rahim dışına doğru büyüyen miyomlar doğurganlığı etkilemezler.&nbsp;</p>

<p><strong>SORU: Miyomlar kendiliğinden kaybolur mu?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong>&nbsp;Miyomlar genellikle kendiliğinden kaybolmaz ancak bazı durumlarda küçülebilir veya belirgin şekilde gerileyebilirler<strong>.</strong>&nbsp;Menopoz gibi östrojen seviyelerinin düştüğü dönemlerde &nbsp;küçülebilir ancak aktif hormon üretiminin olduğu dönemlerde kendiliğinden kaybolmaları nadirdir<strong>.</strong>&nbsp;Şikayete yol açmayan miyomlar tedavi gerektirmese de mutlaka takip edilmelidir.</p>

<p><strong>SORU: Miyomlar nasıl tedavi edilir?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong>&nbsp;Tedavinin, miyomun büyüklüğüne, konumuna ve semptomlara bağlı olarak değiştiğini belirten Prof. Dr. Hüsnü Görgen “İlaç tedavisi, hormon tedavisi ya da cerrahi müdahale (miyomektomi veya histerektomi) gibi yöntemler kullanılabilir. Günümüzde sıklıkla laparoskopik ve histeroskopik miyomektomi yapılmaktadır. Laparoskopik miyomektomi ile&nbsp;daha az kan kaybı&nbsp;yaşanır,&nbsp;ameliyat sonrası ağrı daha azdır. Bu nedenle,&nbsp;uygun vakalarda&nbsp;laparoskopik miyomektomi, hastanın konforu ve iyileşme süreci açısından tercih edilebilecek&nbsp;minimal invaziv bir yöntemdir.&nbsp;Ancak miyom sayısına ve büyüklüğüne bağlı olarak açık ameliyat ile de miyomektomi yapılması gerekmektedir.&nbsp;Küçük rahim içine doğru büyüyen ve kanama yapan miyomlar histeroskopi ile alınabilir. Histeroskopi -mide içerisine bakmak için kullanılan endoskopi gibi- rahim içerisine bakmak için kullanılan bir yöntemdir. Histeroskopi yolu ile rahim içine büyüyen miyomlar kesilerek tamamı veya büyük bir kısmı çıkarılarak hastanın şikayelerinin geçmesi sağlanır. Rahim alınmasında sorun olmayan ve çocuk isteği olmayan hastalarda miyom için histerektomi ameliyatı yapılır” diyor.</p>

<p><strong>SORU: Miyomlar tekrar oluşur mu?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong>&nbsp;Miyomlar cerrahi olarak çıkarılsalar da hormonal dengesizlikler devam ederse tekrarlayabilirler. Miyom sayısı arttıkça tekrarlama riski artmaktadır<strong>.</strong>&nbsp;Miyomektomi, miyomların çıkarılmasını sağlasa da yeni miyom gelişimini engellemez<strong>.</strong>&nbsp;Hastaya, miyomların tekrarlama riskinin kişiye göre değişeceği<strong>&nbsp;</strong>anlatılmalıdır.<strong>&nbsp;</strong>Tedavi sonrası düzenli kontrol ve sağlıklı yaşam tarzıyla (kilo kontrolü, beslenme, egzersiz vb) riskler azaltılmaya çalışılmalıdır.</p>

<p><strong>SORU: Miyomlar adet düzensizliğine neden olur mu?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong>&nbsp;Evet, özellikle rahim iç yüzeyine yakın miyomlar yoğun ve düzensiz adet kanamalarına yol açabilir. Bu durum anemiye (kansızlık) neden olabilir. &nbsp;5 cm’den büyük miyomu olanlar, daha küçük miyomları olanlara göre adet dönemlerinde daha fazla ani ve yoğun kanama<strong>&nbsp;</strong>yaşamaktadır.&nbsp;</p>

<p><strong>SORU: Miyomlar ağrı yapar mı?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong>&nbsp;Büyük miyomlar pelvik ağrıya, bel ve bacak ağrılarına, sık idrara çıkma veya kabızlık gibi semptomlara neden olabilir. Ancak, küçük miyomlar genellikle belirti vermez. Pelvik ağrı genellikle miyomun büyümesine değil, beslenme yetersizliği nedeniyle doku ölümüne&nbsp;bağlı dejenerasyona bağlıdır. Bazen rahim dışına doğru büyüyen saplı miyomlarda torsiyon (kendi etrafında dönme) olması pelvik ağrıya neden olur ki genellikle cerrahi müdahale gerekir.</p>

<p><strong>SORU: Miyom varken hamile kalırsam çocuğu aldırmam gerekir mi?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong>&nbsp;Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Görgen “En sık sorulan sorulardan biri de bu oluyor. Miyom ile hamile kalanlarda gebeliği sonlandırmaya gerek yoktur. Gebelik sırasında miyom saptanma sıklığı yüzde 2-10 arasında değişmektedir. Gebelik sırasında tespit edilen bu miyomların boyutları hamileliğin ilk 3-4 ayında yüzde 15-25 oranında büyüme gösterir. Üçüncü aydan sonra genellikle boyutlarında çok az değişiklik olur. Büyük miyomlar (5 cm den büyük) daha fazla büyüme eğilimindedirler. Bazı miyomların boyutları hamilelik sıranda değişmeden kalabilir. Gebelik sırasında saptanan miyomlar rahim içerisindeki yeri, sayısı ve büyüklüğüne göre gebelikte birtakım sorunlar yaratabilir. Ancak miyomların gebelik sırasında bebekte sakatlık yapıcı herhangi bir zararı yoktur” diyor.&nbsp;</p>

<p><strong>SORU: Miyomların gebelik sırasında yaratabileceği sorunlar nelerdir?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:&nbsp;</strong>Gebelik sırasında ağrıya yol açabilir. Miyom sayısına göre düşük ve erken doğum riski artar. Normal doğum yerine sezaryen gerekebilir. Doğum sonrası kanama riskinde artış olabilir. Gebelik sırasında miyom saptanan hastalarda genel bilgiler verilerek gebelik takip edilir. Miyomların yeri, sayısı ve büyüklüğü ultrason ile saptanır. Ağrı için ağrı kesiciler kullanılır. Yalnız bu ilaçların kullanımında doktor kontrolünde olmak gerekir.&nbsp;</p>

<p><strong>SORU: Miyom riskini azaltmak için nelere dikkat etmek gerekir?</strong></p>

<p><strong>CEVAP:</strong>&nbsp;Prof. Dr. Hüsnü Görgen “Yağlı ve kalorili beslenme miyom gelişimine yardımcı olmaktadır. Yapılan çalışmalarda vücut ağırlığında her 10 kg artışın miyom riskini yüzde 21 &nbsp;artırdığı, vücut yağ oranı yüzde 30’un üzerinde olan kadınlarda da miyom riskinin arttığı görülmüştür. Bu nedenle sağlıklı kilo verme, özellikle miyom riski taşıyan kadınlar için koruyucu olabilir. Beslenme alışkanlıklarının da miyom gelişimi üzerinde önemli etkileri olduğu gösterilmiştir. Kırmızı et&nbsp;yönünden zengin bir diyet, miyom riskini artırmaktadır.<strong>&nbsp;</strong>Bu etki, kırmızı etin yüksek doymuş yağ içeriği ve östrojen metabolizmasını etkileyen maddeler içermesiyle ilişkili olabilir. Buna karşın, yeşil sebzelerden zengin diyet ise miyom riskini azaltmaktadır. Öte yandan yeşil sebzelerin: antioksidan içeriği, lif açısından zengin olması, hormonal dengeyi desteklemesi vb sayesinde koruyucu etki sağladığı düşünülmektedir. Hareketsiz yaşam biçimi de hormonal dengesizliklere yol açarak miyom gelişimini tetikler. Yapılan çalışmalarda, düzenli fiziksel aktivitenin<strong>&nbsp;</strong>miyom gelişimi üzerinde koruyucu bir etkisi olduğu gösterilmiştir” diyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 19 Jul 2025 11:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/miyomlar-kansere-donusebilir-mi-1752912515.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Empatlar sürekli vererek tükeniyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/empatlar-surekli-vererek-tukeniyor-81322</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/empatlar-surekli-vererek-tukeniyor-81322</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, empat bireyler ile psikopat kişilerin ilişkilerinde karşılaşılabilecek durumlar hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Empat-psikopat ilişkisi güçlü gibi görünse de aslında toksik!</strong></p>

<p>Empatların, derin bir anlayış ve şefkat duygusuyla hareket ettiğini, psikopatlarınsa, bu derin anlayış ve şefkat duygusunu kendi çıkarı için kullanabileceği bir manipülasyon aracı olarak gördüğünü dile getiren&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Empat, başlangıçta sanki yaralı bir ruh gibi görünen psikopatı iyileştirmek amacıyla çekici bulur.” dedi.</p>

<p>Ancak zamanla, empatın sürekli veren, psikopatınsa sürekli alan ve kullanan biri olması sebebiyle ilişkinin bir kısır döngüye gireceğini ifade eden Şen, “Dışarıdan bakıldığında güçlü bir çekim gibi görünse de, aslında içten içe tüketen ve yıpratan toksik bir ilişkidir. Bu nedenle, bu durum bir çekim değil, yalnızca bir yanılgıdır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Psikopatlar karşı tarafın duygularını araç olarak kullanıyor, sevgi vermiyor!</strong></p>

<p>‘Psikopat biriyle mi birlikteyim?’ sorusunun cevabının nasıl anlaşılabileceğine değinen&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Psikopatlık aslında bir hastalık değil. Çoğu zaman anti-sosyal kişilik bozukluğunu tanımlamaya çalıştığımız bir durum gibi. Ama her anti-sosyalde psikopat değil.” dedi.</p>

<p>Psikopatların, genelde manipülatif davranışlar sergileyen, vicdan yoksunluğu ve empati eksikliği olan davranışlar gösterdiklerini aktaran Şen, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Başlangıçta bu kişiler çok karizmatik, çekici, güven verici olabilir. Günümüz deyimiyle böyle çok cool görünebilirler. Ancak zamanla aşırı kontrolcü, yalan söyleyen, sürekli suçluluk hissettiren, karşı tarafı sürekli suçlayan ve manipüle eden kişilere dönüşürler. Eğer ilişkide olduğunuz insanla kendinizi sürekli suçlu hissediyorsanız, sürekli kafanız karışık, ‘bir şey var ama ne olduğunu anlayamıyorum’ durumundaysanız, ‘ne yaparsam yapayım karşı tarafa yaranamıyorum, onu memnun edemiyorum’ duygusu içindeyseniz ve en önemlisi de sürekli ama sürekli kendinizi eksik, yetersiz ve değersiz hissediyorsanız karşınızdaki kişi bir psikopattır. En kısa zamanda ondan uzaklaşmanın bir yolunu bulmanız gerekiyor. Unutmayın psikopat kişiler duygularınızı araç olarak kullanırlar. Sevgi vermezler. Sadece sevgiymiş gibi yaparlar, sadece ve sadece sizi tüketirler.”</p>

<p><strong>Empatlar, iyileştirme güdüsüyle hareket ediyor!</strong></p>

<p>Empat kişilerin neden hep yardıma muhtaç kişilere çekildiği sorusunun cevabının, ‘şimşek neden hep paratonere düşer?’ gibi bir durum olduğunu kaydeden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen,&nbsp;&nbsp;“Gerçekten bir şimşeğin paratonere çekilmesi gibidir bu kişilerin yardıma muhtaç kişilere çekilmesi. Çünkü empat kişiler başkalarının duygularını çok derinlemesine hissederler, acıyı adeta içselleştirirler ve bu onlarda doğal bir duyarlılıktır.” dedi.</p>

<p>Empatların otomatik olarak yardım etme rolüne girdiklerine vurgu yapan Şen, “Yaralı, kırılgan ya da dengesiz insanlar da bu enerjiyi çok doğal bir şekilde fark eder ve onlara doğru gider. Bu durum bir denge kurmak yerine, daha çok toksik ilişkilerin oluşmasına neden olur. Çünkü empat kişi sürekli vermek ister ve verici rolündedir. Karşı tarafsa sadece almayı bilir ve alıcı rolündedir. Zamanla empat kişi tükenir. Sonuç olarak empatlar, iyileştirme güdüsüyle hareket eder ama bu, onların zamanla kendilerini tüketmekten başka bir işe yaramaz.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 19 Jul 2025 11:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/empatlar-surekli-vererek-tukeniyor-1752912455.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bu Kök Hücre Hareket Özgürlüğünü Geri Kazandırıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bu-kok-hucre-hareket-ozgurlugunu-geri-kazandiriyor-81318</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bu-kok-hucre-hareket-ozgurlugunu-geri-kazandiriyor-81318</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kıkırdak hasarları, günlük yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen, diz, kalça ve omuz gibi eklemlerde ağrı, hareket kısıtlılığı ve fonksiyon kaybına yol açabilen önemli ortopedik sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Geleneksel tedavi yöntemlerinin yanı sıra son yıllarda öne çıkan kök hücre tedavileri, hasarlı kıkırdak dokusunun yenilenmesini hedefleyerek umut verici bir çözüm sunuyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Haluk Çelik, kıkırdak hastalıklarında kök hücre tedavileri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Kıkırdak dokusunun doğal iyileşmesi sınırlıdır</strong></p>

<p>Eklemlerin uyumlu hareketine katkıda bulunan en önemli yapı “hyalin kıkırdak dokusu”dur. Hyalin kıkırdak dokusu yüzde 70-80 yüksek su içeriğine sahip bir yapıdır. Kondrosit adı verilen hücrelerden ve onları çevreleyen ekstrasellüler matriks proteinlerden oluşur. Ancak bu doku hasar gördüğünde biyolojik özellikleri nedeniyle doğal olarak iyileşme kapasitesi oldukça sınırlıdır. Eklem sağlığı, hareket kabiliyeti ve yaşam kalitesinde önemli bir rol oynar. Özellikle diz, kalça ve ayak bileği gibi yük taşıyan eklemler günlük yaşamda ciddi biyomekanik streslere maruz kalabilir. Yanlış hareketler, aşırı yüklenme, travmalar, yaşın ilerlemesi gibi nedenler kıkırdak hasarlarına neden olabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Hareket kısıtlılığı varsa dikkat!</strong></p>

<p>Kıkırdak hasarı olan kişilerde en önemli sorun eklem ağrısıdır. Ayrıca eklemde şişlik, hareket kısıtlılığı ve takılma gibi mekanik şikayetler de olabilir. Eklemlerden bu takılmalardan kaynaklı sesler de gelebilir. Kıkırdak hasarları genç yaştaki kişilerde genellikle küçük alanlarda sınırlı olarak görülürken, yaşla ilişkili dejeneratif eklem hastalıklarında eklemin büyük bölümünü etkiler.&nbsp;</p>

<p><strong>Erken müdahale önemli</strong></p>

<p>Kıkırdak hasarı oluştuğunda, immün sistem yani bağışıklık elemanları bu bölgeye ulaşamaz ve kendiliğinden tamir mekanizmalarını aktive edemez. Bunun sonucunda çoğu zaman iyileşme ya hiç olmaz ya da kıkırdağa benzer hücreler barındıran “fibrokartilajinöz” dokusuyla sınırlı kalır. Bu doku, ilerleyen süreçte mekanik yüklenmelere dayanamayarak kıkırdak dejenerasyonunun hızlanmasına ve sağlam bölgelerin bozulmasına neden olabilir. Bu nedenle erken dönemde fark etmek ve tedavi planı uygulamak önemlidir.</p>

<p><strong>Kök hücre dokuları doğal bir şekilde yeniler</strong></p>

<p>Kıkırdak hasarlarında klasik tedaviler genellikle ağrı yönetimi, kilo kontrolü, fizik tedavi ve eklem içi enjeksiyonlar ile sınırlıdır. Bu yöntemler kişide rahatlama sağlar, fakat dokularda yenileme sağlamaz. İleri derece kıkırdak hasarlarında ise cerrahi çözümler gündeme gelir. Modern rejeneratif tıbbın en dikkat çeken uygulamalarından biri de kök hücre tedavileridir. Bu tedavi yöntemi özellikle cerrahisiz iyileşme arayışında olan hastalar için idealdir. Bu yöntemle hem ağrı azalmakta hem de eklem fonksiyonu önemli ölçüde iyileşmektedir. Mezenkimal kök hücre temelli yaklaşımlar klinik ortopedi tedavilerinde sıklıkla uygulanmaktadır.</p>

<p><strong>Hücreleri “uyar, iyileştir ve koru” formülü</strong><br />
Mezenkimal kök hücre tedavisinde (MKH) kullanılan hücreler, vücutta birçok farklı hücre türüne dönüşebilme özelliğindedir. Özel laboratuvar işlemleri sonucunda hazırlanır. Kemik iliği, yağ dokusu, eklem içi sıvısını sağlayan sinovyal membran dokusu, kemik zarı ve göbek kordonu başlıca kaynaklarıdır. Hasarlı bölgeye uygulandığında potansiyel olarak hasarlı dokuya dönüşebilir. Hücresel farklılaşma yoluyla yeni kıkırdak hücrelerinin oluşumunu destekler. Bu tedavi ile hücreler uyarılır, iyileşme tetiklenir ve doku bozulmaları baskılanır. Genellikle eklem enjeksiyonları şeklinde uygulanır ama bazı durumlarda artroskopi eşliğinde direkt lezyon içerisine de enjekte edilebilir. PRP veya hyaluronik asit ile kombine uygulamalar planlanabilir.<br />
<br />
<strong>Ameliyatsız, konforlu ve kısa iyileşme süresi</strong></p>

<p>Ameliyatsız ve herhangi bir kesi olmadan konforlu bir süreç ile tek seansta tedavi sağlanabilir. İşlem sonrası hasta aynı gün taburcu edilir. Uygulama sonrası süreçte ağrının azalması, fonksiyon artışı ve belirgin doku iyileşmesi görülebilmektedir. Kişinin durumuna göre 6-12 ay içinde klinik iyileşmeler ortaya koymaktadır. Kök hücrelerin belirli hasta grubunda kıkırdak nakline benzer sonuçlar verdiği, ancak daha düşük maliyetli olduğu ve daha kısa iyileşme süresi sağladığı söylenebilir.<br />
<br />
<strong>Sporcular için de oldukça ideal bir yöntem</strong></p>

<p>Uygun hasta seçimi tedavi başarısını belirleyen en önemli faktördür. Çünkü&nbsp;her hasta kök hücre tedavisi için uygun olmayabilir. Örneğin;&nbsp;2. ve 3. evre osteoartrit hastaları (kireçlenme), bölgesel kıkırdak sorunları olan genç ve orta yaş kişiler,&nbsp;sporcular&nbsp;bu tedavi için en ideal hastalardır. Ancak 4. evre yaygın kıkırdak kaybı, yoğun diz deformitesi, enfeksiyon ve romatolojik hastalıkları olan kişiler için uygun değildir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Jul 2025 16:19:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/bu-kok-hucre-hareket-ozgurlugunu-geri-kazandiriyor-1752844783.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cilt tipinize uygun olması çok önemli, çünkü…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/cilt-tipinize-uygun-olmasi-cok-onemli-cunku-81312</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/cilt-tipinize-uygun-olmasi-cok-onemli-cunku-81312</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Mutluluk hormonu salgılatıyor, uyku kalitesini artırıyor, bağışıklık sistemini güçlendiriyor, sağlığımızın vazgeçilmezi D vitamininin sentezlenmesini sağlıyor… Yaz mevsiminde tüm yakıcılığını hissettiren güneş, sağlığımız üzerinde son derece önemli işlevler üstleniyor. Ancak, kontrolsüz olarak maruz kaldığımızda&nbsp;güneşin ultraviyole (UV) ışınları cildimizde pek çok olumsuz etkiye yol&nbsp;açabiliyor.&nbsp;Cilt yaşlanmasının hızlanması, lekelenme, foto yaşlanma&nbsp;ve cilt kanseri, UV ışınlarının en sık neden olduğu sorunlardan.&nbsp;<strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük,</strong>&nbsp;aslında güneş koruyucular cilt tipine uygun seçildiğinde, doğru şekilde ve düzenli kullanıldığında güneş hasarının büyük&nbsp;ölçüde önlenebildiğini belirterek, “Doğru&nbsp;koruma alışkanlıkları, cilt yaşlanmasını ve cilt kanseri riskini azaltmada büyük rol oynar. Dolayısıyla, güneş koruyucu günlük cilt bakımı rutinimizin &nbsp; vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Ancak, hiçbir ürün yüzde 100 koruma sağlamaz. Bu nedenle, gölgede&nbsp;kalmak, koruyucu kıyafetler giymek ve şapka kullanmak da çok önemlidir” diyor.&nbsp;Güneş koruyucuların mutlaka cilt tipine uygun olması gerektiğini vurgulayan&nbsp;<strong>Dermalotoji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük,</strong>&nbsp;“Zira, yanlış ürün seçimi; ciltte tahriş, alerji ve sivilce artışı gibi sorunlara yol açabilir. Ayrıca&nbsp;yeterince koruma sağlayamayan ürünler lekelenmeye ve&nbsp;foto yaşlanmaya neden olabilir, çok daha önemlisi, ilerleyen yıllarda cilt kanseri riskini artırabilir” uyarısında bulunuyor.&nbsp;<strong>Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük,&nbsp;</strong>güneş koruyucuların yeterli koruma sağlayabilmeleri için dikkat etmemiz gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!</p>

<p><strong>Üç temel kural çok önemli!&nbsp;</strong></p>

<p>Güneş koruyucularını genellikle gelişigüzel seçiyor, güneşe çıktıktan sonra sürüyor ve tekrarlamayı ihmal ediyoruz. Oysa, cildimizi güneşin zararlı etkilerinden koruyabilmeleri için bazı kurallara dikkat etmemiz şart. Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, güneş koruyucularından etkili sonuç alabilmemiz için alışkanlık edinmemiz gereken en önemli 3 kuralı şöyle sıralıyor:&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Doğru ürün seçmek (cilt tipine ve kullanım alanına uygun)</li>
	<li>Doğru zamanda uygulamak (güneşe çıkmadan en az 20–30 dakika önce)</li>
	<li>Doğru miktarda ve sıklıkta uygulamak (her 2 saatte bir ve yüzme/terleme sonrasında&nbsp;tekrarlamak)</li>
</ul>

<p><strong>Fiziksel veya kimyasal özellik taşıyor</strong></p>

<p>Cildimizi güneşin zararlı UV ışınlarından koruyan ürünler olan güneş koruyucular fiziksel (mineral) ve kimyasal olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Fiziksel (mineral) filtreler ışınları yansıtarak; kimyasal filtreler ise UV ışınlarını emerek etkisiz hale getiriyorlar. Güneş koruyucuları; krem, losyon, sprey ve jel&nbsp;formlarında bulunabiliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Fiziksel filtreler:</strong>&nbsp;Çinko oksit ve titanyum dioksit cilt yüzeyinde kalarak ışınları yansıtıyorlar. Genellikle daha az alerjik etki göstermeleri nedeniyle; hamileler, emziren&nbsp;anneler, bebekler ve hassas ciltli bireyler için öneriliyor.&nbsp;</p>

<p><strong>Kimyasal filtreler:</strong>&nbsp;Avobenzone ve octocrylene kimyasalları içeren ürünler cilt tarafından emiliyor ve zararlı ultraviyole ışınlarını kimyasal olarak absorbe ediyorlar. Ancak, bazı hassas ciltlerde irritasyon yapabiliyorlar.</p>

<p>Cilt tipinize uygun ürün seçin</p>

<p>Etkin bir koruma için mutlaka cilt tipinize uygun ürün seçmeniz gerekiyor.&nbsp;Yağlı ciltlerde su bazlı, matlaştırıcı etkili ve 'non-komedojenik', bir başka deyişle sivilce oluşturmayan; &nbsp;kuru ciltlerde ise nemlendirici özellikli güneş koruyucular öneriliyor. Ayrıca&nbsp;ciltte kuruma ve kaşıntı gibi sorunlar oluşturabileceği için kuru ciltte jel formunu kullanmamak gerekiyor.&nbsp;Alerjik ve hassas ciltler için parfüm, alkol ile kimyasal filtre içermeyen ürünler tavsiye ediliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, bazı kimyasal içeriklerin hassas ciltlerde alerji yapabileceği uyarısında bulunarak, “Bu nedenle, alerjik yapıya sahip bireyler dermatoloğa danışarak uygun ürün seçmelidir. Yeni bir ürünü önce küçük bir&nbsp;alanda test etmek faydalı olabilir” diyor.&nbsp;</p>

<p>Güneşe çıkmadan 30 dakika önce sürün</p>

<p>Güneş koruyucu ürünlerde yapılan en önemli hatalardan biri, güneşe çıkarken uygulamak oluyor. Oysa, yeterli koruma sağlamaları için ürünleri güneşe çıkmadan 20–30 dakika önce uygulamanız çok önemli. Her 2 saatte bir tekrar etmeniz gereken güneş koruyucuları; terleme, havluyla silinme ve yüzme sonrasında, süreyi dikkate almadan mutlaka yenilemeyi alışkanlık edinin.&nbsp;</p>

<p><strong>Vücut için 2 yemek kaşığı şart!&nbsp;</strong></p>

<p>Güneş koruyucu ürünlerin etkili olabilmeleri için doğru miktarda sürülmeleri büyük bir öneme sahip. “Az miktarda ürün cildinizi yeteri kadar korumazken, fazlası ise gözenekleri kapatarak sivilceye neden olabilir” uyarısında bulunan Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, sözlerine şöyle devam ediyor: “Etkili bir korunma için koruyucu ürün; yüz, boyun, kulak arkası, dekolte, el üstleri ve ayak üstleri gibi tüm açık bölgelere dikkatlice sürülmeli. İnce değil, homojen ve yeterli miktarda bir tabaka halinde uygulanmalı. Yüz ve boyun için bir dolu çay kaşığı yeterli olurken, tüm vücut için yaklaşık 2&nbsp;yemek kaşığı kadar ürün kullanmanız gerekiyor.&nbsp;</p>

<p><strong>SPF değerine dikkat edin!&nbsp;</strong></p>

<p>Açılımı Sun Protection Factor olan SPF, ürünün UVB ışınlarına karşı sağladığı koruma derecesini&nbsp;gösteriyor. Bir başka deyişle, güneş altında kalabileceğimiz süreyi tanımlıyor. Günlük kullanımda SPF&nbsp;50 ve üzeri ürünleri tercih etmeniz öneriliyor. &nbsp;</p>

<p><strong>Güneş altında asla bırakmayın!&nbsp;</strong></p>

<p>Yüksek ısı ve güneş ışığına maruz kalan ürünlerin içeriği bozulabiliyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Kübra Nursel Bölük, ürünün etkisinin azalması nedeniyle cildin daha hızlı yaşlanması ve lekelenme, çok daha önemlisi zamanla cilt kanseri gibi istenmeyen sonuçların oluşabileceğini vurgulayarak, “Dolayısıyla, güneş koruyucular plajda iken güneş altında asla bırakılmamalı, mutlaka gölgede&nbsp;ve serin bir yerde muhafaza edilmelidir” diyor.&nbsp;</p>

<p>Bulutlu havalarda da kullanmanız şart</p>

<p>Güneşin zararlı ultraviyole ışınları bulutlu havalarda ve gölgede de cildimize ulaşabiliyor. Bu nedenle, &nbsp;güneş koruyucu ürünü sadece güneşli günlerde değil, her hava koşulunda kullanmayı alışkanlık haline getirmeniz cilt sağlığınız için büyük önem taşıyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Jul 2025 16:18:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/cilt-tipinize-uygun-olmasi-cok-onemli-cunku-1752844715.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sessiz Salgın: 1 Günde 1 Milyondan Fazla Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyon!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/sessiz-salgin-1-gunde-1-milyondan-fazla-cinsel-yolla-bulasan-enfeksiyon-81299</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/sessiz-salgin-1-gunde-1-milyondan-fazla-cinsel-yolla-bulasan-enfeksiyon-81299</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Tüm dünyada 15-49 yaş aralığındaki bireyler arasında her gün 1 milyondan fazla tedavi edilebilir cinsel yolla bulaşan enfeksiyon yayılıyor ve üstelik bunların çoğu herhangi bir belirti vermiyor. Uzmanlar, çoğu kişinin taşıdığının farkında olmadan partnerine cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyon bulaştırabileceğini hatırlatıyor ve tarama yaptırmadan ilişkiye başlamamanın önemini vurguluyor. Şüphe, düzenli kontrol, doğru önlemler almak ve en önemlisi&nbsp;cinselliği konuşmanın önemini vurgulayan Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Saadettin Eskiçorapçı,&nbsp;cinsel yolla bulaşan hastalıkların gölgesinde büyüyen bu sessiz salgına #SıcağıSıcağına dikkat çekiyor.</p>

<p><strong>Kimsenin Konuşmadığı Tehlike: Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyonlar&nbsp;</strong></p>

<p>Büyüdüğümüz coğrafyada, erkekliğin gücünü cinsellikten aldığının ve bu nedenle ülkemizde cinselliğin konuşulmamasının bir tabu olarak görüldüğünün altını çizen, Eskiçorapçı, cinsel enfeksiyonlara dair yaşanan sessiz salgının coğrafyanın ötesine geçtiğini ve tüm dünyayı etkisi altına aldığını söylüyor: “Coğrafya kader mi, evet. Cinsellik ve cinsiyet meselelerinde coğrafya biraz kader. Ama konu daha ciddi boyutlarda. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada her gün cinsel olarak aktif olan &nbsp;(15-49 yaş aralığı) bireyler, 1 milyondan fazla cinsel yolla bulaşan bir enfeksiyona yakalanıyor. Bu yılda yaklaşık 400 milyon bulaş demek! Bu hastalıkların bel soğukluğu, klamidya gibi bir kısmı tamamen tedavi edilebilirken, HIV yani AIDS gibi bazıları hala tamamen tedavi edilemiyor; sadece kontrol altında tutulabiliyor” diyor.</p>

<p><strong>Yıllar Sonra Yeniden Frengi</strong></p>

<p>28 yıllık bir üroloji hekimi olarak son yıllara kadar frengi vakasına pek rastlamadığını belirten&nbsp;Prof. Dr. Saadettin Eskiçorapçı, “Son yıllarda frengi konusunda hayret verici bir yükseliş söz konusu. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada son 10 yılda 7-8 kat artış var. Frengi, sinsice iç organlara doğru ilerleyerek hiçbir semptom yaratmadan aylar hatta yıllar sonra onarılması güç hasarlar bırakıyor. Çok daha ciddi sonuçlara yol açabilen HPV, HIV ve Hepatit gibi virüslerin yayılımı da oldukça yüksek. Bu hastalıklardan Hepatit ve HPV için aşı mevcutken, HIV yani AIDS için halen koruyucu bir aşı bulunmuyor. Türkiye’de AIDS vakaları artış gösterirken, dünya genelinde ise yıllık vaka sayısı 200 milyonun üzerinde seyrediyor” şeklinde ifade ediyor.</p>

<p>Türkiye’de en sık karşılaşılan cinsel yolla bulaşan hastalıklar arasında, bel soğukluğunun farklı türleri yer aldığını belirten Eskiçorapçı, “Klamidya ve Mikoplazma gibi yeni versiyonlarının yanı sıra, klasik Gonore bel soğukluğu da halen yaygınlığını sürdürüyor. Bunların dışında, HSV olarak bilinen genital uçuk da oldukça sık görülüyor. HSV, Amerika’da ve Türkiye’de en sık rastlanan ikinci cinsel yolla bulaşan enfeksiyon konumunda”.</p>

<p><strong>Korunmada En Etkili Yöntemlerden Biri: Prezervatif</strong></p>

<p>Prof. Dr. Eskiçorapçı, cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmanın en temel ve etkili yönteminin prezervatif olduğunu vurguluyor: “Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) sayfasına girip bakarsanız, tüm uzmanların da önerdiği gibi cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardan korunmada en önemli yöntem prezervatif. Çok basit ve etkili bir yöntem olarak, enfeksiyonların yaklaşık %90’ının bulaşmasını engelliyor. Bu nedenle cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunma yöntemi olarak ilk sırada geliyor.”</p>

<p><strong>Türkiye’de sadece 10 kişiden 2’si prezervatifi enfeksiyonlardan korunmak için kullanıyor</strong></p>

<p>Cinsel sağlık alanında 95 yıldır sağlıklı, keyifli, özgür ve eşitlikçi bir cinsellik vizyonuyla dünya çapında liderlik eden prezervatif markası Durex’in Global Cinsellik Araştırması ise, hem Türkiye’de hem dünya genelinde cinsellikle ilgili sunduğu çarpıcı verilerle prezervatif kullanımına ilişkin tabloyu gözler önüne seriyor. Araştırmaya katılanların %46’sı güvenilir bir partnerle prezervatif kullanımının gereksiz olduğunu düşünürken, bu oran globalde sadece %21. Öte yandan prezervatif kullananların %58’i gebelikten korunmak için, %11’i ise cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmak amacıyla bu yöntemi tercih ediyor.&nbsp;</p>

<p><strong>"Sevgi, Önce Korumaktan Geçer"</strong></p>

<p>Eskiçorapçı, toplumda prezervatifin hala sadece doğum kontrol yöntemi olarak görülmesinin büyük bir yanılgı olduğuna dikkat çekerek şöyle devam ediyor: “Maalesef insanların büyük kısmı, neredeyse %50’den fazlası prezervatifin cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardan koruduğunun farkında bile değil. Sanki sadece istenmeyen gebelikleri önlemek için kullanılan bir korunma yöntemiymiş gibi algılanıyor. Bu çok yanlış. Asıl önemli nokta; sizin farkında olmadan taşıyıcı olabileceğiniz hastalıkları partnerinize bulaştırmanızı önlemesi. Hatta çocuk sahibi olmayı planladığınızda bile bu çok kritik. Çünkü fark etmeden partnerinize bulaştırdığınız bir hastalık doğrudan çocuğunuza da geçebilir. Bu da konjenital anomaliler, düşükler, erken doğumlar ve hatta bazı göz hastalıkları gibi çok ciddi sorunlara yol açabilir. Yani aslında sadece partnerinizi değil, doğacak çocuğunuzu da korumuş olursunuz. Benim prezervatif kullanımı konusunda yaklaşımım yani korunmaya bakış açım daha çok sevgi odaklı. ”</p>

<p><strong>İnovasyonlarla Prezervatifler Artık Daha Konforlu</strong></p>

<p>Dünya genelinde yeni inovasyonlarla prezervatiflerin daha da konforlu hale geldiğini belirten Prof. Dr. Eskiçorapçı, “Evet, başka korunma yöntemleri de var; fakat hem gebelikten korunmada hem de cinsel yolla bulaşan hastalıkların önlenmesinde en etkili ve aktif yöntem hala prezervatif. Üstelik artık kişiye özel durumlardan kaynaklanan uyum sorunlarını azaltacak, partnerlerin ilişkideki konforunu artıracak yeni ürünler de geliştiriliyor. Bu alandaki gelişmeleri yakından takip etmek lazım; ben de bu konuda umut verici yenilikler görüyorum” diye ifade ediyor.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Jul 2025 16:15:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/sessiz-salgin-1-gunde-1-milyondan-fazla-cinsel-yolla-bulasan-enfeksiyon-1752844515.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Migren botoksu yüzde 60lara varan başarı sağlıyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/migren-botoksu-yuzde-60lara-varan-basari-sagliyor-81287</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/migren-botoksu-yuzde-60lara-varan-basari-sagliyor-81287</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yıllarca aynı tipte yaşanan baş ağrıları genellikle korkutucu olmasa da farklılaşan ağrılara karşı dikkatli olmak gerekiyor. Alışılmışın dışında bir baş ağrısı gündeme geldiğinde bir nöroloğa başvurulması gerektiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, “Örneğin 30-40 yaşlarında bir hastada daha önce tecrübe etmediği bulantı, kusma, ense sertliği, boyun ağrısı, görmede bozukluk, halsizlik, uyuşma gibi ek şikayetler varsa ve daha önce hiç bu kadar şiddetli bir baş ağrısı yaşamadığını dile getiriyorsa ağrının altında yatan sebepler migren şüphesiyle detaylıca araştırılmalı. Acı çekme korkusuyla sık sık ilaç kullanmanın, farklı türde ağrılar oluşturarak bir kısır döngü yaratabileceği de unutulmamalı” dedi.</strong></p>

<p>Pek çok kişi baş ağrısını önemsemediği için doktora ya çok geç gidiyor ya da hiç gitmiyor. Çevresindeki migren hastalarından tavsiyeler alarak kendi ağrılarını geçirmeye çalışan sayısı oldukça yüksek. Oysa migren tedavisinin kişiye özel olması gerektiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, “Tedavi yöntemini hastanın yapısına göre belirlemek önemli. Kimi zaman stresten kimi zaman uyku düzeninden tetiklenebilen migrene karşı örneğin kişide depresif bulgular ya da anksiyete varlığı değerlendirilmeli, kısaca hasta özelinde bir tedavi planı oluşturulmalı. Ayrıca inatçı ağrılara karşı migren botoksu sayesinde yüzde 60-65’lere varan kalıcı çözümlere de ulaşılabiliyor” dedi.</p>

<p>Migrenin çok farklı nedenlerle oluşabileceğini dile getiren Kütükçü, “Örneğin kadınlarda hormon dengeleri migrenle yakından ilişkili özellikle de östrojen değişimine bağlı regl döneminde ortaya çıkan ataklar varsa bu tür migrenin şiddetini ve sıklığını uygun tedavilerle azaltabiliyoruz. Bununla beraber bu tip atakların menopozdan sonra da yavaş yavaş kaybolacağını öngörmek mümkün” dedi.</p>

<p><strong>Botoks işlemi nörologlar tarafından yapılmalı</strong></p>

<p>Migren tedavilerinin temel olarak; atak anı ve öncesi yöntemler şeklinde ikiye ayrıldığını söyleyen Kütükçü, “Var olan atağı ortadan kaldırmak için klasik ağrı kesicilerin yanında triptan dediğimiz migrene özgü ilaçlardan faydalanabiliyoruz. Önleyici tedavilerde ise antidepresan, tansiyon ve antiepileptik gibi farklı ilaçlardan yardım alıyoruz. Ayda 15 günden fazla ağrıya neden olan kronik migren aşamasına gelinmiş ise klasik ilaç tedavisinin ötesine geçebiliyoruz. Bu tedavi seçeneklerine botoks ve halk arasında bilinen adıyla migren aşısı örnek verilebilir. Kronik migren hastalarında botoks uygulamasının yüzde 60-65 arasında bir başarı gösterdiğini de belirtmekte fayda var. Ancak botoks işleminin uzman nörologlar tarafından gerçekleştirilmesi oldukça kritik. Botoksun etki süresi üç aydan dokuz aya kadar değişebilse de en önemlisi bu süre zarfında yaşam kalitesinin ciddi şekilde artması. Bu iki yöntem dışında kimi zaman sinirleri bloke eden blokaj işlemleri de söz konusu olabilir” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Alışveriş merkezleri migren hastaları için zorlayıcı olabilir</strong></p>

<p>Migren hastalarının yüksek seslere, parlak ışıklara ve yoğun kokulara karşı hassasiyet geliştirdiğinden bahseden Kütükçü, “Tam da bu nedenle AVM gibi parlak ışıklı, gürültülü ve havasız ortamlar pek çok migren hastasının şikayetlerini ciddi şekilde tetikler. Ağrıyan bölgeye mentollü krem uygulaması, şakaklara soğuk masaj, boyun bölgesine sıcak masaj, magnezyum takviyesi, karanlık, sessiz ve yoğun kokuların olmadığı bir ortamda istirahat gibi eylemler şikayetleri hafifletmeye yardımcı olabilir” dedi.</p>

<p><strong>Migrene özel bir tanı yöntemi yok</strong></p>

<p>Gerilim tipi baş ağrısının migrenle karıştırabildiğinden söz eden Kütükçü, “Arkadan öne doğru yayılan ve çoğunlukla hafif şiddetli olan bu ağrı türü; stres ile baş edemeyen, detaycı kişilerde yaygın görülür. Sık sık migrenle karıştırılsa da ikisi arasında ayırt edici farklar bulunur. Migren genellikle tek taraflı ve zonklama şeklinde ağrı, ışığa ve sese hassasiyet ve bulantı hatta kusmalarla beraber seyreder. Bir atak üç günden fazla sürmez dolayısıyla migren 4 ila 72 saat arasında sınırlanır ancak gerilim baş ağrısı günlerce ya da haftalarca sürebilir. Migrenin spesifik bir tanı yöntemi bulunmadığı için, hasta ile doktor arasındaki diyaloğa bağlı olarak sonuca varılır dolayısıyla hastanın ağrı tarifi büyük önem taşır” dedi.</p>

<p><strong>Tetikleyici faktörler kişiye özel değişebiliyor</strong></p>

<p>Migren tetikleyicilerinin kişiden kişiye değişkenlik gösterebildiğini açıklayan Kütükçü, “Örneğin başının yalnızca hafta sonu ağrıdığını söyleyen bir hastanın hafta içi ve hafta sonu olmak üzere uyku alışkanlıklarını incelemek gerekir. Bazen de pazar kahvaltıları normalden daha geç yapılabildiği için kan şekerindeki düşüşle migren tetiklenmiş olabilir, hafta içi kahve içme alışkanlığı olan kişilerde ise kafein almadıkları günlerde benzer şekilde tetiklenme yaşanabilir. Migreni harekete geçiren en yaygın faktörler; demir eksikliği, magnezyum düşüklüğü, kansızlık, elektrolit dengesizliği, aşırı sıvı kaybı, stres ve yorgunluk olarak sıralanabilir. Bazı yiyecek ve içeceklerin de migreni olumlu ve olumsuz yönde etkileyebileceğini söylemek mümkün örneğin kimi hastada çikolata, peynir, kuru yemiş atağa sebep olurken bir başka hastada çikolata yemenin ağrıyı geçirdiğine şahit olabiliyoruz” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Jul 2025 16:12:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/migren-botoksu-yuzde-60lara-varan-basari-sagliyor-1752844340.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ulukent Semt Polikliniği adeta butik hastane gibi</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ulukent-semt-poliklinigi-adeta-butik-hastane-gibi-81284</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/ulukent-semt-poliklinigi-adeta-butik-hastane-gibi-81284</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Menemen Belediyesi tarafından yapımı tamamlanan Ulukent Semt Polikliniği farklı branşlardan doktorlar ve röntgen, ultrason gibi hizmetlerle adeta bir hastane gibi hizmet veriyor. Günlük 500 hasta bakma kapasitesi bulunan polikliniğin önemine değinen Menemen Belediye Başkanı Aydın Pehlivan, "Önceki ay açılışını gerçekleştirdiğimiz polikliniğimiz ile Ulukent ve Kent-2'de oturan hemşehrilerimiz, hastaneye gitmeden yürüme mesafesinde sağlık hizmeti almaya başladı. Hemşehrilerimiz bizim kıymetlilerimiz, onların sağlığı kırmızı çizgimiz. Hep beraber sağlıklı günlerde nice hizmetlerimizde bir arada olmayı hedefliyoruz.” dedi.</em></strong><br />
<br />
Sağlık yatırımlarına büyük önem veren ve evde bakım, ambulans, hasta nakli, evde fizyoterapi, şeker ve tansiyon ölçümü, pansuman gibi hizmetleri ücretsiz olarak sunan Menemen Belediyesi, sağlık tesislerini de birbiri ardına açarak, ilçeyi sağlık alanında da ön plana çıkardı. Bu kapsamda Asarlık Aile Sağlığı Merkezi'nden sonra geçtiğimiz ay açılan Ulukent Semt Polikliniği de adeta bir hastane gibi hizmet veriyor.<br />
<br />
Menemen Belediyesi tarafından yapımı tamamlandıktan sonra protokolle Sağlık Bakanlığı'na devredilen 550 metrekarelik tesiste, uzman dahiliye, genel cerrahi, çocuk sağlığı, kadın doğum ve aile hekimliği gibi çeşitli branşlar bulunuyor. Ayrıca ilk müdahale, röntgen, laboratuvar, ultrason gibi hizmetler de yine Ulukent Semt Polikliniği'nde sunulan hizmetler arasında yer alıyor.<br />
<br />
<strong>"Hastalarımız tahlil hizmetine çok hızlı ulaşabiliyor"</strong><br />
<br />
Günlük 500 hasta kapasiteli Ulukent Semt Polikliniği hakkında bilgi veren Sorumlu Hekim Hüseyin Erdoğan, "5 uzman hekim, 3 hemşire ve 5 personel arkadaşımızla günde yaklaşık 500 hastaya hizmet vermekteyiz. Mevcut hizmetlerimizin yanında EKG hizmetimiz, birinci basamak acil sağlık hizmetimiz, enjeksiyon ve pansuman hizmeti, röntgen, kadın doğumda NST hizmeti gibi hizmetlerimiz mevcuttur." derken, Sorumlu Hemşire Şerife Poçu da, "Menemen Devlet Hastanesi'ne bağlı olarak hizmet vermekteyiz ve kan alma işlemlerini burada da gerçekleştirebiliyor. Böylece hastalarımız, tahlil hizmetine çok daha kolay ve hızlı ulaşabiliyor. Aldığımız ilk tepkiler çok güzel. Bizi komşuları olarak görüyorlar." dedi.<br />
<br />
<strong>Vatandaşlardan teşekkür</strong><br />
<br />
Öte yandan Ulukent Semt Polikliniği'ne tedavi için gelen vatandaşlar, aldıkları hizmetten ve böyle bir tesisin bölgeye kazandırılmasından memnuniyetlerini dile getirdiler.<br />
<br />
<strong>Funda Özer:</strong>&nbsp;İlk kez geldim. Çok memnun kaldım. Çok temiz ve epey zengin bölümleri var. Kanımı verdim ve sonrasında sonuç almak için geleceğim. Burası için böyle bir yer çok fazla gerekliydi ve çok da beklenen bir şeydi. Kim hizmet ediyorsa ona teşekkür etmek gerekiyor. Menemen'in yolunda gittiğini görüyorum ve teşekkür ediyorum.<br />
<br />
<strong>Suna Altun:</strong>&nbsp;Burası çok güzel ve temiz. Menemen Belediye Başkanı Aydın Pehlivan'dan memnunuz. Kent-2 için güzel işler yapıyor ve yapmaya da devam ediyor. Burada bir spor tesisimiz, aşağıda kütüphanemiz, çocuk parkımız, çocuk köyümüz... Memnunuz.<br />
<br />
<strong>Deniz Ceylan:&nbsp;</strong>Eskiden bir sağlık hizmetine ihtiyaç duyduğumuzda hastaneye gitmemiz gerekiyordu. Şimdi hastane gibi polikliniğimiz var. Özellikle yaşlılarımız ve küçük çocuklu annelerimiz için yaşamı kolaylaştıran bu hizmet için çok teşekkür ediyoruz.<br />
<br />
<strong>Nazife Turan:</strong>&nbsp;Başkanımız çok güzel işler yapıyor. Kent-2'de böyle bir hizmetin olmasından dolayı çok teşekkür ediyoruz.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Jul 2025 16:11:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/ulukent-semt-poliklinigi-adeta-butik-hastane-gibi-1752844282.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tüketim, mutluluğun kalıcı kaynağı değil!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/tuketim-mutlulugun-kalici-kaynagi-degil-81264</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/tuketim-mutlulugun-kalici-kaynagi-degil-81264</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi&nbsp;Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir,&nbsp;tüketim alışkanlıklarının psikolojik ve sosyal kökenleri, tüketimin mutlulukla ilişkisi, tüketim bağımlılığının riskleri ve sağlıklı tüketim için bilinçli farkındalığın önemi hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Uzun vadede mutluluk, tüketimle ilgili değil!&nbsp;</strong></p>

<p>İnsanların acıdan kaçmak, mutluluğu bulmak üzere programlandığını aktaran&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Mutluluk ise günümüzde ekonomik sistemler tarafından para sahibi olmak ve tüketmek ile eşleştirilmekte.” dedi.</p>

<p>Özellikle reklamların mutluluğu pazarlayan bir dille, ürünü aldığımızda mutlu olacağımız algısını yarattığına vurgu yapan Demir, “Ancak son dönemde çalışmalar bize belirli bir miktardan fazla paranın da mutluluk getirmediğini gösteriyor. O halde para ve beraberinde tüketim, insanları uzun vadede mutlu yapmaz.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>İnsanları zaaflarından etkileme amacı ön planda!</strong></p>

<p>Tüketim alışkanlıklarımızı psikolojik, sosyal, kişisel ve ekonomik faktörlerin belirlediğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog&nbsp;Merve&nbsp;Umay&nbsp;Candaş Demir, “Kişilik yapısı olarak duygularını dengeleyebilen kişilikler daha rasyonel düzeyde tüketim kararları alırken, duygusal anlamda dengeyi sağlayamayan kişiler fazlaca dürtüsel kararlar ile alışveriş yapmaya daha yatkındırlar.” dedi.</p>

<p>Kişiliğin dışında tüketim alışkanlıklarımızı belirleyen psikolojik faktörlerden de bahseden Demir, şunları söyledi:</p>

<p>“Bir şeyi ihtiyaç olarak hissetmek ya da sadece haz için tüketmek bir psikolojik faktördür. Sosyal çevreye baktığımızda ailemiz, arkadaşlarımız onların onayladığı, arzuladığı şeylerin kişinin tüketim alışkanlıklarını belirlediğini görüyoruz. İnsan zaafları olan bir varlık. Lüks tüketim alışkanlıklarının insanları mutlu ettiğine dair bir algı mevcut. Kapitalist sistem içinde tüketimin her pencereden teşvik edildiği günümüzde markalar özellikle sevgi, saygı, prestij gibi unsurları ön palana çıkararak satış yapmayı hedefliyor. Reklamlar ise bireylerin algılarını yöneterek, insanlarda reklamlardaki hayata ulaşmak ve o hayatı yaşamak isteği uyandırıyor. İnsanları zaaflarından etkileme amacı ön planda. Bunun için özellikle o kişiyi anlık olarak mutlu edecek duygularına hitap eden yöntemler kullanılır. Çeşitli marka reklamları bir ürünün, materyalin kişiyi özel, başarılı, mutlu kılacağı algısı yaratarak kişinin kendi hayatında bunları bulamayacağını ancak satın alabileceğini vurgular.”</p>

<p><strong>Tüketim alışkanlıkları ihtiyaçlar doğrultusunda değiştirilmeli&nbsp;</strong></p>

<p>Sosyal ve kültürel özelliklerin de tüketim alışkanlıklarının, kişinin ekonomik statüsünü yansıttığı yönünde olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Kişiler özellikle belirli markalara sahip ürünler ile zengin hissetmekte, gösterişçi tarzda tüketim alışkanlığı ile bir statü elde ettiğini düşünmekteler. Buradaki motivasyon daha çok kişinin kendisini diğerlerine kabul ettirme, beğendirme isteği.” dedi.</p>

<p>Ancak önemli olanın sosyal prestij değil kişinin yaşamsal ihtiyaçları olduğunu hatırlatan Demir, “Kişiler tüketim alışkanlıklarını ihtiyaçları doğrultusunda değiştirmeli. Satın alacağımız şey bize sosyal statü mü getirecek, ihtiyacımız olduğu için mi alıyoruz noktasında rasyonel açıdan bakmamız gerekiyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Tüketim alışkanlıklarının kölesi olmak çeşitli ruhsal bozukluklara neden olabilir!&nbsp;</strong></p>

<p>Çalışmaların lüks tüketim yerine küçük şeyler almanın daha fazla mutluluk getirdiği sonucuna ulaştığına işaret eden Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Diğer yandan alışveriş anında kişilerin vitrin gezerken, tatil seçeneklerini planlarken mutluluk düzeylerinin arttığı da görülmüş. Markalar bu noktada raflarda göz hizamıza yerleştirilen, basit ambalajlı, tüketici ile duygusal bağ kurabilen ürünler tasarlayarak, alışveriş sırasında fonda çalan müzik, mağazanın kokusu gibi detayları dikkate alan nöropazarlama tekniklerinin kullanılması ile satışı oluşturmaya çalışmaktalar.” dedi.</p>

<p>Bir ürün satın alma anında özellikle kredi kartları kullanılırken anlık düzeyde dopamin seviyesinde artış söz konusu olduğunu da kaydeden Demir, “Ancak uzun vadede kişi tüketim alışkanlıklarının esiri olur ve ekonomisini yönetemez hale gelir. İşte bu noktada kişinin özgür hissetmeme durumu ortaya çıkar. Tüketim alışkanlıklarının kölesi olan insan bir süre sonra çeşitli ruhsal bozukluklar geliştirebilir. Alışveriş beynimizde dopamin salınımını arttırdığı için kontrolsüz bir şekilde bağımlılıkları tetikleyebilir.” diyerek sözlerini tamamladı.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Jul 2025 10:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/tuketim-mutlulugun-kalici-kaynagi-degil-1752822643.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Seks bağımlılığı, tedavi edilmesi gereken ciddi bir sorun!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/seks-bagimliligi-tedavi-edilmesi-gereken-ciddi-bir-sorun-81190</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/seks-bagimliligi-tedavi-edilmesi-gereken-ciddi-bir-sorun-81190</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, seks bağımlılığının biyolojik ve psikolojik nedenleri ile etkileri hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Seks bağımlılığı da diğer bağımlılıklar gibi…</strong></p>

<p>Seks bağımlılığının hem biyolojik hem de psikolojik faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan multifaktöriyel bir süreç olduğunu aktaran&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Diğer madde bağımlılıklarında olduğu gibi, seks bağımlılığı da dopamin nörotransmiteri ile ilişkilidir. Birey, dopamin aracılığıyla haz, zevk ve tatmin duygusunu yaşadıktan sonra, her defasında bu tatminin şiddetini ve haz derecesini artırma eğiliminde olur.” dedi.</p>

<p>Bu durumun biyolojik açıklamasının oldukça basit olduğunu ifade eden Hajiyeva, “Dopamin salınımı belli bir süreden sonra tolerans gelişimine neden olur ve dopamin reseptörlerinde ‘down regülasyonu’ gerçekleşir. Yani, aynı cinsel aktiviteler dopamin salınımına yol açsa da, reseptörlerin duyarlılığı azaldığı için kişi eskisi kadar zevk alamaz. Bu da bireyin daha farklı cinsel fanteziler peşinde koşmasına, yeni dürtüler geliştirmesine ve farklı hazlar aramasına neden olur. Aslında bu süreç, diğer bağımlılık türlerinde de gözlenen tipik bir tolerans gelişimini yansıtır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Beynin fren mekanizması prefrontal korteksin gelişimi tamamlandıkça devreye girer!</strong></p>

<p>Kompulsif cinsel davranışlar gösteren bireylerin EEG'lerinde de belirgin değişiklikler saptandığına dikkat çeken&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Burada önemli bir nöroanatomik yapıya değinmek gerekir. Herkes bir arabanın freninin nerede olduğunu bilir, ama kendi vücudumuzun, zihnimizin, ruhumuzun ve beynimizin ‘freni’ nerededir? Bu fren, beynin prefrontal korteksidir.” dedi.</p>

<p>Prefrontal korteksin, dürtülerimizi, davranışlarımızı ve kompulsif eğilimlerimizi kontrol eden bir bölge olduğunu hatırlatan&nbsp;Hajiyeva, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Bu bölgenin gelişimi 20-25 yaşlarına kadar devam eder. Bu nedenle, seks bağımlılığı, riskli cinsel davranışlar ve yoğun cinsel eğilimler özellikle genç yaşlarda daha sık görülür. Ancak zamanla prefrontal korteksin gelişimi tamamlandıkça, bu fren mekanizması devreye girer ve süreç daha kontrol edilebilir hale gelir. Dolayısıyla, bu bağımlılığın dopamin sistemi ve prefrontal korteks üzerinden işlediğini dikkate alırsak, biyolojik faktörlerin sürecin önemli bir parçası olduğunu söylemek mümkündür. Ancak psikolojik etkenleri de göz ardı etmemek gerekir. Çocuklukta yaşanan travmalar, akran zorbalığı, aile içi baskılar ve istismar gibi faktörler de bu tür patolojilerin gelişmesinde tetikleyici olabilir. Birey, yaşadığı bu duygusal boşluğu doldurmak için ani ve hızlı bir şekilde haz arayışına yönelebilir. Bu da kendini cinsel bağımlılık şeklinde gösterebilir.”</p>

<p><strong>Yalnızlık ve depresif sürece neden olabilir!</strong></p>

<p>Seks bağımlılığının bireylerin sadece cinsel hayatlarını etkilemekle kalmadığını vurgulayan&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Bireylerin sosyal, fizyolojik, işlevsellik, romantik ilişkiler gibi tüm alanlarına nüfus eder ve o süreçleri de negatif olarak etkiler.” dedi.</p>

<p>Bağımlılığın, bireylerin sürekli olarak zihinlerinde bastırması gereken bir dürtüyle birlikte ilerlediğini ve sürekli bastırılması gereken bir düşünce olduğu için bireylerin çok fazla kaygılı, endişeli olduklarını kaydeden&nbsp;Hajiyeva, “Bireylerin çok fazla kaygı ve endişeleri zamanla bireyleri toplumdan uzaklaştırabilir. Sosyal izolasyon ve yalnızlık süreçlerine neden olabilir. Yalnızlık, kendisiyle birlikte bir depresif süreci tetikleyebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Seks bağımlılığı kişinin tüm hayatını etkileyebiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Bu bireylerde utanç duygusuyla birlikte öz saygıda, öz değerde azalma, yetersizlik, değersizlik duygularının tetiklendiğine vurgu yapan&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Aynı zamanda tabii ki psikolojik faktörler dışında, bireylerin sosyal hayatları da sosyal izolasyonla ve yalnızlıkla birlikte çok fazla etkileniyor. İş hayatlarındaki işlevsellik çok azalıyor çünkü işlerine odaklanamıyorlar. Gerekli sorumlulukları yerine getiremiyorlar ve bu bireylerin işlerinden atılmasına kadar giden bir sürece neden olabiliyor.” dedi.</p>

<p>Bağımlı kişilerin romantik ilişkilerinin de olumsuz etkilendiğine işaret eden&nbsp;Hajiyeva, “Partneri ile arasında sürekli bir güvensizlik, sadakatsizlik süreçleri romantik ilişkileri de kötü etkiliyor. Bu da bireyin yalnızlığına, uzaklaşmasına ve izolasyonuna neden oluyor. Aynı zamanda burada fizyolojik faktörler de var. Fizyolojik faktörler arasında en fazla örnek verebileceğimiz korunmasız cinsel ilişkiler. Seks bağımlılıklarında çok fazla rastlanıyor ve bu da cinsel yolla bulaşan hastalıkların yayılmasını artırıyor. Bu yüzden bu süreci bir tek seks bağımlı olarak değil, tüm alanlara nüfuz eden, tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak algılamamız toplum açısından ve bizim açımızdan çok daha faydalı olacaktır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Çocuklara sağlıklı bir şekilde cinsel bilgilendirme yapılmalı!</strong></p>

<p>Seks bağımlılığına yönelik farkındalık oluşturmak için önerilerde bulunan&nbsp;Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Okullarda düzgün ve sağlıklı cinsel bilgilendirilmeler yapılabilir. Çünkü şu an sosyal medyayla birlikte çocukların çok fazla uygunsuz, gereksiz materyallere, cinsel uyarılara maruz kaldığını görüyoruz. Çocuklar cinselliği pornografik materyallerden öğrenmeye başladılar, oysaki cinsellik ve gerçek yaşamdaki süreçler daha farklı boyutlarda. Bu yüzden çocuklara sağlıklı bir şekilde cinsel bilgilendirmenin yapılması aslında bu süreçte atabileceğimiz çok önemli adımlardan biri.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 15 Jul 2025 15:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/seks-bagimliligi-tedavi-edilmesi-gereken-ciddi-bir-sorun-1752580905.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Katarakt ve görme kusurları tek operasyonla tedavi ediliyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/katarakt-ve-gorme-kusurlari-tek-operasyonla-tedavi-ediliyor-81177</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/katarakt-ve-gorme-kusurlari-tek-operasyonla-tedavi-ediliyor-81177</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kalıcı bir çözüm sunan trifokal mercekler sayesinde hastaların gözlük ve lenslerinden kurtulabileceğini belirten Dünyagöz İzmit Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Fatih Yenihayat, “Yaşa bağlı yakını görememe sorununu ve katarakt problemlerini çözmede kullanılan bu mercek tedavisi yakın, ara mesafe (masaüstü bilgisayar kullanımındaki gibi), uzak ve astigmat problemlerine aynı anda çözüm üretebilmektedir. Gözlerimizin içindeki doğal mercekler, farklı hastalıklar ve geçen yılların etkisi ile saydamlıklarını ve esnekliklerini yitirerek, görmede ciddi problemler oluşmasına yol açabilir. Bu merceklerin yerine yerleştirilen premium göz içi mercekler yardımıyla her türlü uzaklık arasındaki geçiş mümkün kılınarak, gözlük ve lenslerden bağımsız olarak iyi görme imkanı sağlanmaktadır. Trifokal mercek ameliyatları; yakın, uzak ve astigmat gibi görme sorunlarına karşı çözüm olarak, tercihen 45 yaşını doldurmuş ve göz yapısı uygun olan hastalara önerdiğimiz bir tedavi yöntemidir. Bu mercekler halkalı yapıya sahip trifokal ya da genişletilmiş odak mesafesine sahip (EDOF – enhanced depth of focus) yapısında olabilmekte; hastamızın göz ve kişilik yapısına uygun olanı göz içine yerleştirilebilmektedir. Bu merceklerde bulunan halkaların bir bölümü uzağı, bir bölümü ise yakını ve orta mesafeyi görmede yardımcı olurken, torik dediğimiz versiyonları ise astigmat probleminin düzeltilebilmesini de mümkün kılmaktadır. Trifokal merceklere uygun olmayan hastalarımızda ise EDOF mercekler gözlük bağımsızlığı yaratma anlamında elimizi güçlendirmektedir. Gözde görmeyi sağlayan sarı noktanın üzerine hem uzaktaki hem yakındaki görüntüler, trifokal ya da EDOF mercekler sayesinde net olarak düşmektedir. Kısa sürede adapte olunabilen bu durum sayesinde hastalar, gözlüklerinden bağımsız olarak hayatlarının geri kalan kısmını sürdürebilirler” şeklinde konuşuyor.</p>

<p><strong>Katarakt ameliyatında da kullanılabilir</strong></p>

<p>Premium mercek tedavilerinde, göz içindeki doğal merceğin alınıp yerine birden fazla odak kabiliyetine sahip merceklerin konumlandırıldığını söyleyen Op. Dr. Fatih Yenihayat, “Bu tedavinin en büyük getirilerinden bir tanesi ise, katarakt rahatsızlığından şikayet eden hastalarda, amel kataraktı tedavi etmenin ötesine geçerek, uzak-ara mesafe-yakın gözlük kullanımını da en aza indirilmesidir. Yapılacak detaylı muayene ve tetkikler sonucunda, hekim ve hasta bilgi alışverişinde bulunarak en uygun mercek modelinin hangisi olacağına beraber karar vermektedir. Yerleştirilen merceklerin ömür boyu kullanılabiliyor olması, alerji yapmaması ve göz dokusuna uyumlu olması ise en büyük avantajları” şeklinde bilgiler verdi.</p>

<p><strong>Hasta seçimi ve ön muayene önemli</strong></p>

<p>Tedavi uygulanacak hastanın ihtiyaçlarının doğru belirlenmesinin önemine dikkat çeken Op. Dr. Fatih Yenihayat, “Hasta için uzağı mı yakını mı görmenin daha önemli olduğuna dikkat edilmesi gerekiyor. Her şeyden önce, detaylı bir göz muayenesi yapılması lazım. Her hastanın göz yapısı bu ameliyata uygun olmayabilir. Hastanın pupil boyutlarının yanı sıra kataraktı olan hastaların mesleki durumu, yaşı, okuma alışkanlıkları gibi etkenler dahi hasta seçimini etkileyen faktörlerdir. Ameliyat öncesinde, doktor tarafından hastaya bilgilendirmenin detaylı olarak yapılması da ameliyatın başarısını direkt olarak etkileyecek faktörlerden bir tanesidir. Doğru hasta seçimi, uygun teknik, ameliyatın gerçekleştirildiği kurum ve hekimin tecrübesinin yanı sıra, kullanılan merceğin doğru seçilmesi ve belirli bir kalitenin üzerinde olması sayesinde bu ameliyatlarda yüksek bir başarı oranı yakalanmaktadır. Ameliyat sonrasında ise hastalar, yaklaşık 3-4 haftalık bir süreç boyunca damla kullanmalı ve gözlerine özen göstermelidir. Görme, yaklaşık 1-2 gün içerisinde normal seviyelerine ulaşırken, hastalar bu kısa sürenin ardından normal hayatlarına dönebiliyorlar.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 14 Jul 2025 15:38:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/katarakt-ve-gorme-kusurlari-tek-operasyonla-tedavi-ediliyor-1752496710.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sanal gerçeklik gözlüğü ile yeme bozukluklarından bağımlılığa yenilikçi destek tedavisi mümkün…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/sanal-gerceklik-gozlugu-ile-yeme-bozukluklarindan-bagimliliga-yenilikci-destek-tedavisi-mumkun-81117</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/sanal-gerceklik-gozlugu-ile-yeme-bozukluklarindan-bagimliliga-yenilikci-destek-tedavisi-mumkun-81117</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz ile Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Ergoterapist Cahit Burak Çebi, VR gözlükler kullanılarak beden algısını düzeltmeye yönelik uygulanan tedavi yönteminden bahsetti.</p>

<p><strong>Beden algısı bozukluğu&nbsp;kaygı, utanç ve üzüntüye neden olabiliyor!</strong></p>

<p>Beden algısı bozukluğu yaşayan bireylerin, algıladıkları fiziksel kusurlarının anlamını ve önemini akılcı olmayacak şekilde abartarak yorumladıklarını hatırlatan&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Kişiler, küçük sayılabilecek kusurlarını kendilerinin sevilmeyebileceği, değer görmeyebileceği şeklinde sağlıklı olmayan bir tarzda yorumlarlar.” dedi.</p>

<p>Bu düşüncelerle oluşan algının sebebiyet verdiği kaygı, utanç ve üzüntü duyguları ile baş edebilmek adına birtakım ritüelleşebilen davranışlar sergilediklerini aktaran Beyaz, “Sürekli aynaya bakma yahut tartıya çıkma, art arda estetik operasyonlar geçirme gibi davranışlar görülebilir. Ayrıca sosyal ortamlardan geri durma, insanlarla daha az temas gibi kaçınma davranışları geliştirerek geçici rahatlamaya yönelip, rahatsızlığın derinleşmesine hizmet eden bir döngüye girerler.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>VR gözlükler&nbsp;ile kişiye sıkıntıya tahammül edebilmesi öğretiliyor!</strong></p>

<p>VR gözlüklerin, nasıl kullanıldığına açıklık getiren&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, şunları söyledi:</p>

<p>“VR gözlükler&nbsp;danışanın oluşan ritüellerine karşı maruz kalabileceği sanal bir gerçeklik senaryosu oluşturur. Davranışların azaltılıp, bırakılması için duyarsızlaştırılması ve kaçındığı durumlara karşı sıkıntıya tahammül etme pratiği yapmalarına ve olumsuz algılarının değişmesine yardımcı olur. Bu yöntemin temel prensibi, sanal bir ortamda görsel-işitsel duyuların uyarılarak etkileşimli ortamlarla danışanın kaygı, utanç duygularını hissettiren durumlara maruz bırakılması ve ritüel/kaçınma davranışlarını azaltarak sıkıntıya tahammül edebilmeyi öğrenmesidir.”</p>

<p><strong>VR teknolojisi birçok rahatsızlığın tedavisinde kullanılabiliyor…&nbsp;</strong></p>

<p>VR teknolojisinin sadece beden imajı bozukluklarında kullanılmadığını aktaran&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Birçok farklı sorunlarda da kullanılabiliyor. Yükseklik, hayvan, araç kullanımı, enjeksiyon ve kan, MRI cihazı, asansör, otobüs, uçak, sınıf ve etkinlik alanları gibi sosyal durumlar üzerine özgül fobiler, alkol-madde kullanımı gibi bağımlılıklar, depresyon, çeşitli yeme bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluklar, anksiyete bozuklukları gibi çeşitli rahatsızlıkların çalışılması üzerine oldukça geniş bir yelpazesi bulunuyor.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>VR ile yapılan terapiler ruh sağlığı uzmanı gözetiminde gerçekleştiriliyor!</strong></p>

<p>VR terapilerde minimal seviyelerde de olsa risk faktörleri bulunduğuna dikkat çeken&nbsp;Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Güvenlik önlemleri, terapiyi uygulayan ruh sağlığı uzmanının gözetiminde alınır.” dedi.</p>

<p>Terapiye başlamadan önce alınan anamnez ve muayene bulgularında danışanın psikolojik ve travma geçmişinin öyküsü, halihazırdaki ruhsal durumu gibi faktörler dikkate alınarak güvenli bir yol haritası belirlendiğini dile getiren Beyaz, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Bu vesileyle tetikleyici olabilecek senaryolar uzun sürmeyecek şekilde kontrollü ve hiyerarşik bir modelle uygulandığı için danışanın dissosiye olması gibi risklerini oldukça azaltıyor. Terapist seans esnasında danışanla etkileşim içinde olduğu için danışanın tepkileri takip edilerek stres seviyesi kontrol altında tutuluyor. Psikoz teşhisi olan danışanlar için de durumlarını tetiklemeyecek şekilde senaryolar tasarlandığı için gerçeklik algısında bozulmaya sebebiyet vermiyor.”</p>

<p><strong>Farklı ruhsal sorunlar için farklı senaryolar…&nbsp;</strong></p>

<p>Uzman Ergoterapist Cahit&nbsp;Burak&nbsp;Çebi ise tedavi sırasında bireylere ne tür sanal sahneler ya da görseller sunulduğu hakkında bilgi verdi. Çebi, “Tedavi sırasında fobilere yönelik iş görüşmesi simülasyonu, topluluk önünde konuşma, sınıf ortamında öğretmenle konuşma gibi senaryolar bulunuyor. Asansör, uçak, araba, yükseklik, hayvan, MRI cihazı, diş kliniği olarak yapılandırılmış güvenli ortamlarda fobilere ait sahneler yer alıyor.” dedi.</p>

<p>Bağımlılıklara yönelik senaryolar arasında ise süpermarkette alkol reyonunda dolaşma, alkolle temas etme, gece kulübü tuvaletinde maddeyi klozete atıp sifonu çekebilme, özel parti senaryosunda maddeyi ve alkolü reddetme ve sigara içmeme alıştırmasına yönelik senaryolar yer aldığını aktaran Çebi, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>

<p>“Depresyona yönelik sahneler arasında doğa yürüyüşü, kürek çekme, parkta vakit geçirerek fotoğraf çekme, bir görevi yerine getirme gibi sahnelerle hedef ve motivasyon sağlanıyor. Yeme bozukluğuna ait sahneler arasında pizza, hamburger, kurabiye gibi yüksek kalorili yiyeceklerin bulunduğu ortama maruz kalarak yiyecekleri yiyebilir veya yemeyi reddedebilirler. &nbsp;Ayrıca bir tartı üzerinde durup farklı vücut ağırlıklarını deneyimlerken aynada değişen vücut imajlarını görebilirler. Kişilerin sağlıklı yiyeceklerin, sebzelerin olduğu alternatiflere yöneltileceği senaryolar da bulunuyor. Zorlanmalar/Kompulsiyonlara yönelik senaryolarda oda içerisindeki eşyalarla temas, objeleri dağıtabilme ve düzenleyebilme, çöplerle dolu metro istasyonu senaryosu, oda ve banyo senaryoları yer alıyor.”&nbsp;</p>

<p><strong>VR ile kişi korktuğu nesne ve durumlara kontrollü bir şekilde maruz bırakılıyor!</strong></p>

<p>Sanal gözlükle en çok fobiler üzerine çalışıldığına değinen&nbsp;Uzman Ergoterapist Cahit Burak Çebi,&nbsp;“VR ile kişi korktuğu nesne ve durumlarla kontrollü bir şekilde karşılaştırılıp maruz bırakılarak kişinin korku ve kaygısının azalması hedeflenir.” dedi.</p>

<p>Bir diğer hastalık grubunun sosyal anksiyete bozukluğu olduğunu ifade eden Çebi, “VR ile sosyal etkileşim senaryoları planlanarak sosyal beceri kazanımı ve anksiyetenin azalması; panik bozuklukta, travma sonrası stres bozukluğunda kişinin travmatik olayları güvenli bir ortamda tekrar yaşaması ve kaçınmanın azalması; nörogelişimsel bozukluklarda özellikle Otizm spektrum bozukluğunda sosyal iletişim senaryoları ile duyusal entegrasyon ve sosyal beceri eğitiminin kazanımı; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda sanal sınıf ortamlarında okul motivasyonu, dikkat, zaman yönetimi ve dürtü kontrolünün kazanımı hedeflenir.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>VR uygulaması çocuk ve ergenlerde de kullanılabiliyor!</strong></p>

<p>Sanal gerçeklik gözlüklerinin kullanımının kişinin hastalık grubu ve hangi durum için uygulandığına göre farklılık gösterdiğini kaydeden&nbsp;Uzman Ergoterapist Cahit&nbsp;Burak&nbsp;Çebi, “Kişiye uygun bir tedavi planı oluşturulur. Yer alan araştırmalar paralelinde fobiler, travma sonrası stres bozukluğu gibi hastalık grubunda etkiler 4-10 seansta gözlemlenirken, nörogelişimsel bozukluklarda etkisi daha ileri seanslarda gözlemlenebiliyor. Kişinin hastalık seyri, bilişsel fonksiyonları ve tedaviye olan direncine göre sonuçların gözlemlenme düzeyi kişiden kişiye farklılık gösterir.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Tedavinin çocuk ve ergenler üzerinde kullanılması hakkında da bilgi veren Çebi, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Çocuk ve ergen grubunda VR kullanımı çocuğun gerçeklik algısı, bilişsel fonksiyonları ve duyusal profili göz önünde bulundurularak uzman kontrolü eşliğinde bireyselleştirilmiş bir şekilde kullanıldığında oldukça etkilidir. Çocuk ve ergenin gerçeklik ve hayal arasındaki ayrımı iyi yapması ve özellikle nörogelişimsel bozukluğa sahip çocuklarda ani seslerin, karmaşık görsellerin ve hızlı uyaranların kontrollü bir şekilde planlanması gerekir. Tüm bu parametreler uzman eşliğinde planlandığında çocuk ve ergen grubunda oldukça keyifli ve etkili bir tedavi süreci açığa çıkar.</p>

<p>Teknolojik gelişmelere ve ruh sağlığında artan dijitalleşme eğilimi göz önünde bulundurularak önümüzdeki 5-10 yıl içerinde VR teknolojisinin psikiyatrik tedavilerdeki rolünün büyük ölçüde artacağı düşünülüyor. Özellikle fobiler, anksiyete, travma, bağımlılık, yeme bozukluğu ve nörogelişimsel bozukluklarda kişi odaklı, güvenilir ve kolay ulaşılabilir mekanlar ve durumlar oluşturduğundan yaygınlaşması öngörülüyor.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 11 Jul 2025 17:17:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/sanal-gerceklik-gozlugu-ile-yeme-bozukluklarindan-bagimliliga-yenilikci-destek-tedavisi-mumkun-1752243476.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuklarda yaz hastalıklarına karşı etkili önlemler!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/cocuklarda-yaz-hastaliklarina-karsi-etkili-onlemler-81112</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/cocuklarda-yaz-hastaliklarina-karsi-etkili-onlemler-81112</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz aylarında çocuklar tatilin de etkisiyle dışarıda daha fazla&nbsp;vakit geçirerek, hem hareket etme hem de stres atma imkanı&nbsp;buluyor. Ancak bu dönemde mevsimsel&nbsp;bazı hastalıkların görülme sıklığı da artıyor.&nbsp;<strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Recep Kavas</strong>&nbsp;son günlerde çocuklarda; yüksek ateş, ishal, kusma, cilt döküntüleri, böcek ısırıkları sonrası şişlik veya alerjik reaksiyonlar ile kulak ağrısı gibi şikayetlerin yoğun olarak görüldüğünü belirterek “Şikayetler baş gösterdiğinde ailelerin hekime başvurmayıp ‘biraz dinlensin geçer’ gibi bir yaklaşımda bulunmaları ciddi tehlikelere yol açabiliyor. Oysa erken müdahale ve tedavi sayesinde ciddi sorunları önlemek mümkün” diyor. Mevsimsel özelliklerin de etkisiyle çocuklarda görülme sıklığı artan hastalıkların çoğunun&nbsp;alınacak basit önlemlerle kolayca önlenebileceğini ya da azaltılabileceğini vurgulayan Dr. Recep Kavas, çocuklarda yaz aylarında görülme sıklığı artan 5 hastalığı anlattı, bu hastalıklara karşı basit ama etkili önlemleri açıkladı, önemli uyarılarda ve önerilerde bulundu.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Yaz ishali&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p><strong>NEDENLERİ:</strong>&nbsp;Yaz aylarındaki ısı ve nem artışı mikroorganizmaların ve özellikle virüslerin gıdalarda ve durgun sularda daha hızlı üremesine yol açar. Uygun şartlarda saklanmamış ve iyi yıkanmamış yiyeceklerle virüs-bakteri bulaşı çok daha kolay olur. El hijyeninin yeterince sağlanmaması da hastalığı kolaylaştırıcı etmendir.&nbsp;</p>

<p><strong>BELİRTİLERİ:</strong>&nbsp;Sık ve sulu dışkılama, ateş, karın ağrısı, inatçı kusmalar, sıvı ve elektrolit kaybına bağlı halsizlik ve bitkinlik, dışkıda mukus ve bazen kan hekime getirten şikayetlerdir. Özellikle Rota ve Adenovirüsler ve Giardia en sık karşılaşılan etkenlerdir. Yaz ishali, gıda alerjileri ve antibiyotik kullanımına bağlı ishallerle karıştırılabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>TEDAVİSİ:</strong>&nbsp;Tedavi açısından nedeni ve etkeni saptamak önemlidir. Bebeklik döneminde ilk 6 ay içinde uygulanan Rota aşıları rota ishallerinden korunmada çok etkin bir korunmadır. En önemli tedavi sıvı kaybının önlenmesidir. Bakteriyel sebep yoksa antibiyotik gerekmez. Tedavide gecikme, ciddi su kaybı, elektrolit dengesizliği ağızdan alım azlığı ve kusma hastaneye yatış gerektirebilir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>El-ayak-ağız hastalığı&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p><strong>NEDENLERİ:</strong>&nbsp;Hastalığa enterovirüsler (özellikle Coxsackie virüsü) sebep olur. Sıcak ve nemli ortamda rahat yayılırlar. Yaz aylarında çocukların daha sık dış ortamda olması, kreş, parklar, havuz gibi toplu ortamlarda temas riski yüksektir. İstanbul gibi coğrafi göç alan metropollerde son yıllarda sıklığı artmıştır.&nbsp;</p>

<p><strong>BELİRTİLERİ:</strong>&nbsp;Ateş, boğaz ağrısı, ağız içi aftlar, el ve avuç içinde ve ayak tabanlarında veziküler döküntüler, huzursuzluk ve iştahsızlık, ağızdan beslenmede ciddi ölçüde azalma sık görülür. Suçiçeği, alerjik döküntüler veya ağız içi pamukçuk ile karıştırılabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>TEDAVİSİ:</strong>&nbsp;Virüs olduğundan spesifik tedavisi yoktur. Destek tedavisi (ateş düşürücüler, sıvı alımı, ağız içi dezenfektanları) uygulanır. Nadiren beyin zarı iltihabı komplikasyon olarak görülebilir. Yüksek ateş ve oral alımı iyi olmayan süt çocukları ve çocuklarda hastane yatışı gerekebilir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>İdrar yolu enfeksiyonları&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p><strong>NEDENLERİ:</strong>&nbsp;Yaz aylarında sıklıkla havuz bazen de deniz sonrası girilen suyun hijyenik olmaması, mayo ile uzun süre ıslak kalınması, terleme ile artan bakteri yükü idrar yolu enfeksiyonu (İYE) riskini artırır. Kız çocuklarda anatomik yapı sebebi ile daha sık görülebilir.&nbsp;</p>

<p><strong>BELİRTİLERİ:</strong>&nbsp;İdrar yaparken yanma, idrara sık ve ağrılı çıkma, mesane alt kısmında ağrı, ateş, halsizlik, bebeklerde huzursuzluk, huy değişikliği, bazen kusmalar eşlik edebilir. Viral ateşli hastalıklar ve bebeklerde gaz sancısı ile karıştırılıp, tanı gecikebilir.&nbsp;</p>

<p><strong>TEDAVİSİ:</strong>&nbsp;Tam idrar tetkiki ve kültürü ile teşhis konur ve kültür sonucuna göre hangi bakteri olduğu ve hangi antibiyotiğe duyarlı olduğu belirlenip tedaviye başlanır. Tedavide bol sıvı tüketimi ve hijyenin de önemi büyüktür. Tedavisiz bırakılırsa mesane ve böbrek enfeksiyonlarına yol açıp kalıcı hasar oluşturabilir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Dış kulak yolu enfeksiyonu&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p><strong>NEDENLERİ:</strong>&nbsp;Yaz aylarında havuza ve denize giren çocuklarda kulak yolu ve kanalı uzun süre ıslak-nemli kalır. Bu nemli ortam, bakteri ve mantar çoğalması için çok elverişli hale gelir. Aşırı ve sık yapılan kulak temizliği uygulamaları da tahrip olan ciltte, enfeksiyon riskini artırır.&nbsp;</p>

<p><strong>BELİRTİLERİ:</strong>&nbsp;Kulakta aniden başlayan ağrı (özellikle dokununca artan), kaşıntı, tıkanıklık hissi, kulakta akıntı ve bazen ateş hekime getirten şikayetler arasındadır. Orta kulak iltihabı ile karışabilir. Ancak yüzücü kulağında işitme kaybı daha az ve ağrı daha yüzeyeldir.</p>

<p><strong>TEDAVİSİ:</strong>&nbsp;Doktora başvurmak ve tedaviye başlamak şarttır aksi taktirde sorun çok daha karışık bir hale gelebilir. Doktor önerisiyle kulak damlası ve ağrı kesici ile tedaviye başlanır. Gerekli görülürse antibiyotik kullanılır. Tedavi süresince kulağın kuru tutulması, kulak temizliğinde kulak çubuğu vb kullanılmaması gerekir.&nbsp;</p>

<ul>
	<li><strong>Güneş çarpması&nbsp;</strong></li>
</ul>

<p><strong>NEDENLERİ:</strong>&nbsp;Yaz aylarında çocuklar sıcak havalarda uzun süre açık havada kalırlar. Çocuklarda vücudun ısı düzenleme mekanizmaları yetişkinlere göre daha zayıftır. Şapkasız olmak, koruyucu krem kullanılmaması, yetersiz sıvı alımı, kalın giyinme ve açık hava etkinliklerinde uzun süre kalınması gibi nedenler durumu ağırlaştırır.&nbsp;</p>

<p><strong>BELİRTİLERİ:</strong>&nbsp;Genelde acil servise yüksek ateş, baş ağrısı, mide bulantısı, yoğun halsizlik, bilinç bulanıklığı ve bazen de bayılma gibi şikayetlerle başvurulur. Viral enfeksiyonlar ve menenjit gibi nörolojik acillerle karışabilir.</p>

<p>&nbsp;<strong>TEDAVİSİ:</strong>&nbsp;Çocuğun derhal serin-gölge ortama alınması, vücut ısısının düşürülmesi ve sıvı verilmesi gerekir. Ciddi ve düzelmeyen durumlarda hastaneye yatış gerekebilir. Gecikme durumunda beyin hasarı, çoklu organ yetmezliği nadiren görülebilir.&nbsp;</p>

<p><strong>xxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxx</strong></p>

<p><strong>Çocuklarda yaz hastalıklarına karşı basit ama etkili önlemler!&nbsp;</strong></p>

<p>Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Recep Kavas, çocuklarda yaz hastalıklarına karşı basit ama etkili önlemleri şöyle sıraladı;&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Bol su içmesini sağlayın.&nbsp;</li>
	<li>Şapka ve güneş gözlüğü kullandırın.&nbsp;</li>
	<li>Saat 11:00-16:00 arası güneşten uzak tutun.&nbsp;</li>
	<li>Havuz ve deniz hijyenine dikkat edin.&nbsp;</li>
	<li>Yüzdükten sonra duş aldırın ve mayosunu değiştirin. &nbsp;</li>
	<li>Açıkta satılan yiyeceklerden uzak tutun.&nbsp;</li>
	<li>El hijyenini öğretin.</li>
	<li>Böcek ve sineklerden korumak için uygun losyon kullanın.</li>
	<li>Pamuklu, açık renkli ve ince giysiler giydirin.&nbsp;</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 11 Jul 2025 17:16:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/cocuklarda-yaz-hastaliklarina-karsi-etkili-onlemler-1752243411.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünya yeme bozukluklarıyla mücadele ediyor</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dunya-yeme-bozukluklariyla-mucadele-ediyor-81111</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/dunya-yeme-bozukluklariyla-mucadele-ediyor-81111</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeme bozukluğu, kişinin fiziksel ve ruhsal sağlığını olumsuz etkileyecek şekilde geliştirdiği bir yeme alışkanlığı olarak özetlenebilir. Ruhsal olduğu kadar fiziksel sağlık problemlerine de yol açabilen bu bozukluk, farklı türlere sahip olsa da genellikle bireyin beden algısı ve duygusal durumu ile ilişkilidir. Yeme miktarı, sıklığı ve türünün sağlıksız bir şekilde değiştiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Psikolog Jülide Unutmaz, “Yapılan araştırmalara göre dünya nüfusunun yaklaşık yüzde sekizi yeme bozukluklarıyla mücadele ediyor ve bu durumdan en çok ergenler ile 12-35 yaş aralığındaki kadınlar etkileniyor” dedi.</strong></p>

<p>Yeme bozukluğu, yemek yeme alışkanlıklarının ötesini ilgilendiren çok yönlü ve derin bir sağlık sorunu. Temelinde; bozulan gerçeklik ve beden algısı, öz güven sorunları ve travmatik yaşantılar gibi birçok etken barındırabileceğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Psikolog Jülide Unutmaz, “Tüm bu sayılanlar bireyin genel sağlığını ciddi şekilde tehdit edebilir. Günümüzde sosyal medya aracılığıyla şiddetini artıran toplumsal baskılar, özellikle genç yaştaki bireylerin ruhsal ve bedensel sağlığını olumsuz yönde etkileyebiliyor. Bu nedenle yeme bozuklukları konusunda farkındalık kazanmak ve özellikle dijital dünyanın olası risklerinden korunmayı öğrenmek oldukça önemli” dedi.</p>

<p>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Psikolog Jülide Unutmaz, en sık rastlanan yemek bozukluklarını sıraladı:</p>

<p><strong>Anoreksiya nervoza</strong></p>

<p>Kişi kilo almaya yönelik yoğun ve sürekli bir korku duyar. Beden algısında ciddi bozulmalar meydana gelir ve kendisini aynada olduğundan çok daha kilolu ve farklı bir şekilde algılar. Bu bozuklukta birey, ideal ya da eksi seviyede olmasına rağmen kendini kilolu hisseder ve kilo verme çabalarını takıntılı bir şekilde sürdürebilir.</p>

<p><strong>Bulimia nervoza</strong></p>

<p>Birey kontrolünü kaybederek kısa sürede aşırı miktarda yemek yer, ardından da bu kalorileri telafi etme amacıyla kusma, aç kalma ya da aşırı egzersiz gibi davranışlara yönelir. Bu döngü, fiziksel sağlığı tehdit ederken aynı zamanda yoğun suçluluk, utanç ve bedeninden memnuniyetsizlik gibi duygularla kişinin ruhsal sağlığına da saldırır.</p>

<p><strong>Tıkınırcasına yeme bozukluğu (Binge eating)</strong></p>

<p>Kişi fiziksel açlık yaşamadan, yemeyi durduramayacak şekilde aşırı miktarda yiyecek tüketir. Diğer beslenme bozukluklarının aksine, ataklardan sonra yenen yiyeceklerden kurtulmak için telafi davranışlar gözlemlenmez ancak yine de yoğun pişmanlık, utanma ve depresif duygular ortaya çıkabilir.</p>

<p>&nbsp;<strong>Ruminasyon bozukluğu</strong></p>

<p>Daha önce çiğnenip yutulmuş olan yiyecek, istemsiz bir şekilde tekrar ağız içine getirilir. Bu yiyecek yeniden çiğnenebilir, yutulabilir veya tükürülerek vücut dışına atılabilir. Bu durum istemsizce tekrarlayan bir reflekse dönüşerek hem fizyolojik hem de psikolojik problemlere yol açabilir.</p>

<p><strong>Pika yeme bozukluğu</strong></p>

<p>Besin olarak kabul edilmeyen maddeler, sürekli ya da tekrarlayıcı bir şekilde yenir. Örneğin; kül, toprak, kâğıt, tırnak, saç, boya, tebeşir, sabun, deterjan ya da taş gibi maddelere karşı yeme isteği duyulabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Kaçıngan/kısıtlayıcı yeme bozukluğu (arfıd)</strong></p>

<p>Kişi yemek yemekten kaçınır ya da belirli gıdalara karşı aşırı hassasiyet gösterir. Bu kişiler genellikle yiyeceklere karşı ilgisizdir veya kokusu, dokusu ya da tadı nedeniyle bazı besinleri reddeder.&nbsp;</p>

<p><strong>Diğer belirtilen yeme bozuklukları</strong></p>

<p>Gece uykudan kalkıp yemek yenmesi gibi, daha az bilinen ya da tanı kriterlerini tam karşılamayan ancak yaşam kalitesini ciddi şekilde düşüren bozukluklardır.&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 11 Jul 2025 17:16:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/dunya-yeme-bozukluklariyla-mucadele-ediyor-1752243401.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaz Aylarında Artan Göz Hastalıklarına Dikkat</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yaz-aylarinda-artan-goz-hastaliklarina-dikkat-81068</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yaz-aylarinda-artan-goz-hastaliklarina-dikkat-81068</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz mevsiminde çeşitli çevresel faktörler göz sağlığı için önemli riskler oluşturuyor. Güneş ışınlarının dünyaya daha dik açıyla gelmesi, sıcaklık değerlerinin yükselişi ile havuz ve klima kullanımının artması bazı göz hastalıklarının görülme sıklığındı artışa neden oluyor. Ayrıca yaz aylarında göz sağlığı ile ilgili olarak “Havuz ve denizde kontakt lens kullanılmalı mı? Güneş gözlüğü takmanın önemi nedir? Klima kullanımı göz sağlığını nasıl etkiler? gibi sorular da uzmanlara sıkça soruluyor. Memorial Ankara Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümü’nden Op. Dr. Olcay Yalçın,&nbsp;yaz aylarında gözlerde görülen problemlerin artışına değinerek, bu konuda merak edilen soruları yanıtladı ve alınması gereken önlemler hakkında önemli bilgiler verdi.&nbsp;</p>

<p><strong>Yazın katarakt ve sarı nokta riskine dikkat! &nbsp;</strong></p>

<p>Uzun süre güneş ışınlarına maruz kalmak, katarakt oluşumunu hızlandırabilmekte, sarı nokta hastalığı riskini artırabilmekte ve kornea tabakasında güneş yanığı (fotokeratit) oluşumuna sebep olabilmektedir. Göz sağlığını korumak, hem kısa vadede hem de uzun vadede göz rahatsızlıklarını önlemek için kritik öneme sahiptir.&nbsp;</p>

<p><strong>Kontakt lens ile deniz ve havuza girilmemeli&nbsp;</strong></p>

<p>Özellikle tatil döneminde deniz ve havuza girerken kontakt lens kullanmamaya özen gösterilmelidir. Kontakt lenslerle havuza veya denize girmek gözde kornea enfeksiyonu riskini artırmaktadır. Normal şartlarda göze zarar veremeyen mikroplar, kontakt lens kullanımıyla göz yüzeyinde oluşan mikrotravma alanlarına tutunarak kornea iltihabı (keratit) gibi ciddi enfeksiyonlar yapar hale gelmektedir. Bu da görme kaybına kadar giden çok ciddi bir süreç oluşturmaktadır. Bu nedenle kontakt lenslerle havuza, denize asla girilmemesi gerekmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Tek kullanımlık lensler takılabilir</strong></p>

<p>Genel göz sağlığı açısından ve kontakt lensleri takarken havuza ve denize yüzücü gözlükleriyle girilmesi önerilmektedir. Eğer kontak lensle havuza veya denize girilmişse o lensi hemen çıkarmak ve bir daha kullanmamak gerekmektedir. Mümkün ise günlük kullan-at kontakt lenslerin kullanılması önerilmektedir. Kontakt lensle birlikte olan enfeksiyonlar maalesef daha ciddi seyretmekte ve özellikle havuzda bulunan “acanhthomoeba“ mikrobuyla oluşan göz enfeksiyonu körlükle sonuçlanabilmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Alerji ve göz kuruluğunu önlemek için güneş gözlüğü kullanımı önemli!</strong></p>

<p>Aynı zamanda güneşin ciltteki zararlı etkilerini gözlerde ve göz çevresinde görmek mümkündür. Ultraviyole ışınları ciltteki yaşlanmayı ve göz çevresi kırışıklıklarını artırdığı gibi alerji ve göz kuruluğu şikayetlerini de artırmaktadır. Uzun vadede pterjiyum yani göz eti, katarakt ve sarı nokta hastalığına da katkısı olduğunu bildiğimiz güneş ışığından ve zararlı ultraviyoleden gözleri korumanın en kolay yolu %100 UV blokaj sertifikalı güneş gözlüklerini kullanmaktır. Ayrıca, güneş ışınlarının dik geldiği saatlerde dışarı çok çıkmamak ve şapka ile göz çevresi ve yüzü güneş maruziyetinden korumak da önem arz etmektedir.&nbsp;</p>

<p><strong>Temizliği iyi yapılmayan klimalar alerji sebebi!</strong></p>

<p>Özellikle yaz aylarında kullanımı artan klimalar da, ortamdaki nemi alıp soğuk ve kuru hava üfleyerek ortamı serinletmekte ama aynı zamanda göz kuruluğuna neden olmaktadır. Göz kuruluğu olan kişiler ve kontakt lens kullananlar klimalardan daha çok etkilenir. Klimalarla gelen mikroplar göz yüzeyine daha kolay tutunur ve keratit gibi daha ciddi göz enfeksiyonlarına neden olabilmektedir. Ayrıca iyi temizlenmemiş klimalar, toz ve küf yayarak hem gözlerde alerjik konjonktivite hem de alerjik kişilerin havayollarında astım benzeri şikayetlere yol açabilmektedir. Klimaların devamlı açık tutulması daha fazla göz kuruluğuna neden olacağı için, ortamı arada dış hava ile de havalandırmak ve de suni gözyaşı damlaları ile gözleri nemli tutmak gerekmektedir. &nbsp;&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 10 Jul 2025 17:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/yaz-aylarinda-artan-goz-hastaliklarina-dikkat-1752157859.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kulağınızı asla nemli bırakmayın, çünkü…</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/kulaginizi-asla-nemli-birakmayin-cunku-81065</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/kulaginizi-asla-nemli-birakmayin-cunku-81065</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Yaz mevsiminde havaların ısınmasıyla birlikte hemen hepimizin aklına deniz, havuz ve açık hava aktiviteleri geliyor. Ancak dikkat! Özellikle sıcak hava, nem ve suyla sık temas, kulak sağlığımızı olumsuz etkileyebiliyor. &nbsp;<strong>Acıbadem Altunizade Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker,</strong>&nbsp; yaz aylarında özellikle dış kulak yolu iltihabı ve kulak mantarının görülme sıklığında ciddi bir artış yaşandığına &nbsp;dikkat çekerek, “Kulakta ağrı, kaşıntı, akıntı, tıkanıklık hissi ve çınlama gibi belirtilerle kendini belli eden bu hastalıklar uyku bozukluklarından sosyal iletişim sorularına kadar birçok önemli soruna yol açabilir, yaz aktivitelerini sekteye uğratabilir. Üstelik belirtiler ihmal edilirse, tedavi süreci uzayabilir, hatta kalıcı işitme kaybı gelişebilir. Aslında alınacak olan basit yöntemlerle kulak sağlığını korumak mümkündür” diyor.</p>

<p><strong>Deniz ve havuzda uzun süre kalmayın!</strong></p>

<p>Deniz ve havuz suyuna uzun süre maruz kalmanın yaz aylarında kulak sağlığını tehdit eden en önemli etkenlerin başında geldiğini belirten Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, “Kulağa kaçan su kulak kanalının doğal yapısını bozarak, kulak kirinin şişmesine ve kanalın tıkanmasına yol açabilir. Bu durum, bakteri ve mantarların üremeleri için uygun bir ortam yaratır. Nem ve sıcaklık ise bakteri ile mantar gibi mikroorganizmaların hızla çoğalmasına zemin hazırlar. Ayrıca, yüzme sonrasında kulağın yeterince kurulanmaması da kulak kanalı çevresindeki nemin uzun süre kalmasıyla dış kulak yolu enfeksiyonları ve kulak mantarı başta olmak üzere birçok kulak hastalığına davetiye çıkarır” diyor. Yaz aylarında kulak sağlığımızla ilgili dikkat etmemiz gereken en önemli kuralın kulağımızı nemden korumak ve hijyenine özen göstermek olduğunu söyleyen&nbsp;<strong>Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker,</strong>&nbsp;ihmal etmememiz gereken 6 kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu</p>

<p><strong>Yüzdükten sonra kulaklarınızı mutlaka kurulayın</strong></p>

<p>Islak kalan kulak içi bakteriler ve mantarlar için uygun bir üreme alanı oluşturuyor. Bu nedenle, “yüzücü kulağı” adı verilen dış kulak yolu enfeksiyonu, özellikle yaz aylarında sık görülüyor. Kulak sağlığınız için denize veya havuza girdikten sonra kulaklarınızı mutlaka kurulayın. Havluyla kulağınızın dış kısmını silin ve başınızı yana eğerek suyun dışarı çıkmasını sağlayın.</p>

<p><strong>Soğuk suya aniden girmeyin</strong></p>

<p>Yeterince klorlanmayan havuzlar ve kirli deniz suları kulak enfeksiyonlarına yol açabiliyor. Özellikle mantar enfeksiyonları (otomikoz) kirli sularda daha sık görülüyor. Aynı şekilde kulağın soğuk suyla ani teması, özellikle dış kulak hassasiyeti olan&nbsp;kişilerde enfeksiyona neden olabiliyor.&nbsp;Dolayısıyla, güvenli ve temiz su kaynaklarını tercih etmeniz ve soğuk suya aniden girmemeniz kulak sağlığınız için büyük bir önem taşıyor.</p>

<p><strong>Kulak tıkacı kullanın</strong></p>

<p>Havuz veya denize sık giriyorsanız dikkat etmeniz gereken en önemli kural, kulağa su kaçmasını önlemek. Zira, özellikle mikroplu ve klorlu su enfeksiyon riskini çok artırıyor. Bu nedenle, denize veya havuza girerken yüzme tıkaçları kullanmanızda fayda var. Tıkaçların kulağın suyla temasını önleyerek enfeksiyon riskini azalttığını belirten Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Berna Yayla Özker, “Özellikle daha önce kulak enfeksiyonu geçirmiş kişilerde tıkaç kullanımı nüksü önleyici etkiye sahiptir. Ancak tıkaçlar hijyenik olmalı ve her kullanımdan sonra mutlaka dezenfekte edilmelidir” diye konuşuyor.</p>

<p><strong>Pamuklu çubuklarla temizlemeyin</strong></p>

<p>Pamuklu çubuklar, kulağın iç kısmını temizlemek yerine, kiri daha da içeri itebiliyorlar. Bu durum kulakta tıkanıklık veya enfeksiyonla sonuçlanabiliyor. Ayrıca, pamuklu çubuklar kulak zarına zarar da verebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü, hatalı kulak temizleme alışkanlığının işitme kaybına yol açma riskinin her yaş grubunda yüzde 20’ye yakın olduğunu bildiriyor. Dr. Berna Yayla Özker,&nbsp;bu nedenle kulak temizliğinin sadece dış kısımla sınırlı kalması gerektiğini vurgulayarak, “Gerekirse, kulak kiri kulak, burun ve boğaz uzmanı bir hekim tarafından temizlenmelidir” diyor.</p>

<p><strong>Kulaklık kullanımını sınırlayın</strong></p>

<p>Seyahatlerde, plajda veya spor yaparken kulaklıkla uzun süre müzik dinlemek terlemeyle birleşince&nbsp;kulakta nem oranı artıyor ve bakteriler daha kolay çoğalıyor.&nbsp;Dolayısıyla kulaklığınızı sık sık dezenfekte etmeyi ve kullanım süresini sınırlamayı ihmal etmeyin.</p>

<p><strong>Bu şikayetleriniz varsa, beklemeyin!</strong></p>

<p>Yaz aylarında sıcaklık ve nem artışı mikroorganizmaların çoğalmalarını kolaylaştırıyor. Dolayısıyla kulakta tıkanıklık, ağrı veya akıntı sorunu yaşıyorsanız, zaman kaybetmeden bir hekime başvurun. Bu belirtilerin yaz aylarında genellikle enfeksiyon habercisi olduğunu anlatan Dr. Berna Yayla Özker,<strong>&nbsp;</strong>sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle çocuklarda bu belirtiler hızla ilerleyebilir. Sorunların kendi kendine geçmesini beklemek yerine mutlaka bir hekime başvurmak gerekir. Erken dönemde tedaviye başlanması, hem ağrının azalmasını hem de işitme kaybı gibi komplikasyonların önlenmesini sağlar.”</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 10 Jul 2025 17:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/kulaginizi-asla-nemli-birakmayin-cunku-1752157809.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalnızlık beyni zayıflatıyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yalnizlik-beyni-zayiflatiyor-81021</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/yalnizlik-beyni-zayiflatiyor-81021</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi&nbsp;NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, yalnızlığın beyin kimyası ve yapısı üzerindeki olumsuz etkileri ile ruhsal sağlık üzerindeki riskleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Kronik yalnızlık, hem ruhsal hem fiziksel hastalık riskini artırıyor!</strong></p>

<p>Uzun süreli yalnızlığın stres tepkisini&nbsp;tetikleyerek hipotalamo-hipofiz-adrenal (HPA) aksını&nbsp;sürekli aktif tuttuğunu dile getiren&nbsp;Prof. Dr. Barış Metin, “Bu durum, kortizol seviyelerinin artmasına ve zamanla nöroinflamasyon, hipokampal hasar&nbsp;ve bağlantı kopmaları&nbsp;gibi değişimlere yol açabilir. Kronik yalnızlık depresyon, anksiyete, Alzheimer hastalığı&nbsp;ve kalp hastalıkları&nbsp;gibi pek çok sorunun riskini artırır.” dedi.</p>

<p>Nörolojik açıdan da yalnızlığı tanımlayan Metin, “Nörobilimsel olarak yalnızlık, beklenen sosyal bağlılık düzeyi ile mevcut sosyal durum arasındaki farkın algılanmasıdır. Bu fark, beynin özellikle sosyal ödül&nbsp;ve sosyal tehdit&nbsp;işleme ağlarını aktive eder.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Yalnızlık beyin kimyasını olumsuz etkiliyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Yalnızlığın beyinde özellikle etkilediği bazı bölgeler olduğunu aktaran&nbsp;Prof. Dr. Barış Metin, “Prefrontal korteks (özellikle medial PFC),<strong>&nbsp;s</strong>osyal değerlendirme ve öz-farkındalıkla ilgili bölgedir. Yalnız kişilerde bu bölgede&nbsp;hiperaktivite&nbsp;gözlenebilir. Amigdala, sosyal tehdit ve korku algısıyla ilişkilidir. Yalnız bireylerde amigdala&nbsp;daha uyarılmış&nbsp;olabilir. Hipokampus, bellek ve stres regülasyonunda görev alır. Uzun süreli yalnızlık bu bölgede&nbsp;hacim kaybına&nbsp;yol açabilir. Arka singulat korteks ve temporoparietal bağlantı bölgeleri de<strong>&nbsp;s</strong>osyal algı ve zihinsel durumları anlama ile ilişkilidir.” dedi.</p>

<p>Yalnızlığa yanıt olarak ise bazı kimyasalların devreye girdiğine dikkat çeken Metin, şunları söyledi:</p>

<p>“Kortizol, kronik stres hormonudur. Uzun süreli yalnızlıkta yüksek kalabilir. Dopamin, sosyal ödüllerle bağlantılıdır. Yalnızlık durumunda dopamin sisteminin&nbsp;zayıfladığı&nbsp;düşünülür. Oksitosin, sosyal bağ hormonudur. Yalnızlıkta düzeyleri azalabilir. Serotonin, düşük serotonin düzeyleri yalnızlık ve depresyonla ilişkilidir.”</p>

<p><strong>Beyin görüntüleme teknikleriyle yalnızlığın etkileri gözlemlenebiliyor!</strong></p>

<p>Uzun süreli yalnızlığın özellikle yaşlılarda bilişsel işlevlerde &nbsp;gerilemeye &nbsp;neden olduğuna vurgu yapan&nbsp;Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, “Birçok araştırma yalnızlığın demans olasılığını artırdığını göstermiştir.” dedi.</p>

<p>MR, PET gibi beyin görüntüleme teknikleriyle yalnızlığın etkilerinin gözlemlenebildiğini kaydeden Metin, “Özellikle prefrontal korteks, insula, amigdala ve hipokampüste aktivite ve şekil değişiklikleri bildirilmiştir. Bu alanlar beynin hem bellek, duygular ve karar verme gibi temel bilişsel işlevlerinde hem de&nbsp;sosyal iletişimde yer alan alanlardır.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Sosyal uyarı olmazsa beyin işlevleri zayıflıyor!</strong></p>

<p>Dijital iletişimin, kısmen gerçek sosyal temasın yerini tutabileceğini ifade eden<strong>&nbsp;</strong>Prof. Dr. Barış&nbsp;Metin, “Ancak iletişimin&nbsp;tam karşılığı değildir. Beyin, yüz yüze etkileşimlerde, mimik, tonlama, dokunma, koku&nbsp;gibi çoklu duyusal ipuçlarını işler. Bu durum oksitosin ve empati ağlarını&nbsp;daha fazla aktive eder. Mesajlaşma veya görüntülü konuşma gibi dijital iletişimde, sosyal bağ hissi sınırlıdır. Empatik beyin devreleri daha az uyarılır.” dedi.</p>

<p>Yalnızlığın beyin üzerindeki olumsuz etkilerini önlemek veya azaltmak için önerilerde bulunan Metin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Öncelikle yalnızlıkla yaşamamak gerekir. Yaşam tarzımızı ve alışkanlıklarımızı değiştirerek daha sosyal bireyler haline gelmeliyiz. Beynimiz sosyal uyarıya muhtaçtır ve sosyal uyarı olmadan işlevleri zayıflayacaktır. Bu nedenle yalnız hissediyorsanız öncelikle yakınlarınızdan sonrasında ise profesyonellerden destek isteyin.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 10 Jul 2025 11:56:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/yalnizlik-beyni-zayiflatiyor-1752137765.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bunaltıcı Sıcaklar Ruh Sağlığımızı da Tehdit Edebiliyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bunaltici-sicaklar-ruh-sagligimizi-da-tehdit-edebiliyor-81020</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/bunaltici-sicaklar-ruh-sagligimizi-da-tehdit-edebiliyor-81020</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><em>Özellikle son günlerde tüm yurdu etkiyen artan sıcaklar sadece bedenimizi değil ruh sağlığımızı da olumsuz etkiliyor. Uzman Klinik Psikolog Merve Öz, sıcak havanın uyku bozukluklarından öfke kontrolüne, anksiyeteden depresyona kadar birçok ruhsal sorunu tetikleyebileceğine dikkat çekti. &nbsp;Uzman Klinik Psikolog Merve Öz, yaz aylarında ruh sağlığını korumanın yollarını anlattı.</em></p>

<p>Termometrelerdeki yükselişle birlikte nefes almanın bile zorlaştığını bu günlerde sıcak havanın fiziksel konforumuzun yanında ruh sağlığımızı da tehdit ettiğini anlatan Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri, Uzman Klinik Psikolog Merve Öz, “Sıcağın bir kişinin üretkenliğini ve basit görevlerdeki performansını etkileyebileceği biliniyor. Bununla birlikte aşırı sıcağa maruz kalmak karar verme sürecini de etkileyebilmektedir” dedi.&nbsp;</p>

<p><strong>SICAK HAVA RUHSAL DURUMU HEM DOLAYLI HEM DE DİREKT ETKİLEYEBİLİYOR!</strong></p>

<p>Sıcaklık değişiminin ruh sağlığı üzerindeki etkilerinde cinsiyet, yaş ve sosyoekonomik duruma göre farklılıklar olabileceğine değinen Öz, "Yüksek sıcaklık; depresyon, şizofreni gibi zihinsel bozuklukların yanı sıra madde bağımlılığı gibi ruh sağlık göstergeleri üzerinde doğrudan veya dolaylı etkilere sahiptir. Bunun yanı sıra uyku bozukluğu, halsizlik, tahammülsüzlük, isteksizlik ve genel bir yorgunluk hissi de beraberinde gelebiliyor" diye konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>UYKUSUZLUK TAHAMMÜL SEVİYESİNİ DÜŞÜRÜYOR</strong></p>

<p>Sıcak havaların en büyük etkilerinden birin de uyku üzerine olduğunu anlatan Öz, “Uykunun kalitesi düştüğü gibi süresi de kısalıyor. Bu durum iş verimini ve yaşam kalitesini düşürürken, tahammül seviyesini azaltıp öfke kontrolünü zorlaştırıyor” ifadelerini kullandı. Özellikle bipolar bozukluğu olan bireylerde uykusuzluğun mani dönemini tetikleyebileceğini hatırlattı.</p>

<p><strong>PANİK BOZUKLUĞU OLANLAR ŞİKAYETLERİ YANLIŞ ANLAYABİLİYOR!</strong></p>

<p>Yüksek sıcaklıklar kalp ritmini artırarak bunaltı ve baygınlık hissine yol açabileceğini ve özellikle panik bozukluğu olan kişilerin bu fiziksel belirtileri panik atak zannedebildiğine işaret eden Merve Öz, “Böyle bir durum ortaya çıktığında bu belirtilerin sıcağa bağlı ortaya çıkabileceğini kendilerine hatırlatarak sakinleşmeye çalışmalılar.” Dedi. &nbsp;Depresyon hastalarının zaten var olan isteksizliğinin, sıcak havalarda daha da artırabileceğini anlatan Öz, “Depresyondaki kişiler için yataktan kalkıp yüzünü yıkamak bile zulümdür. Depresyonun temelinde daha önce isteyerek yaptığı günlük aktivitelere karşı isteksizlik, hayattan zevk alamama ve depresif ruh hali vardır. Hava sıcaklığı, depresyondaki hastada zaten var olan isteksizliği artırarak depresyondaki bireylerin depresyon şiddetini artırabilmektedir.” şeklinde konuştu.&nbsp;</p>

<p><strong>ÖFKENİZİ KONTROL EDEBİLİRSİNİZ!</strong></p>

<p>Yüksek sıcaklıkların dikkat dağınıklığına ve öfke kontrolü zayıflığına yol açtığını belirten Uzman Klinik Psikolog Merve Öz, sıcak havalarda daha sık öfke patlamaları yaşanabildiğini hatırlatarak şunları anlattı: “Sıcak hava; kızgın, saldırgan ve hatta şiddet içeren davranışları artırabilmektedir. Öfke kontrolünüzü sağlamak ve sinirlerinize hâkim olmak için öfkenizin farkına varın. Öfke ile hareket etmeden önce düşünün. Asıl sizi öfkelendiren durum ne? Öfkenizi neden ve nereye yansıtıyorsunuz? Sorularını kendinize mutlaka sorun. Öfkelendiğinizde derin derin nefes alıp nefes egzersizi yapabilirsiniz. Gerçekte var olan ya da hayalinizde var olan, sizi güvende ve mutlu hissettiren bir yer seçip kendinizi öfkeli hissettiğinizde o yerde olduğunuzu hayal edebilirsiniz.</p>

<p>Kafein ve sıcak hava birlikteliği öfke kontrolünü zorlaştırabilmektedir. Bu nedenle sıcak havalarda kahveyi ve çayı sınırlandırın. Hatta yapabilirseniz, çay ve kahveyi tamamen kesin, uykunuzu iyi aldığınızdan emin olun. Düzenli yapılan egzersiz, öfke kontrolünü sağlamak için önemlidir. Yine rahatlamak için yoga ve meditasyon yapabilirsiniz.”</p>

<p><strong>BU ÖNERİLERE KULAK VERİN!</strong></p>

<p>Uzm. Klinik Psikolog Merve Öz, özellikle altta yatan bir psikolojik rahatsızlığı olanlar başta olmak üzere herkes için faydalı olabilecek önerilerini şöyle sıraladı:&nbsp;</p>

<ul>
	<li>Sıcak yaz günlerinde zorunda kalmadıkça 12.00 ile 14.00 saatleri arasında dışarı çıkmayın. Yaz aylarını mümkünse daha yüksek ve daha serin yerlerde geçirmeye çalışın. Aşırı sıcaklarda olabildiğince trafik gibi stres yaratan ortamlardan uzak durun.</li>
	<li>Öğle saatleri dışarı çıkmak zorunda kalsanız bile güneşe çok fazla maruz kalmamak için şapka ve güneş gözlüğü kullanın. Rahat kıyafetler tercih edin.&nbsp;</li>
	<li>Rahatlamak için ılık duş alın. Uyku kalitesini artırmak için yastığınıza 1 damla lavanta yağı dökebilirsiniz. Ayrıca yatmadan önce düzenli olarak içeceğiniz melisa çayının uyku kalitesini artırma özelliği vardır. Kahve, çay, yeşil çay uykunuzu kaçıracağı için akşamları bu içeceklerden uzak durmaya çalışın.&nbsp;</li>
	<li>Halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi ve isteksizliğin bir nedeninin de elektrolit dengesizliği olabileceği için bol sıvı tüketmeyi ihmal etmeyin Ayrıca soda tüketmeye herhangi bir engeliniz yoksa (tansiyon hastalığı gibi) bu günlerde, günde 1 adet soda tüketebilirsiniz.&nbsp;</li>
	<li>Çok ağır beslenmemeye ve su oranı yüksek sebze ve meyve gibi gıdaları tüketmeye özen gösterin. Sıcaklıktan dolayı gün içinde yapamadığınız aktiviteleri akşam saatlerine planlayın. Spor yapacaksanız akşam saatlerini ve erken sabah saatlerini tercih edin.</li>
	<li>Bu günlerde lütfen empati duygusunu yanınızdan eksik etmeyin.&nbsp;</li>
</ul>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 10 Jul 2025 11:55:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/bunaltici-sicaklar-ruh-sagligimizi-da-tehdit-edebiliyor-1752137757.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Regl, gebelik, menopoz... Diş etleri bu süreçlerden etkileniyor!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/regl-gebelik-menopoz-dis-etleri-bu-sureclerden-etkileniyor-81007</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/regl-gebelik-menopoz-dis-etleri-bu-sureclerden-etkileniyor-81007</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar,&nbsp;kadınların farklı dönemlerdeki diş eti hastalıkları ile ilgili bilgi verdi.&nbsp;</p>

<p><strong>Ergenlik döneminde diş etlerinde şişlik, kanama, ağrı ve yanma ortaya çıkabilir!</strong></p>

<p>Kadınların regl dönemleri, menopoz dönemleri, hamilelik dönemleri ve ayrıca doğum kontrol hapı kullandıkları dönemlerinde diş etlerinde farklı reaksiyonlar görülebildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Ergenlik dönemlerinde öncelikle regl başlangıçlarında kadınların diş etlerinde şişlikler, kanamalar, ağrılar, bazen yanma hisleri olabilir. Regl olmadan önce menstrüel dönemlerde bu şişlikler ve kanamalar normaldir ki regli ile beraber bunlar genelde kendiliğinden normale döner.” dedi.&nbsp;</p>

<p>Bu süre içerisinde hastalardan oral hijyenlerinin çok iyi olmasının istendiğini dile getiren Bahar, “Diş fırçalamaları, diş ipi kullanmaları, gargara kullanmaları gerekir. Bu gargaralar illa kimyasal gargaralar olmak zorunda değil. Bazen tuzlu su veya sirkeli su, üçe bir oranda kullanılabilir. Bu onların ağrılarını yüksek seviyede dindirir ve o dönem geçtiği zaman zaten ağrı kendiliğinden geçer. Tabii ağrı geçmezse mutlaka bir diş hekimi veya diş eti uzmanına görünmek faydalı olur.” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Hamilelik öncesi diş hekimi ziyareti şart!&nbsp;</strong></p>

<p>Hamilelik döneminde de diş ve diş eti problemlerinin görülebileceğine dikkat çeken&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Eğer planlı bir hamilelik düşünülüyorsa mutlaka bir diş eti hastalıkları uzmanı ve diş hekimine görünülmesi gerekir. Çünkü hamilelerde, durum acil değilse genellikle ilk 3 ayda herhangi bir işlem yapılması önerilmiyor.” dedi.</p>

<p>Acil durumlarda ise ikinci trimester denilen üçüncü ve altıncı aylar arasında işlemler yapılabildiğini kaydeden Bahar, şunları söyledi:</p>

<p>“Bu dönem diş hekimliği açısından yapılması için en uygun dönemdir. Altıncı aydan sonra da aynı şekilde çok önermiyoruz işlem yapılmasını. Bu yüzden eğer yapabiliyorsanız, planlı bir hamilelik düşünüyorsanız, hamilelik öncesinde bir diş eti hastalıkları uzmanı ve diş hekimini görmeniz uygundur.”</p>

<p><strong>Hamilelik döneminde ağız hijyeni sağlanamadığını için diş eti sorunları görülebiliyor!</strong></p>

<p>Diş eti hastalıklarının bebeği de etkileyen bir sıkıntı olduğunu vurgulayan&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Diş eti hastalıklarında düşük ağırlıklı, yani 2,5 kilogramın altında bebek doğum riski oluşuyor. Aynı zamanda erken doğum riskleri oluşuyor ve rahim dışı gebelikler yani preeklamsi sıkıntılarının da oluştuğu görülmüş.” dedi.</p>

<p>Diş eti hastalıklarının bu sıkıntıların hepsinin sebebi olabildiğini yineleyen Bahar, “Hamilelik döneminde ayrıca diş etlerinde şişmeler ve kanamalar görülebiliyor. Bunun da sebebi hormon dengesinin bozulması, bağışıklık sistemlerinin çökmesi. Kadınlar bu süre içerisinde kusma nedeniyle ağız hijyenlerini ideal bir şekilde oluşturamadıkları için diş eti sorunları görebiliyoruz. Bazen buralarda kanamalar ve şişlikler fazla oluyor. Gebelik tümörü dediğimiz diş etlerinde iyi huylu tümörler oluşuyor. Genelde gebelik geçtikten sonra kendiliğinden geçer ama bazen geçmediğinde küçük cerrahi işlemlerle gebelik sonrasında bu küçük tümörleri alabiliyoruz.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Menopoz döneminde diş eti enfeksiyonları sıkça görülüyor!&nbsp;</strong></p>

<p>Kadınların menopoz döneminde de bazı sıkıntılar yaşayabildiklerine işaret eden&nbsp;Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, “Menopoz döneminde de diş etlerinde çok fazla yanma oluyor. Çünkü yaş ilerledikçe tükürüğün yapısı da çok değişiyor.” dedi.</p>

<p>Hormonal denge değiştiği için menopoz döneminde olan kadınların da oral hijyenlerini kesinlikle aksatmamalarını öneren Bahar, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Tükürük yapısının değişmesinden dolayı hem dişlerde aşınmalar hem diş etlerinde yanmalar ve kanamalar tekrardan görülebilir. Yine tükürük yapısının değişimine bağlı olarak diş taşı oluşumu çok fazla görülebiliyor. Menopoz döneminde diş eti enfeksiyonları da sıkça görülüyor. Sorun yaşamanız halinde mutlaka bir diş eti uzmanı veya diş hekimi görüşü alınması gerekir.”</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 09 Jul 2025 16:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/regl-gebelik-menopoz-dis-etleri-bu-sureclerden-etkileniyor-1752068722.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akıllı ilaçlar kemoterapiden daha az yan etkiye sahip</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/akilli-ilaclar-kemoterapiden-daha-az-yan-etkiye-sahip-81006</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/akilli-ilaclar-kemoterapiden-daha-az-yan-etkiye-sahip-81006</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tıpta yaşanan gelişmeler kanser tedavisini de şekillendiriyor. Tümör varlığında gündeme gelen akıllı ilaçlar, tedavi sürecini kolaylaştırırken başarı oranlarını da artırıyor. Akıllı ilaçların hedefe yönelik tedaviler olduğundan bahseden Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Tıbbi Onkoloji ve Hematoloji Uzmanı, Onkolojik Bilimler Koordinatörü Prof. Dr. Necdet Üskent, “Bu ilaçlar tümörü tanıyarak direkt ona yöneliyor. Bu sayede sadece kanserli hücreler hedefleniyor ve sağlıklı hücreler korunuyor. Çoğu hastanın korkuyla yaklaştığı geleneksel kemoterapide ise; saç, tırnak ve kemik iliği gibi çoğalması gereken hücreler de tedavi sırasında etkilenebiliyor. Akıllı ilaç seçeneğinde ise bu yan etkiler en aza indirilerek sadece tümörler yok ediliyor” dedi.</strong></p>

<p>Akıllı ilaçların kemoterapiyle kıyaslandığında daha az yan etkiye sahip olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Tıbbi Onkoloji ve Hematoloji Uzmanı, Onkolojik Bilimler Koordinatörü Prof. Dr. Necdet Üskent, “Ameliyat ve kemoterapi ihtiyacını azaltan akıllı ilaçlardan, akciğer kanserlerinin yüzde 10 ila 15’inde yararlanılabiliyor. Bu oran genetik farklılıklar nedeniyle Filipin, Çin ve Japonya’da yüzde 25-30’lara çıkabiliyor. &nbsp;Hatta hiç sigara içmemiş kadın bir hastada başarı oranının yüzde 50-60’ları görebildiğini söylemek mümkün. Ayrıca akıllı ilaç tedavisine başvurabilmek için kanserin erken evrede teşhis edilmesi gerektiği düşünülse de aslında tam tersi şekilde, kanserin yayınlık kazandığı durumlarda daha sık kullanıyoruz” dedi.</p>

<p><strong>Kanserli hücre fotokopi makinesi gibi çalışıyor</strong></p>

<p>Normal bir hücrenin kendisine sinyal gelmediği sürece çoğalmayacağından bahseden Üskent, “Hücre, gelen sinyali; üstündeki anten diyebileceğimiz reseptörlerle algılıyor ve komuta merkezi olan çekirdeğe iletiyor. Kanser hücresinde bu süreç otomatikleşiyor ve fotokopi makinesi gibi hücre çoğalması yaşanıyor. Bu sinyali bloke edebildiğimizde hücrenin kontrolsüz yayılımını da durdurabiliyoruz. Ya da bir başka akıllı ilacın çalışma prensibinde olduğu gibi kanserli hücreye “Senin işin artık bitti, intihar etmelisin” diyoruz. Normal şartlarda bir yaranın iyileşmesi için hücreler çoğalarak dokuyu örüyor ve iyileşme tamamlandığında bu çoğalma durduruluyor. Sağlıklı hücrede var olan bu programlı hücre ölümü, kanserli hücrede bulunmuyor. Kanser hep yaşamaya çalıştığı için ona bu programı hatırlatan yeni ilaçlar da çıktı. Yani akıllı ilaçların en akıllısı hedefi güdümlü füze gibi buluyor, bazısı da hücreye yönelmiyor ama mikro çevre dediğimiz hücrenin etrafındaki komşularına gidiyor yani hücreyi besleyen damarları hedefliyor. Bunun sonucunda kanlanmayan kanser hücresi yok oluyor” açıklamasında bulundu.&nbsp;</p>

<p><strong>Saç rengi değişikliği ya da akne problemi yaşanabiliyor</strong></p>

<p>Kemoterapiyle karşılaştırıldığında daha az yan etkiye sahip olsa da akıllı ilaçların da olası tesirlerini bilmek önemli diyen Üskent, “Tedavi sırasında örneğin saç hücrelerine giden çoğalma sinyali de ilaçlar tarafından bloke edilebildiği için, saç rengini oluşturan genler de olumsuz etkilenebiliyor. Bu durum saç renginde değişikliklere yol açabiliyor; örneğin siyah saçlar sarıya dönebiliyor. Kanserin türüne göre değişiklik gösterse de akıllı ilaçlar aracılığıyla durdurulan çoğalma sinyali aynı şekilde ciltte de akne veya kuruluk gibi dermatolojik sonuçlar doğurabiliyor. Ancak bunların genellikle yönetilebilir ve geçici yan etkiler olduğunu unutmamak gerekir” şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Akıllı ilaç kullanımını mutasyonun türü belirliyor</strong></p>

<p>Hastanın akıllı ilaç tedavisine uygun olup olmadığının, mutasyonun türüne göre belirlendiğini ifade&nbsp;eden&nbsp;Üskent, “Örneğin meme kanserinde sıklıkla karşılaşılan HER2 bozukluğu hedeflendiğinde akıllı ilaçlarla büyük başarı sağlanıyor. Hatta bu ilaçlar operasyon öncesinde kullanıldığında tümör tamamen yok olabiliyor. Bu da bize ileride, kanser tedavisinde ameliyata gerek kalmayabileceğini işaret ediyor. Mutasyon aynı ise ister akciğer ister meme isterse de mide, tümör hangi organda olursa olsun başarılı sonuçlar elde edebiliyoruz. Yani buradaki önemli nokta kanser türünden çok mutasyonun türü. Hastanın akıllı ilaçlara uygun olup olmadığını iki-üç gün içinde sonuçlanan genetik testlerle anlayabiliyoruz” dedi.</p>

<p><strong>İlaç tedavisi dört-beş yıl sürebiliyor</strong></p>

<p>Akıllı ilaçların amacı kanseri kronikleştirmek, durdurmak ve stabilize etmek diyen Üskent, “Tedavi esnasında ilaçların düzenli bir şekilde alınması önemli çünkü sinyalin kesilmesi hücreyi çoğalmak için serbest bırakmak anlamına gelir. İlaca devam süresi bu yüzden dört-beş seneyi bulabiliyor. Kimi zaman da ölmek istemeyen hücre bu ilaçlara karşı direnç geliştirebiliyor. Bu gibi durumlarda alternatif ilaçlara yöneliyoruz. Genetik bilimi ilerledikçe direncin nasıl kazanıldığını da görebiliyoruz. İkinci bir gen bozukluğu söz konusu ise bu bozukluğa karşı ilaçlar geliştiriliyor ve onlardan faydalanıyoruz” dedi.</p>

<p><strong>Her mutasyon için yeni ilaçlar üzerinde çalışılıyor</strong></p>

<p>Yeni bir gelişme sanılsa da akıllı ilaçların geçmişinin 2003’lere dayandığını ifade eden Üskent, “O yıllarda kronik myelositer lösemi dediğimiz bir kan kanseri türünde sadece organ nakli anlamına gelen transplantasyon ile ömür uzatılırken bu hastalarda özel bir yapısal bozukluk tespit edildi. Bu bozukluğa karşı bir tedavi geliştirildi ve tedavi sonucunda da hastalar tamamen iyileşti, böylece akıllı ilaçların temeli atılmış oldu. Kan kanseri için bulunan bu tedavi daha sonra diğer kanser türleri açısından da araştırmalara konu oldu. Nitekim 2007’de akciğer kanserinde bulunan EGFR mutasyonuna karşı tablet formunda bir ilaç üretildi. Bu ilaç sayesinde hiç kemoterapi kullanmadan tüm tümörlerin gerilediği gözlemlendi. Diğer kanserlerde de bu tarz mutasyonların varlığı tespit edilmeye devam etti. Henüz tüm mutasyonlara karşı ilaç bulunmuş olmasa da gelişmelerin hızlı yol aldığını biliyoruz. Örneğin şu anda en az tedavi edebildiğimiz kanser türü olan pankreasın yüzde 80’inde var olan bir mutasyona karşı yeni bir ilaç üzerinde çalışılıyor. Akıllı ilaçların geleceği düşünüldüğünde de bu örnek kapsamında büyük umutlar görmek mümkün” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 09 Jul 2025 16:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/akilli-ilaclar-kemoterapiden-daha-az-yan-etkiye-sahip-1752068712.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güneş koruması önemli: Açık tenliler, sarışın ve kızıl saçlılar ve çilleri olanlar dikkat!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/gunes-korumasi-onemli-acik-tenliler-sarisin-ve-kizil-saclilar-ve-cilleri-olanlar-dikkat-81003</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/gunes-korumasi-onemli-acik-tenliler-sarisin-ve-kizil-saclilar-ve-cilleri-olanlar-dikkat-81003</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kontrollü ve bilinçli şekilde güneşten faydalanmanın cilt sağlığını korumada etkili olduğunu belirten Atlas Üniversitesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları (Dermatoloji) Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nazmi Geyik, “Doğru zamanlama, kısa süreli maruziyet ve cilt tipine uygun yaklaşım ile güneşten fayda sağlamak mümkündür” dedi. Açık tenli bireyler, sarışın ve kızıl saçlılar, çilleri olanlar ve cilt kanseri öyküsü olan kişilerin UV ışınlarına karşı daha hassas olduğunu, bu nedenle mutlaka düzenli korunma sağlanması gerektiğini vurgulayan Geyik, “Denge çok önemlidir çünkü fazla güneş maruziyeti cilt yaşlanmasına, lekelenmeye ve uzun vadede cilt kanserine neden olabilir. Güneş ışınlarının dik geldiği 10:00–16:00 saatleri arasında güneşlenmekten kaçınılmalıdır” uyarısında bulundu.&nbsp;<br />
Atlas Üniversitesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları (Dermatoloji) Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nazmi Geyik, güneş korumasının önemine ilişkin değerlendirmede bulundu.<br />
UV ışınlarının cilt üzerinde önemli etkileri olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Geyik, “Güneş dünyaya enerji gönderen çok güçlü bir kaynaktır. Ancak bu enerjinin yalnızca yaklaşık üçte ikisi atmosferi geçip yeryüzüne ulaşabilir. Güneş ışığının sadece küçük bir kısmı, yaklaşık yüzde 5’i ultraviyole (UV) ışınlarından oluşur. Bu UV ışınları görünmezdir ama cilt üzerinde önemli etkiler yaratır. Güneş ışınlarının geri kalan büyük kısmı görünür ışık ve ısıdan oluşur. Görünür ışığın tamamı yeryüzüne ulaşabilirken, UV ışınlarının bazı türleri atmosferdeki ozon tabakası tarafından süzülür. Örneğin en zararlı olan UVC ışınları (çok kısa dalga boylu ışınlar), ozon tabakası tarafından tamamen engellenir yani yeryüzüne ulaşmaz. Bu nedenle insan cildi UVC’ye normal şartlarda maruz kalmaz” dedi.<br />
D vitamini cam arkasından sentezlenmiyor<br />
UV ışınlarının UVA, UVB ve UVC olmak üzere üçe ayrıldığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Geyik, “UVA, dalga boyu en uzun olan gruptur ve cilde daha derinlemesine nüfuz eder. Uzun vadede cilt yaşlanmasına, lekelenmelere ve DNA hasarına neden olabilir. UVB, güneş yanıklarına yol açan esas ışındır. Aynı zamanda vücudun D vitamini üretmesinde rol oynar. Ancak UVB camdan geçemez; bu yüzden cam arkasında oturmakla D vitamini sentezlenmez. UVC ise en kısa dalga boyuna sahip olan ve hücreler üzerinde öldürücü etkisi olabilen ışın türüdür, fakat dediğimiz gibi ozon tabakası UVC’yi tamamen engellediği için doğrudan karşılaşmayız” diye konuştu.<br />
UVB, güneş yanıklarına yol açıyor<br />
Güneş ışığına maruz kalındığında ciltte bazı değişiklikler olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Geyik, “Bunlardan biri güneş yanığı, diğeri ise bronzlaşmadır. Güneş yanığı genellikle UVB ışınlarının etkisiyle olur ve maruziyetten yaklaşık 6–24 saat sonra ortaya çıkar. Bronzlaşma ise iki şekilde gelişir: Erken bronzlaşma daha çok UVA ışınlarına bağlıdır, ciltte kısa sürede renk koyulaşması olur. Gecikmiş bronzlaşma ise UVB etkisiyle gelişir ve melanin üretimi artar” dedi.<br />
Güneşten kontrollü ve bilinçli şekilde yararlanmak önemli<br />
Güneş ışınlarının cilt üzerinde bağışıklık sistemini baskılayıcı etkisi de olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Geyik, “Bu durum bazı cilt hastalıklarında (örneğin sedef) faydalı olabilirken, uzun süreli ve yoğun maruziyet cilt kanseri gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle güneşi tamamen zararlı ya da tamamen faydalı olarak değerlendirmek doğru değildir. Önemli olan ne zaman, ne kadar ve nasıl güneşe maruz kaldığımızdır. Kontrollü ve bilinçli şekilde güneşten faydalanmak cilt sağlığımızı korumak açısından büyük önem taşır” uyarısında bulundu.&nbsp;<br />
Günde 10-15 dakika güneş banyosu yeterli<br />
D vitaminin karşılanması için saatlerce güneşte kalmanın gerekmediğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Geyik, “Güneş ışığı vücudumuz için gereklidir çünkü ciltte D vitamini üretimini sağlar. D vitamini, kemik sağlığı, bağışıklık sistemi ve birçok metabolik süreç için önemlidir. Ancak bu faydayı elde etmek için güneşte saatlerce kalmak gerekmez. Açık tenli bireylerde, güneş koruyucu sürülmeden yalnızca kollar ve bacaklar açıkta olacak şekilde, sabah erken saatlerde veya akşamüstü geç saatlerde yaklaşık 10–15 dakika güneşlenmek genellikle yeterlidir. Bu kısa süre, vücudun ihtiyacı olan D vitamininin sentezi için çoğu zaman yeterli olur. Fazlası ise cilde zarar verebilir” dedi.&nbsp;<br />
Güneşin fazlası cilde zarar veriyor&nbsp;<br />
“Denge çok önemlidir çünkü fazla güneş maruziyeti cilt yaşlanmasına, lekelenmeye ve uzun vadede cilt kanserine neden olabilir” uyarısında bulunan Dr. Öğr. Üyesi Geyik, “Özellikle çocukluk çağında sık güneş yanığı geçirenlerde ilerleyen yaşlarda cilt kanseri riski artar. Ayrıca güneş, bazı cilt hastalıklarını da tetikleyebilir veya şiddetlendirebilir. Örneğin lupus, rozasea (gül hastalığı), melazma (hamilelik maskesi) ve uçuk gibi hastalıklar güneşle kötüleşebilir. Dolayısıyla doğru zamanlama, kısa süreli maruziyet ve cilt tipine uygun yaklaşım ile güneşten fayda sağlamak mümkündür” şeklinde konuştu.<br />
Kimler daha çok dikkat etmelidir?&nbsp;<br />
Güneşin zararlı etkilerinden korunmada bazı grupların daha çok dikkat etmesi gerektiğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Geyik, “Açık tenli bireyler, sarışın ve kızıl saçlılar, çilleri olanlar ve cilt kanseri öyküsü olan kişiler UV ışınlarına karşı daha hassastır; bu nedenle mutlaka düzenli korunma sağlamalıdır. Çocuklar, özellikle 6 aydan küçük bebekler, ciltleri çok ince ve savunmasız olduğu için doğrudan güneşe çıkarılmamalıdır. Yaşlılar, bağışıklık sistemi baskılanmış bireyler, kanser tedavisi gören hastalar ve otoimmün hastalığı olanlar da güneşe karşı daha dikkatli olmalıdır” uyarısında bulundu.<br />
Dr. Öğr. Üyesi Geyik, bunun yanı sıra güneş altında uzun saatler çalışmak zorunda kalan tarım işçileri, inşaat çalışanları, balıkçılar ve dış mekan sporcuları gibi meslek grupları için de düzenli ve etkili güneş korumasının hayati önem taşıdığını vurguladı.&nbsp;<br />
Güneş yanıklarında neler yapılmalıdır?&nbsp;<br />
Güneş yanığı oluşması halinde öncelikle güneşten uzak durulması ve cildin dinlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Nazmi Geyik, “Yanık oluşan bölge serin (ama buz gibi soğuk olmayan) suyla yıkanabilir veya nemli bir bezle hafifçe kompres yapılabilir. Cildi nemlendirmek için parfümsüz, alkol içermeyen, aloe vera veya panthenol gibi yatıştırıcı içeren kremler kullanılabilir. Ağrı varsa parasetamol gibi basit ağrı kesiciler alınabilir. Yanığın şiddetli olduğu, kabarcıklar geliştiği veya ateş, halsizlik eşlik ettiği durumlarda mutlaka bir hekime başvurulmalıdır” dedi.<br />
Yanlış uygulamalardan kaçınılması gerektiğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Nazmi Geyik, “Güneş yanığı olan cilde diş macunu, yoğurt, sirke gibi ev yapımı ürünler sürmek yanlıştır ve tahrişi artırabilir. Buz direkt olarak cilde uygulanmamalıdır; bu, soğuk yanığına neden olabilir. Kabarcıklar patlatılmamalı, cilt soyulmamalıdır. Güneş yanığı sonrası tekrar güneşe çıkmak, ciltteki hasarı derinleştirir ve iyileşme sürecini uzatır” dedi.<br />
Güneşlenirken bu noktalara dikkat!<br />
Güneşlenirken dikkat edilmesi gerekenlere işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Geyik, tavsiyelerini şöyle sıraladı:&nbsp;<br />
-Güneşlenme sırasında öncelikle saat seçimi çok önemlidir. Güneş ışınlarının dik geldiği 10:00–16:00 saatleri arasında güneşlenmekten kaçınılmalıdır. Bu saatler arasında güneş ışınları dik açıyla geldiği için cilde daha fazla zarar verir. Ayrıca yaz aylarında, deniz kenarı, yüksek rakımlı bölgeler veya karla kaplı alanlar gibi UV ışınlarının yansımasının arttığı ortamlarda da korunmak şarttır.<br />
-Güneşe çıkmadan en az 20 dakika önce, geniş spektrumlu (UVA ve UVB’ye karşı koruyucu) ve en az SPF 30 içeren bir güneş koruyucu krem cilde bolca sürülmelidir. Bu koruyucu, her 2–3 saatte bir veya yüzme ve terleme sonrası mutlaka yeniden uygulanmalıdır.&nbsp;<br />
-Ciltte aktif iltihap, yanık, taze bir lazer uygulaması ya da soyucu işlem yapılmışsa, cilt daha hassas olduğu için mutlaka güneşten korunmalıdır. Bunun dışında güneşle tetiklenebilen hastalıkları (örneğin lupus, melazma, rozasea gibi) olan bireyler de ciltte bozulmayı ve atakları önlemek adına her zaman korunmalıdır.&nbsp;<br />
-Ayrıca şapka, güneş gözlüğü ve koruyucu giysilerle fiziksel koruma sağlanmalı; güneşte uzun süre hareketsiz kalmaktan kaçınılmalıdır. Vücudun susuz kalmaması için bol sıvı tüketmek de ihmal edilmemelidir.&nbsp;<br />
-Güneş altında uzun süre kalmak, özellikle açık tenli bireylerde yanıklara ve lekelere neden olabilir. Bu nedenle güneşlenmenin kontrollü, bilinçli ve koruyucu önlemlerle yapılması gerekir.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><br />
Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 09 Jul 2025 16:44:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/gunes-korumasi-onemli-acik-tenliler-sarisin-ve-kizil-saclilar-ve-cilleri-olanlar-dikkat-1752068689.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Buz da besin zehirlenmesine neden olabilir!</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/buz-da-besin-zehirlenmesine-neden-olabilir-80970</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/buz-da-besin-zehirlenmesine-neden-olabilir-80970</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yaz aylarında özellikle içeceklere konulan ve uygun koşullarda depolanmayan buzlardan kaynaklı olarak ortaya çıkabilecek besin zehirlenmeleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>“Buz da bir besindir ve zararlı mikroorganizmaları barındırabilir”</strong></p>

<p>Yaz sıcaklarının artması ile birlikte besin zehirlenmeleri daha sık yaşanmaya başladığını hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Ancak son zamanlarda soğuk içecek tüketiminin artması ile birlikte besin zehirlenmelerinin yanı sıra buz zehirlenmeleri ile de karşılaşmaktayız. Buz da bir besindir ve zararlı mikroorganizmaları barındırabilir.” dedi.</p>

<p>Buzlar dondurulurken genellikle çeşme sularının kullanıldığını kaydeden Yiğit, “Eğer buz dondurulurken kullanılan su temiz değilse, buzlar bardaklara konulurken çıplak el ile dokunuluyorsa, buza dokunan kişinin elleri temiz değilse ve buzlar uygun koşullarda depolanmıyorsa zararlı mikroplar için de bir yaşam alanı haline gelebilir.” açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Buz, hijyen koşullarına uygun olarak depolanmalı! </strong></p>

<p>Buz kullanılırken, buzların çözdürülüp tekrar dondurulmadığından ve temiz sudan yapıldığından emin olunması gerektiğini vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “İşletmeler buz yapmak için kullandığı makinelerin temizliğine özen göstermeli. Evde ise buz kalıplarını temizlerken koku oluşmaması için karbonatlı su kullanılabilir.” dedi.</p>

<p>Besin zehirlenmelerinin bozulmuş besinin tüketiminden birkaç saat veya birkaç gün sonra ortaya çıkabildiğini aktaran Yiğit, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>“Besin zehirlenmelerinde sıklıkla mide bulantısı, karın ağrısı, ishal gibi semptomlara rastlanır. Besin zehirlenmelerinde vücudun kaybettiği sıvıyı yerine koymak ve düşük yağlı beslenmek önemlidir. Buzun da bir besin olduğu, hijyen koşullarına uygun olarak depolanması ve tüketiciye sunulurken dikkatli olunması gerektiği unutulmamalı.” </p>

<p> </p>

<p> </p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 08 Jul 2025 15:44:46 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/buz-da-besin-zehirlenmesine-neden-olabilir-1751978686.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Adet Düzensizliği Pek Çok Hastalığın Habercisi Olabilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/adet-duzensizligi-pek-cok-hastaligin-habercisi-olabilir-80964</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/adet-duzensizligi-pek-cok-hastaligin-habercisi-olabilir-80964</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>Kadınlarda adet döngüsü, yumurtalıkların salgıladığı hormonlar tarafından düzenleniyor ve adet kanamaları (regl), bu hormonların etkisiyle kalınlaşan rahmin iç yüzey tabakasının dökülmesiyle ortaya çıkıyor. Aynı zamanda rahmi gebeliğe hazırlayan ve kan damarları açısından oldukça zengin olan bu dokudaki kanamalar doğal seyrin dışına çıktığında dikkatle takip edilmesi ve bir uzmana danışılması önemli.&nbsp;</p>

<p>Adet döngüsü, kanamanın birinci gününden başlayıp diğer adet kanamasının başlangıcına kadar olan süre şeklinde hesaplanır. Normalde her kadın, uzunluğu 21 ila 35 gün arasında değişen bir adet döngüsü yaşar. Ancak bir adet düzensizliğinden bahsetmek için;</p>

<ul>
	<li>Adet döngüsünün 21 günden az veya 35 günden uzun sürmesi,</li>
	<li>Bu durumun ardışık birkaç ay görülmesi,</li>
	<li>Adetin 2 günden az veya 7 günden uzun devam etmesi ve&nbsp;</li>
	<li>Şiddetli kanamaların olması gerekir.&nbsp;</li>
</ul>

<p>Tüm bu belirtilerin yanı sıra; ağrı, kramp, kusma, sürekli yorgunluk ve baş dönmesi gibi belirtiler de duruma eşlik edebilir. Adetten yaklaşık 2 hafta önce görülen kısa süreli lekelenme tarzı ara kanamalar ise daha çok doğal bir durum olan yumurta çatlamasıyla ilişkili ortaya çıkarken bazen arka planda başka bir sorunun habercisi de olabilir.&nbsp;</p>

<p><strong>Adet Düzensizliklerinde Erken Teşhis ve Kişiye Özel Tedavi Önem Taşıyor</strong></p>

<p>Adet düzensizliği pek çok farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Yumurtlama sorunlarına neden olacak hormonal düzensizlikler dışında, diğer bazı hormon bozuklukları da bu durumun nedenleri arasında. &nbsp;Ayrıca bazı ilaç tedavileri, enfeksiyonlar, stres, polikistik over sendromu, tiroit hastalıkları, rahim içinde oluşan yapışıklıklar, polipler, miyomlar ya da bazı yumurtalık kistleri ile kadın üreme sisteminin kötü huylu kitleleri de adet düzensizliğiyle belirti verebilir. Özellikle adet sancısıyla birlikte görülen düzensizliklerde, rahim içi zarı dokusunun başka bölgelere yayılmasından kaynaklanan endometriozis hastalığının göz ardı edilmemesi de ayrıca önemli.</p>

<p>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Tüp Bebek ve Üreme Sağlığı Ünitesi Sorumlusu Dr. Öğr. Üyesi Deniz Özgen, adet düzensizliklerinin ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekerek, doğru tanı ve kişiye özel tedavi planlamasının önemine vurgu yapıyor. Adet düzensizliğinin altında yatan nedenlerin belirlenebilmesi için çeşitli tanı yöntemlerinin kullanıldığını belirten Dr. Özgen, “Kesin tanıya ulaşmak için hormon testleri, rahim filmi, MR ve bilgisayarlı tomografi gibi ileri tetkiklerden faydalanıyoruz. Gerekli durumlarda rahim içinin görüntülenmesini sağlayan histeroskopi ile karın içi organları değerlendiren laparoskopi yöntemlerini de kullanıyoruz” dedi. Tedavi sürecinin, yapılan tetkiklerin ardından saptanan nedene göre tamamen kişiye özel planlandığını belirten Dr. Özgen, “Genellikle ilaç ve hormon tedavileriyle birlikte, bazı durumlarda cerrahi müdahaleler de gerekebiliyor. Bunun yanı sıra, yaşam tarzı değişikliklerinin de tedavi sürecini destekleyen önemli bir unsur olduğunu söyleyebiliriz” dedi.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 07 Jul 2025 12:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/adet-duzensizligi-pek-cok-hastaligin-habercisi-olabilir-1751880344.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eşrefpaşa Hastanesinde diş tedavisi hem kolay hem erişilebilir</title>
                <category>SAĞLIK</category>
                <link>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/esrefpasa-hastanesinde-dis-tedavisi-hem-kolay-hem-erisilebilir-80962</link>
                <guid>https://www.sektorel.com.tr/index.php/haber/esrefpasa-hastanesinde-dis-tedavisi-hem-kolay-hem-erisilebilir-80962</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi’ne bağlı diş poliklinikleri, İzmirli yurttaşlara diş dolgusu, diş taşı temizliği, diş çekimi gibi diş tedavisi hizmetlerini sunuyor. Ayrıca evde bakım hizmeti kapsamında engelli hastalar evlerinde ziyaret edilerek gerekli görülen durumlarda ambulansla hastaneye ulaşım sağlanıyor ve diş tedavisi uygulanıyor. Diş polikliniklerinde kolaylıkla randevu bulabildiğini belirten hastalar, verilen hizmetten dolayı memnuniyetlerini dile getiriyor.</p>

<p>Diş polikliniklerinde randevu bulma zorluğu yaşayan İzmirli yurttaşlar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi’ne bağlı diş polikliniklerinde tedavi imkânına kavuşuyor. Cuma günleri öğleden sonra&nbsp;https://hstsira.izmir.bel.tr/&nbsp;adresi üzerinden kolaylıkla randevu oluşturabilen hastalar, hem İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi Dt. Buse Demir Diş Polikliniğinden hem de hastanenin Buca ve Karşıyaka ilçelerinde bulunan diş polikliniklerinden diş tedavisi hizmeti alabiliyor. Eşrefpaşa Hastanesi’nde görevli Diş Hekimi Eda Karakoç, evde bakım hizmetleri kapsamında haftada bir gün ev ziyaretleri de gerçekleştiriyor. Hastanın ağız bakımını evinde gerçekleştiren diş hekimi, gerekli durumda hastanın ambulansla hastaneye sevkini sağlayarak diş tedavisinde bulunuyor. Hastanede, anestezi gereksinimi olan engelli hastalar için de diş tedavisi hizmeti sunuluyor.</p>

<p><strong>“Hizmetimizi geliştireceğiz”</strong></p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Başak Bayram, “Eşrefpaşa Hastanesi bünyesindeki altı diş hekimimiz, hastanemizin içinde bulunan diş polikliniği ile Buca ve Karşıyaka’daki diş polikliniklerimizde diş hekimliği hizmetini sürdürüyor. Diş ünitelerimizi yenilemeye başladık. Yakın zamanda tüm ünitelerimizi yenilemeyi planlıyoruz. Hastanemizin yeni hizmet binasının tamamlanmasıyla anestezi ile diş müdahalesi gerekli hastalarımız da dahil olmak üzere hizmetimizi geliştireceğiz” dedi.</p>

<p><strong>Engelli hastalara anestezi ile diş müdahalesi</strong></p>

<p>Eşrefpaşa Hastanesi’nde görevli Diş Hekimi Eda Karakoç, “Polikliniğimizde hastalarımıza diş dolgusu, diş taşı temizliği, diş çekimi gibi işlemler yapıyoruz. Hastanemizde ‘Orthopantomogram’ dediğimiz bir film cihazımız da mevcut. Gerekli durumlarda hastaları 3. basamak hastanelere sevk ediyoruz. Ayrıca haftanın bir günü engelli hastaların evde bakımı ile de ilgileniyorum. Hastaları evinde görerek gerekli durumlarda engelli hastaları hastanemize nakil ambulansları ile getiriyoruz ve burada tedavisini yapıyoruz. Otizm gibi nörolojik çeşitli olan hastalar ya da bedensel engelli hastalarımıza da hastanemizde anestezi ile diş müdahalesi yapabiliyoruz. Bu hizmetimizin kapasitesini yeni hizmet binamız tamamlandığında daha da genişleteceğiz” diye konuştu.</p>

<p><strong>“Ablamı tek başıma hastaneye getirecek durumum yok”</strong></p>

<p>Diş Hekimi Eda Karakoç’un evde bakım hizmeti kapsamında evine gittiği hastalardan biri olan 47 yaşındaki engelli hasta Dilek Karakuş, diş tedavisi nedeniyle ambulansla evinden alınarak hastaneye ulaştırıldı. Karakuş’un kardeşi Gülizar Akarsu, “Ablam 27 yıl önce özel bir hastanede doğum yaparken yatağa bağımlı kaldı. Eşrefpaşa Hastanesi’ni her aradığımızda evimize gelip ablamla ilgileniyorlar. Hastaneye ambulansla getirip tedavi ediyorlar. Benim ablamı tek başıma hastaneye getirecek durumum yok. Bu hizmet olmasa bizim gibi durumda olanlar ne yapardı bilemiyoruz. Doktorlardan ve sağlık çalışanlarından çok memnunuz. Hepsi güler yüzlü” ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>“Kolaylıkla randevu alabildim”</strong></p>

<p>Diş dolgusu tedavisi için Eşrefpaşa Hastanesi’ne başvuran Abdullah Sekitmez de “Eşrefpaşa Hastanesi Diş Polikliniği için randevu oluşturdum ve bir saat sonrasına kolaylıkla randevu alabildim. Dişimin dolgusu düştü. Özel poliklinikte yaptırdığım diş dolgusu sağlıklı olmadı. Eşrefpaşa Hastanesi’nde randevu buldum ve dolgumu yaptıracağım. Hastanenin ilgisi ve alakası çok iyi. Emekleri için teşekkür ederiz” sözlerine yer verdi.</p>

<p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi Dt. Buse Demir Diş Polikliniği, İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıp Fakültesi Diş Hekimliği bölümünden mezun olan ve uzmanlık sınavına hazırlanırken 30 Ekim 2020’de meydana gelen depremde hayatını kaybeden Buse Demir’in adını taşıyor. Demir’in annesi Şaziye Demir, Eşrefpaşa Hastanesi’nde ameliyathane hemşiresi olarak görev alıyor.</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 07 Jul 2025 12:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.sektorel.com.tr/index.php/images/haberler/2025/07/esrefpasa-hastanesinde-dis-tedavisi-hem-kolay-hem-erisilebilir-1751880324.jpg"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
